kısılmaya çalışılan her ses bizim

biz, emekçinin sekiz saat çalıştığı, sekiz saat dinlendiği, kalan sekiz saatte iki kadeh içip -istediği dilde ve türde- müzik dinleyebildiği, illa evlenmediği bir dünyanın peşindeyiz! sadece gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan günlerin değil

kısılmaya çalışılan her ses bizim

konserler birbiri ardına iptal ediliyor, kimisi yasaklanıyor, bir başkasının yasaklanması için imza toplanıyor… herhangi bir insani konuda sonuç almak için yüz binlerce imza toplanması yeterli olmazken yüz kişi bir konseri iptal ettirip müzisyenleri yaftalayabiliyor.

pandemi bu tür sosyalleşmelerden mahrum yaşamaya alıştırdı bizi. ama sektörden insanlar, müzik etkinliklerine yönelik kısıtlamaların geçmişinin daha eskiye dayandığını söylüyor. ekmeğinden etmemek için adını vermeyeceğim, uzun yıllar müzik sektörünün birçok alanında çalışmış bir kadın anlatıyor:

biz bu yasakları bu sene değil, aslında uzunca bir süre önce yaşamaya başladık. deprem oldu – yasak, göçük oldu – yasak – bombalı saldırı oldu – yasak… bunların hepsi kuşkusuz müzik sektörü çalışanlarını da çok üzen olaylar.

fakat şu konu görülmek istenmiyor. müzik sektöründe de örneğin fırıncılıkta olduğu gibi on binlerce insan çalışıyor. yaşanan her kötü olayda tüm iş kolları çalışmaya devam ederken, bulaşıkçısı, güvenlikçisi, ışıkçısı, müzisyeni olan müzik sektörü durduruluyor.

on binlerce insanın kazancı bir cümle ile kesiliyor.

müzik son derece pozitif bir olgu iken, kendi başına dahi ürkütücü bir kelime olan ‘yasak’ ile bir araya geldiğinde, toplum nezdindeki algı başka bir boyuta geçiyor.

bu işin travmatik tarafı.

ekonomik tarafı ise gerçekten artık korkunç boyutlara ulaşmış durumda.

işin ekonomik tarafına geçmeden şunu hatırlatayım. müzik dinlerken çoğu zaman eğleniyoruz ama müziğin izleyici olarak bize verdiği şey eğlenceden ibaret değil. aynı şekilde, endüstriyel futbol, oynayanlar için spor, tribün için seyirlik. spora özendirmek gibi farklı işlevleri olsa da izleyenler için esas olarak eğlence. ama toplumsal yas anlarında maçlar değil, konserler iptal ediliyor. bu politik bir tercih.

aynı politik tercih, pandemi sebebiyle getirilen “önlemler” içinde sadece müzik yasağını –ufak bir esnemeyle- sürdürüyor.

papazı dövdürmese miydik

konser yasaklarına döneyim.

grup yorum, 2016 yılından beri konser yasaklarıyla karşı karşıya, internet konserleri dahi yasaklandı! buna karşı yaptıkları direnişlerde helin bölek ve ibrahim gökçek hayatını kaybetti. ama yorum’a yönelik yasaklar sürüyor. grup, devlet için müzisyenler arasında bir tür “yumuşak karın” muamelesi görüyor çünkü yüz binlerce izleyicileri var ama aynı zamanda devrimci düşünceyle de anılıyorlar. ve devrimci düşünceleri, tutumları onların müzisyenliğinin gözardı edilmesine, konserlerinin güvenlik konusu haline getirilmesine bahane ediliyor.

ikinci yumuşak karın tabiî ki kürtçe müzik. “barış süreci”nde dahi, belki resmi yasaklar olmadı ama kürtçe müzik dinlediği için “sivillerin” şiddetine maruz kalan insanlar oldu. uzun zamandır kürtçe müziğe olan baskı adım adım artıyor, iş düğünlere müdahaleye kadar varmış, bu dilde şarkı söyleyen sanatçılar içinde, uluslararası alanda çok tanınır olan aynur doğan’ın konserinin yasaklanması, yasaklanmayan konserine yönelik tehditler, hemen ardından yine çok dinlenen mem ararat’ın konserinin “kamu güvenliği” gerekçesiyle yasaklanması çok dikkat çekti ama kürtçe söylediği için cezaevinde olan nudem durak gibi müzisyenler var.

milletimiz çok hassas

ama kürtçe kelimesini görür görmez terör kartını çekenler sayesinde bu yasaklamalar sanata değil, siyasi görüşlere yönelikmiş gibi bir hava oluşturuluyor!

ama konser yasakları durmak bilmiyor! muş’ta, metin-kemal kahraman, bitlis eren üniversitesi’nde stêrka kawran, pendik’te niyazi koyuncu, denizli’de ve istanbul’da apolas lermi, yine istanbul’da mikail aslan, odtü’de burhan şeşen, ısparta’da melek mosso, ankara’da ara malikian konserleri, “armudun sapı üzümün çöpü” olarak da tanımlayabileceğimiz gerekçelerle iptal edildi. eskişehir’deki anadolu fest ilk iptal edilen etkinliklerden biriydi. bu gerekçelerin ortak noktası, “milletimizin hassasiyetleri” diye pazarlanan -evet, pazarlanan!- sağcı ilkelere dayanmaları.

bu noktada, 15 temmuz’da yenikapı’da yer almayı reddeden sıla’nın nasıl bir boykota maruz kaldığını hatırlamak gerekir.

iktidar, müzik dinlemek ve eğlenmek için bir araya gelmeyi hayatımızdan çekip çıkarıyor. bu yasakları sadece -kürtçeye yönelik yasaklamalar, kadınlara yönelik sınırlamalar gibi- politik içerikleriyle anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. bunlar da etmen tabiî ama özellikle müzik kısıtlamasıyla -ve tabiî olağanüstü artan içki fiyatlarıyla- birlikte düşünüldüğünde, bu yasaklar belli bir yaşam tarzının belli bir gelirin altındaki insanlar için imkânsız olması anlamına geliyor.

türkiye’nin pahalı kulüplerinde, -hani lahmacunun 200 liraya satıldığı- efsane beach’lerinde hatta sosyete düğünlerinde kimler sahne alıyor, neler oluyor acaba? magazin basını dışında, bilen, takip eden var mı?

ikinci önemli nokta şu bence; müzisyenler, geniş kitleler üzerinde etkili olan, bir tür kanaat önderleri. onları hizaya sokmanın, onlara boyun eğdirmenin toplumsal bilinç açısından ciddi sonuçları var.

zeki müren’in, hiç açıkça ifade etmese de eşcinsel olduğu bilinirdi, bülent ersoy, 12 eylül’ün sahne yasağıyla karşı karşıya olan müzisyenlerden biriydi ve cinsiyet kimliği konusunda daha açık davrandı. orhan atasoy’un, gemiler adlı olağanüstü şarkısının yine olağanüstü olan klibi 1993 yılında yayınlanmıştı.

o noktadan geldiğimiz yerde müzisyenler, sosyal medyada paylaştıkları fotoğraflarda içki kadehlerinin görünmemesine özen gösteriyor, seda sayan, “ben de çok dekolte giydim, ama şu an çok aykırı geliyor” diyor ve melek mosso yerine konser veriyor! ve görünen o ki “işin kuralı” iktidarın önerdiği hayat tarzını benimsemese de, cumhurbaşkanlığının iftar davetine katılmak! sıla orada değil, tarkan orada değil ama programında tarkan’ın poposunu yoklamış olan hülya avşar orada. (zaten oruç tutmadan iftar davetine katılmak da akp iktidarında yaygınlaşan bir “pratik”.) toplumsal dönüşüm sadece siyasetin araçlarıyla olmuyor. ama bu değişimin siyasal sebeplerinin ve toplumsal sonuçlarının olmaması mümkün mü?

anadolu gençlik derneği’nin melek mosso’nun konserini iptal ettirmek için imza toplayabilmesinde de bu değişimin etkisi var, tabiî.

bir sektör yok ediliyor

konserlerin, festivallerin sürekli iptal edilmesinin ekonomik sonuçları nedir? yazının başında sözlerine yer verdiğim müzik sektörü emekçisi kadın şunları söylüyor:

bir düşünün her an kapatılma ihtimali olan bir işyerinize sürekli yatırım yapıyorsunuz. fakat her an, bir cümle ile hepsi heba olabilir. neye, ne kadar yatırım yapabilirsiniz? karşılığını alabilecek misiniz bilmiyorsunuz.

anlaşmalar yapıyorsunuz, ön ödemeleri yapıyorsunuz, ekip kuruyorsunuz, her şey yolunda… ve bir sabah pufff hepsi bir anda yok oluyor.

bu sektör senelerdir bu ihtimal dahilinde çalışıyor. bu da şuna yol açıyor; istediğiniz yatırımı yapamıyorsunuz, istediğiniz büyüklükte organizasyonlara girişemiyorsunuz, bir adım ileri atamıyorsunuz, hep bir ileri, iki geri…

baskı mahallemize geldi

ve şöyle devam ediyor:

bu yüzdendir ki son 10 yıllık süreçte bu sektör oldukça kabuk değiştirdi. mekân sahiplerinin, organizatörlerin profili çok değişti. 90’lardaki mekânlar – mekân sahibi müzik insanları neredeyse yok denecek kadar az. tabiî bunda yasakların yanı sıra maddi ve manevi baskıların da payı var.

açıkçası yasakların, maddi – manevi baskıların amacının bu sektörü yok etmek olduğunu düşünüyorum. yapılan konser sayısı azalır (ki her ne kadar çok konser var gibi gözükse de 10 sene öncesi ile karşılaştırıldığında bu sayı çok çok az); emekçiler bu sektörden uzaklaşmaya başlar çünkü geçimlerini sağlayamaz noktaya gelirler, insanlar sanattan kopmaya başlar, türkiye’nin kültür – sanat yolculuğu yavaş yavaş sığlaşır…

fakat şu an her ne kadar belli alanlara sıkıştırılmış olsak da insanlar bu organizasyonları yapmaya, müzisyenler sanatlarını icra etmeye devam ediyor. gerçekten büyük bir mücadele, ayakta kalma savaşı söz konusu… umuyorum bu dar alanlardan, dar fikriyatlardan, dar kalıplardan bir an önce kurtuluruz.

aksi takdirde ne kadar uğraşırsanız uğraşın günün sonunda en azından temel ihtiyaçlarınızı karşılayamıyorsanız başka işkollarına yönelmeniz gerekir. umuyorum bunu yaşamayız.

anlattığı baskıların çarpıcı bir örneği, kadıköy’ün tanınmış bir mekânında geçen haftalarda yaşananlar. yine kimsenin adını vermeyeceğim:

… grubunun menajeriyim. …’deki etkinlikte ana grup olarak sahne alacaktık. saat 23.40’ta sahneye çıktık, 0.15’te mekâna polisler geldi ve denetim yapma bahanesiyle müziği sonlandırdılar. mekânda bulunan müşterilerin gbt’sine bakmaya başladılar. grup kuliste bekledi. denetim 0.40 civarı bitti ama polisler kapıda beklemeye devam etti. zaten dinleyicilerin çoğu denetimle birlikte mekânı terk etmişti. mekânda çalışan arkadaşlar tedirgin olup üzülerek konserinin bitmesinin daha sağlıklı olacağını söylediler.

konser izlemeye gidiyorsunuz ve polis gbt yapıyor! bunu birkaç kere yaşayanların bir daha dışarı çıkarken tedirgin olması muhtemel; en azından bunun umulduğu çok açık.

birkaç yıl önce, türkiye’de belli ghettolara dokunulamayacağı fikri vardı, kadıköy bunlardan biriydi. bunun da yanlışlandığını görüyoruz.

pandemi birçok mekânın kapanmasına yol açmıştı, müzik yasağı ve vergilerle arttırılan içki fiyatları da aynı etkiyi yapıyor. bir yandan ekonomik baskı, diğer yandan polisiye “önlemler” bir sektörü ve onun hizmet verdiği, iktidarın hiç onaylamadığı bir hayat tarzını hedef alıyor. o yüzden her konser, başka ülkelerden ve başka zamanlardan farklı olarak bir “politik” etkinlik, ayrıca üniversite festivallerinde hükümet karşıtı sloganlar atıldığı da oluyor.

peki neden şimdi?

bu sorunun birden fazla cevabı var bence. bunların başında, millet ittifakının, iktidarla aynı “milli değerlere” sahip seçmeninin aklını çelmek geliyor. nitekim melek mosso için imza toplayan anadolu gençlik derneği ve milli gençlik vakfı saadet partisi çizgisinde.

ayrıca bu yasaklamalar, yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, uzun bir sürecin parçası. pandemi sebebiyle normalleştirilmişti, şimdi sayı yükselince görünür oldu. akp ve tabiî mhp, her ne kadar bugün sadece iktidarda kalmaya odaklansalar da, toplumun nasıl yaşayacağına dair ideolojik öncelikleri olan siyasal akımlar ve bu önceliklerin arasında, kızlı-erkekli eğlenmenin, lgbti+ varoluş başta olmak üzere, evlilikdışı ilişkilerin, içki içmenin gayri meşru hale getirilmesi var. parası olan erkek evinde dansöz de oynatabilir, içki de içebilir. ama bir rock barda bira içip konser izlemek ve flört etmek “milli değerlerimize” aykırı! ki bu toprakların tarihine baktığımızda bu fikrin -yani bu ikiyüzlülüğün- ortak kültürün parçası olduğu gerçekçi görünebiliyor! ama işte aynı tarihin bir kısmını biz yazdık ve orada özgürlük de var ve eğlenme özgürlüğü de buna dahil. biz, emekçinin sekiz saat çalıştığı, sekiz saat dinlendiği, kalan sekiz saatte iki kadeh içip -istediği dilde ve türde- müzik dinleyebildiği, illa evlenmediği bir dünyanın peşindeyiz! sadece gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan günlerin değil.

umarım, konseri her yasaklanan her müzisyenin sesi, balkonlarımızda, arabalarımızda, sokaklarımızda duyulur.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur