Gezi’nin izinde, Ali İsmail’in düşlerinin yeşerdiği yerde

Ali İsmail denildiğinde hepimizin aklına gelen “düşlerinde özgür bir dünya”ya olan yolculuktur. Bu yolculuğun bir durağı Gezi Direnişi’ydi. Bu onuru hem Ali İsmail’in düşlerine güç vererek, hem de hapsedilen Mücella Yapıcı, Can Atalay, Çiğdem Mater, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Tayfun Kahraman yoldaşlarımızın sesine ses katarak sürdürüyor; üç-beş ağacı değil bütün doğayı ve insan haklarını ve demokrasiyi savunuyoruz

Gezi’nin izinde, Ali İsmail’in düşlerinin yeşerdiği yerde

Hani deniyordu ya “üç-beş ağacı bahane ediyorlar” diye. Sevgili Gezi, var olabilmenin nedenlerinin olgunlaştığı yerde ağacın hatta doğanın bahanesi olur mu hiç? O zaten üreten, yapan ve eyleyendir. Onsuz bir canlı ve insan yaşamı döngüsünden söz edilemez ki… O yüzden sen de bizim bahanemiz değil, varlık nedenimizsin. Yine o yüzden tarihin 2013 Haziran’ına evrildiği günlerde toprağına, dalına göz koyan haramilerin ayak tapırtılarını duyduğumuzda gölgene sığınıp gövdene sarıldık. Gövden gövdemize can oldu; canımızdan da varlığına bir nebze güç katıp köklerine tutunduk Sevgili Ağaç.

Kol kola vererek çevrelediğimiz Gezi Parkı’na, bir dolu dünyayı sığdırdığımızı dost düşman herkes yaşadı ve gördü; yeryüzüne hâkim kılmak istediğimiz dayanışma ve eşitçe paylaşım düşünü ete kemiğe bürünmüş olarak senin toprağına, köklerine indirdik. Bostanlar filizlendi, çocukların hayallerine masmavi bir gökyüzü, dallar, çiçekler, kuşlar üşüştü. Kitaplar açıldı, sofralar Halil İbrahim’e dönüştü. Hastalara doktorlar, öğrencilere öğretmenler el uzattı. Kent hakkını savunan mimar ve mühendislerimiz Gezi’deki yaşamı somut şekilde prototipe dönüştürdüler. Konserler, paneller, forumlar, atölye çalışmaları… Dünya bir resim karesine sığar gibi Gezi’de tıkır tıkır işleyen kendi düzenini kuruverdi.

Sevgili Ağaç, bir ağacın ağaçtan öte bir şey demek olduğunu inan ki biz de o fırtınalı günlerde daha iyice anladık. Bir yaprak, bir dala; bir dal gövdeye; gövde toprağa; toprak da biz insanlar da dahil olmak üzere bütün canlılara uzanıyordu. Büyüklü küçüklü hiç ama hiçbir şey birbirinden bağımsız değildi. Evet, el uzatılan bir dalın, bir yaprağın penceresinden bütün dünya görünür olup dünyanın bütün renkleri de Gezi’ye ulaşır olmuştu. Gövdenden güç alıp küçük dünyalarımızı yıkarak gerçek, yeni bir dünyanın minyatürünü hem de Gezi Parkı’ndan ötede ülkemin onlarca parkında, meydanlarında, caddelerinde kurmuş; dünyanın hepimize yettiğini senin gölgende yaşayarak öğrenmiştik.

Direniş ülkesi Gezistan’ın Sevgili Ağacı,

Gövdene tutunmak derken anımsadım da gizemli söylencelerin kol gezdiği çok eski tarihlerde ağaca yüklenen anlam, bir ağacın duruşundan, heybetinden de çok daha fazlası. Sen de bilirsin; mesela Türk Mitolojisinde bir ağaç kültü vardır. İnsanın ağaçta yeniden doğduğuna ve var olduğuna inanılır. İnanç bu ya, yaşamını yitiren insanlar ağaç gövdesinde açılan oyuklara dik bir şekilde yerleştirilir ve gövdenin açık kısmı kapatılır. Cansız beden orada ağaçla birlikte yeniden can bulacak ve dallarla birlikte göğe yükselecektir.

Muktedirin gerçeğin üstünü örtmek için “bahane” dediği senin gerçeğinde ve gölgende büyüyen Gezi Direnişi’nde, yüzlerce yaralı yanında gencecik fidanlarımızı aramızdan kopardılar. Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Ahmet Atakan, Ferit Gedik, Berkin Elvan… Toprağımıza, suyumuza, ormanlarımız ve dağlarımıza sarılır gibi onlara da sarıldık. Ki bu nedenle Gezi’yi itibarsızlaştırma, Gezi Direnişi’nin anısını yüreklerimizden silme yolunda saldırılar hiç eksik olmadı. Sevgili Ağaç, sen bizim bahanemiz değil, varlık nedenimizdin. Bunu inkâr etmediğimiz için Gezi’yi mahkûm etme çabasından vazgeçmediler. Kimi yoldaşlarımızı hapse tıkarak Gezi’nin ışığını karartacaklarını sanıyorlar. Ama tarihler boyunca direnişin gücü tüm karanlıkları eninde sonunda tuzla-buz etmiştir Sevgili Ağaç.

Sevgili Ağaç,

2013 Haziran başında Gezi Direnişi’nin sokak sokak, cadde cadde yükselip ülkenin her tarafından duyulduğu Antakya’yı bilirsin. Coşkunun sel gibi aktığı günlerde Abdocan’ımızı orada yitirmiştik. Sonra oraya Eskişehir’de hain ve kahpece bir saldırı sonucu yitirdiğimiz Ali İsmail de geldi. Ölümlerin de ölümü olduğunu Ali İsmail’de anladık. Onun hümanizması bizlerin de olmazlarıydı. Emel Anne’nin “Alim”i yediden yetmişe apayrı bir sızı saldı içimize.

“Acının ilacı zamandır” denir ama Gezi Direnişi acıları ve kazandırdıklarıyla harmanlanan bir topraktı. Yeter ki bizler bu toprakta yeni tohumlar yetiştirmesini bilelim. Ali İsmail’in ailesi de Ali İsmail’in düşlerinin yeşertilmesine aracılık etmesi açısından Ali İsmail Korkmaz Vakfı ALİKEV’i bu nedenle kurdu. Eğer Ali’miz, Gezi Direnişi’nden sağ çıksaydı çoktandır bir öğretmen olarak hem öğrencileri hem de yaşadığı toplum için iyi ve güzel şeylerin ustalığı yolunda ilerleyecekti. Şimdi Ali İsmail’in yerinde ALİKEV var. Antakya’yı ikiye ayıran Asi Nehri’ni köprüyle geçerek, kentin eski sokaklarına yöneliğinizde sola açılan bir sokağın başında hemencik Ali İsmail’in anısıyla yüz yüze geliyor ve karmaşık duygularla doluyorsunuz. Benzer duyguları Antakya’ya muhtemelen yeni gelmiş olup sokağın başında ALİKEV’i fark eden başka insanlarda da görüyorsunuz.

Tarihi dar sokağın içine girip birkaç adım ilerlediğinizde, ALİKEV’in girişinde Ali İsmail’in resminin olduğu bir tabloda yer alan “Düşlere güç ver” yazısı Ali İsmail nezdinde onun ideallerini somut gerçeğe dönüştürerek yaşatılmasının da parlak bir ifadesi. Vakıf binası, eski bir Antakya evi olarak hem içinde hem dışında balkonu ve ortasında avlusu olan çok hoş görünümlü bir eğitim, sosyal-kültürel hizmet amaçlı bir merkez. Ali İsmail, o çok bilindik gülümseyen fotoğrafıyla iskemle ve o ölçüde küçük masaların olduğu ortak oturma alanı olan avluya bakmakta. İşte böyle bir ortamda Ali İsmail’in geride kalan bizlere yüklediği sorumluluğu duyumsamamak elde değil!

Biz bir grup yazar arkadaşla söyleşi yapmak ve isteyen okurlara kitaplarımızı imzalamak için Ali İsmail Vakfı’nı özellikle seçmiştik. Onun düşlerinin yeşertildiği yerde olmak; düşlerin değirmenine su taşımak hem Ali İsmail’i yaşatmak hem de Gezi Ruhu’nu sürdürmek demekti. Vakfın iç mekânının en önemli kısmını bir odaya baştanbaşa kurulu kütüphane oluşturuyordu. Duvarlar Ali İsmail’in düşlerini sembolize eden boyama ve tablolarla donanmıştı. Bir noktada duvarın dibinden tavana doğru ana dallarıyla birlikte duvara gömülü yontma bir ağaç gövdesi yerleştirilmişti. Gezi Direnişi’nin sembolü olan ağaç ve gülen gözleriyle Ali’nin tablosu vakfın adeta cana gelmiş özdeşik kimliği pozisyonundaydı.

Asıl dikkat çeken başka şey ise yine Gezi Direnişi’ni sembolize eden usta işi ahşaptan ve iğne inceliğinde işlenmiş büyük bir tablo idi. Bir kere ağacın köklerinde Anadolu’da yüzyıllar öncesinde başlayan direniş geleneğinin simalarından bazı şahsiyetler yer almakta. Toprak üstündeki gövdenin etrafını ise insan kitleleri çevrelemiş. Gövdeden ayrılarak göğe yükselen dalların ucunda da Gezi’nin yıldızlara karışan canları sıralanıyor.

Söz konusu tablonun hem Gezi ve hem Ali İsmail Korkmaz açısından en önemli anlamı ahşaptan; yani malzemesinin ağaçtan işlenmiş olmasıdır. Böylesi çalışma türüne “Ahşapkari” deniyormuş. Tablonun üstünde ayrı olarak bir de yapıtın kimlik etiketi var. Etiketin siyah zemininde “Ahşapkari sanatı ile yaptığım ‘Gezi’ Tablosunu; Gezide yaşamını yitirenlere tüm özgürlük savaşçılarına adıyorum. Mehmet Şakir Ünlü” yazılı.

Ali İsmail denildiğinde hepimizin aklına gelen “düşlerinde özgür bir dünya”ya olan yolculuktur. Bu yolculuğun bir durağı Gezi Direnişi’ydi. Bu onuru hem Ali İsmail’in düşlerine güç vererek, hem de hapsedilen Mücella Yapıcı, Can Atalay, Çiğdem Mater, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Tayfun Kahraman yoldaşlarımızın sesine ses katarak sürdürüyor; üç-beş ağacı değil bütün doğayı ve insan haklarını ve demokrasiyi savunuyoruz. Ali İsmail ve bu uğurda kaybettiğimiz bütün canlarımızın düşleri bu yolda kendini gerçeğe dönüştürmek için yola çıktılar.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur