24 Nisan 1915’te kurtarılan hayat: Zabel Yesayan

Ermeni tarihinin en önemli figürlerindendi, kimilerine göre de “İlklerin Kadını”ydı o

24 Nisan 1915’te kurtarılan hayat: Zabel Yesayan

Geleneksel kadın rollerinin dar kalıplarına sığacak kadınlardan değil yaşamı sınırsız bir şekilde yaşamak isteyenlerin soyundandı o. Çok erken yaşta kavradı sınırsız bir yaşamın ilk şartını, kavrar kavramaz da kendi ellerine aldı kendi yazgısını.

Ermeni tarihinin en önemli figürlerindendi, kimilerine göre de “İlklerin Kadını”ydı o. Hiç de haksız sayılmazlardı ondan ilklerin kadını diye bahsedenler, hele de üniversiteye giden ilk Ermeni kadın ünvanı düşünüldüğünde. Daha 17 yaşındayken düşmüştü Paris yollarına Sorbonne Üniversitesi’nde Felsefe ve Edebiyat dersleri almaya. O güne kadar görülmemiş, duyulmamış bir şeydi bu Ermeni kadınlar arasında.

İkinci “ilk”ini kendisi değil, onu düşman belleyenler sağlar aslında; 24 Nisan 1915 tarihindeki meşhur genelgeye göre düzenlenen tutuklanacaklar listesini hazırlayanlar yani. Elbette, daha sonraları binlerce liste hazırlanacaktır içlerinde kadın isimlerinin de olduğu ama genelgenin yayımlandığı ilk gün hazırlanan listede nedense kadın olarak bir tek onun adı vardır iste: Zabel Yesayan.

“Hınçak, Taşnak ve benzeri Ermeni komitelerinin kapatılması, belgelerine el konulması, liderleri ile zararlı faaliyetleri bilinen Ermenilerin tutuklanması ve bunlardan bulundukları yerlerde kalmaları sakıncalı görülenlerin uygun yerlerde toplanmaları” talimatı verilen bu genelgeye göre  sadece İstanbul’da, aralarında din görevlileri, gazeteciler, yazarlar, avukatlar, doktorlar olmak üzere binden fazla Ermeni aydın ve entelektüel tutuklanarak bir kısmı Ayaş’ta bir kısmı da Çankırı’da “zorunlu ikamete” tabi tutulmuşlardır. Kimisi gittikleri yerde ölmüş, kimisi aklını yitirmişti gördükleri zulüm ve işkence karşısında.

Sadece bu zorunlu ikamete gönderilecekler listesinde yer alan tek kadın değildir Zabel, aynı zamanda tutuklamalara ilk başkaldıran, ilk direnen kadındır da. Genelgeyi duyar duymaz evini terk etmiş, geceyi bir hastanede geçirerek kurtulmuştur kendisini tutuklamaya gelenlerin ellerinden.

Bir diğer ilki de yazarlığıyla ilgilidir Zabel’in; Osmanlı Ermenileri içinde Gerçekçilik Akımı’nı takip eden ilk kadın yazar olarak da görülür kimi edebiyat eleştirmenlerince. 19. yüzyılda, romantizme başkaldırı şeklinde doğan bu akım, insanı, doğayı ve hayatı olduğu gibi, tüm çıpkaklığıyla anlatma çabasından başka bir şey değildir. Ne olağanüstülüklere yer vardır onda ne tesadüflere ne de mucizelere. Etten kemikten, geçim derdine düşmüş, günlük yaşam içinde var olmaya çalışan insanlardır kahramanları.

Edebiyatı bir süs, bir gösteriş olarak değil, etkili bir araç olarak görür hep; hem adaletsizlik saydığı her şeye karşı mücadele etmek için güçlü bir silahtı o hem de dünyanın dört bir yanına dağılmış halkını bir arada tutacak kopmaz bir bağ.

***

5 Şubat 1878’de İstanbul’un Üsküdar semtinde Zabel Hovhannesyan olarak açar dünyaya açar gözlerini; annesinden çok babası Mıgırdic Hovhannesyan’ın yaşam felsefesi belirler hayatını. Bütün sorunların kökeninin eğitimsizlik olduğuna inanır babası, kadın erkek eşitsizliğinin bile; bu nedenle büyük bir önem vermektedir kızlarının eğitimine.

Her gün günlük gazete girmektedir Zabel’in doğduğu eve; ilk günden itibaren abonedirler Hovhannes Şahnazaryan’ın çıkarmaya başladığı “Hayrenik” (Vatan) günlük gazetesine. Kızına küçük yaşta okumayı öğreten de yazmaya teşvik eden de hatta kadınların özgürleşmesi noktasında düşünmeye, sorgulamaya yönlendiren de hep babası olmuştur.

Sadece Ermenilerin değil, Türk köylüsünün de Türk yoksulunun da ezildiğine inanır babası; bütün ülkede, herkesi kapsayacak bir reform gerekli diyenlerdendir.

Babası kadar devam ettiği edebiyat salonlarının da etkisi büyüktür Zabel’in hayatında. Oldukça rağbet gören bu salonlar, Ermeni erkek ve kadınlarının bir araya gelerek edebiyat, sanat, siyaset ve ulusal sorun üzerine konuşmak için toplandıkları yerlerdir. Bu salonlar sayesinde hem ufku açılır Zabel’in hem de çevresi genişler. Birçok edebiyatçı tanır bu salonlarda, dergi editörleri, ressamlar. İleride eşi olacak olan ressam Dikran Yesayan’la tanışması da bu salonlar aracılığıyla olur.

Bu salonlara devam ettiği dönemlerde arkadaşı Arsağuhi ile birlikte, bütün kitaplarını okuduğu ve beğendiği feminist yazar Sırpuhi Düsap’ın kapısını çalar. Edebiyat dünyasına aday olduklarını duyunca “Dikkat edin” der Düsap onlara, “bu dünyada defne yapraklı taçlardan çok dikenler bekler kadınların yollarını.” Ve ekler hemen ardından: “Bir erkek vasat bir yazar olabilir ama bir kadın asla!”

Bu sözü kulağına küpe yapar Zabel? Vasat yazar olmamak. İyi de nasıl başaracak bunu? Elbette önce ne yapacağına karar verip ardından yüksek eğitim almakla. Tam da ne yapacağına iyice karar verdiği bir anda ayağına gelecektir bu yüksek eğitim fırsatı da.

***

Zabel’in doğduğu yıl, Ermeni sorununu uluslararası zemine taşıyan Berlin Antlaşması’nın imzalandığı yıldır da aynı zamanda. Bu anlaşmaya göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun Vilayet-i Sitte (Altı Vilayet) denilen Doğu Anadolu’daki Erzurum, Sivas, Bitlis, Van, Diyarbakır ve Mamuratul Aziz’i (Elazığ ilinin, Osmanlı dönemindeki ismidir. Sultan Abdülaziz’e atfen “Aziz’in mamur ettiği yer” anlamında bu isim verilmiştir) kapsayan illerde Ermeniler lehine ıslahat (iyileştirme) yapması gerekiyordu. Ancak, sözleşmeye imza koyan devletlerin kendi aralarındaki çelişkilerden de faydalanan II. Abdülhamid istenilen ıslahatları yapmaya bir türlü yanaşmıyordu.

Bırakın ıslahatların uygulanmasını, bir dış müdahaleyle doğuda bir Ermeni Devleti’nin kurulmasından korkan II. Abdülhamid baskı ve zulmü arttırdıkça arttırmış, vergi üstüne vergi, zulüm üstüne zulüm yağdırmıştı. Bu durum Ermenilerin kendi aralarında örgütlenerek isyanını getirmiş, bunu fırsat bilen sultan da Ermenileri ezmek üzere ünlü “Hamidiye Alayları”nı oluşturmuştu.

1891 yılında oluşturulan, başta Sünni Kürtler olmak üzere, yörede yaşayan sivil halktan seçilen ve “asayişin temini, Ermeni şaki ve katillerin tedip edilmesi ve Rus işgaline karşı” sınırsız yetki ve güçle donatılmış silahlı güçlere verilen addı Hamidiye Alayları. Hiç ikiletmeden, büyük bir şevkle yerine getirdiler vahşi katliamlarını.

Zabel’in Surp Hac İlkokulu’nu yeni bitirip orta okula devam ettiği yıllardır ve aynı döneme rast gelir ilk edebi eserleri. 1895 yılında, Arsağ Çobanyan’ın Dzağig (Çiçek) dergisinde yayımlanır Yerkar Kişer (Geceye Şarkı) adlı şiiri. Ardından gelen diğer eserleri sayesinde kısa sürede elde eder “umut vaat eden genç yazar” sıfatını.

Zabel artık umut vaat eden genç yazardır ama ülkenin durumu hiçbir vaatte bulunmamaktadır ne onlara ne de onlar gibi olan yarının aydınlık yüzlerine. Karanlık bir tünelde, el yordamıyla gidiliyor gibidir ve babası durumdan oldukça tedirgindir. 17 yaşındaki Zabel’i Paris’e göndermeye karar verir.

Paris’te Sorbon Üniversitesi’ne kaydını yaptırıp felsefe ve edebiyat derslerine başlar. Özgür bir öğrencilik hayatı olur, gönlünce yer, içer, gezer. Toplumsal sorunlarla daha yakından ilgilidir. Kısa sürede sanat ve edebiyat çevresiyle de tanışıp faaliyete geçer. İleride bir nevi Komünal Sanatçılar Birliği olan Küçük Manastır Grubu’nun (Groupe de l’Abbeyy) kurucularından olacak olan Georges Duhamel ve çevresi ile tanışır. Şiir dinletilerine katılır, sergileri dolaşır. En severek takip ettiği etkinliklerin başında dönemin özgürlükçü şairi René Ghil gelir.

***

1900 Yılında Dikran Yeşayan ile evlenir, bu evlilikten Sofi adında bir kız, Hrand adında bir erkek çocukları olur.

1902 yılında İstanbul’a dönseler de kısa sürede geçim derdi yüzünden yeniden Paris yolu gözükür onlara. Biri yazar diğeri ressam olan iki yetenekli genç aydının ekonomik nedenlerle ülkeyi terk ettikleri haberi bomba etkisi yaratıp büyük bir tartışma başlatmış o dönemde. Değer bilmemekle suçlanmış İstanbul Ermeni Cemaati, gençlerin yeteneklerinin farkında olmamakla, onlara yardım eli uzatmamakla.

Ama bu ikinci Paris hayatı fazla sürmemiş Zabel’in; 1908 yılının temmuz ayında, Anayasa’nın ilanını sağlayan Jön Türk Devrimi olarak da bilinen İkinci Meşrutiyet’in ilanı umut olmuş onlara da. Ermenisi, Yunanı, Müslümanı hep birlikte, sevinçle selamlıyorlarmış yeni dönemin estirdiği özgürlük ve kardeşlik rüzgarını. Parlamanter sistem deniliyormuş kulaktan kulağa, seçimler, siyasi partiler, haklar, hürriyetler dolaşıyormuş dillerde.

O güne kadar sınırsız olan yetkileri sınırlandırılmış, sembolik düzeye çekilivermişti padişahın yetkileri. Artık bir vekiller heyeti vardı ve yaptığı işlerden Meclis’e karşı sorumluydu. Ayrıca toplantı özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerden bazıları da Anayasa’ya eklenmişti. Sansür kaldırılmış, yüzeysel de olsa özgürlük hüküm sürmeye başlamıştı dört bir yanda.

Dikran değil ama Zabel döner İstanbul’a. Onun dönüşünden bir süre sonra 7 Aralık 1908’de başlar çalışmalarına yeni Meclis-i Mebusan.

Başlamıştır başlamasına ama sevinenler kadar olmasa da üzülenler de vardır yeni döneme; “istemeyüz” diyen irili ufaklı irtica yanlısı hareketler görülmektedir orada burada. Bunların en büyüklerindendir tarihe 31 Mart Vakası olarak da geçen olaylar.

On üç gün süren ve bu on üç günün yedi gününde İstanbul’da tam hakimiyet sağlayan bu gerici güruhun başlattığı olaylar, Selanik ve Edirne’de bulunan Birinci ve İkinci Ordu’ya mensup askerlerden oluşan Harekât Ordusu’nun İstanbul’a gelmesi ve üç gün boyunca sokak sokak, cadde cadde, ev ev çatışması ile bastırılabildi.

İstanbul olaylarının bastırılmasından bir gün sonra Adana ve çevresinde görürüz aynı türden olayları. Saldırgan güruh buradaki Ermeni mahallelerine saldırmış, önüne geleni, eline geçirdiğini katletmiştir. Binlerce gelmişlerdi gözler kötülük ihtiraslarıyla alev alev, ellerinde silahlar, sopalar, bıçaklar ve yeşil bayraklarıyla. Ve ne yazık ki devlet İstanbul’daki kadar istekli davranmamıştır kurbanların yardımına koşmaya.

“Ve biz Ermeniler”, diye yazacaktı Zabel Yeşayan, “Hürriyet Ordusu’nun zaferini coşkulu bir sevinçle selamlamak için çok daha fazla gerekçesi olan bizler, Kilikya katliamıyla derin bir acıya gark olmuştuk. Bir kez daha ırkımızın damarları yarılmış ve bir kez daha ufukta yeni beliren hürriyetin coşkusuyla kaynayan kanımız, alınterimizle bereketlenen topraklara akıtılmıştı” diye başlayacaktı Yıkıntılar Arasında adlı kitabının önsözüne.

***

Patrikhane tarafından Kilikya’ya gönderilen İkinci Heyet’in bir üyesiydi ve görevi yetimleri toplamak ve Ermeni toplumunun gözetiminde hizmet görecek bir yetimhane kurmaktı. Duydukları, gördükleri, yaşadıkları anlatılabilecek gibi değildi.

“Yetimhane toprağın altında olur artık” demişti kadınlardan biri; “duyuyor musun beni, çocuklarımızın hepsi öldü. Kalanlar da çevredeki kokuşmuş cesetlerden zehirlenerek öldü zaten. Kendi ellerimizle verdik onları toprağa. Bu yetimhane de neyin nesi?”

“Ne ekmek istiyorum ne de yardımınızı” demiş bir diğeri, “sadece gözyaşı istiyorum, ağlamaktan gözpınarlarım kurudu, bana azıcık gözyaşı verin de ağlayabileyim.”

“Ne bu anlatılanlar ne o küller içinde debelenen Ermeniler ne dehşetin sarhoşluğunu üzerinden atamamış, gözlerinde acı ve şaşkınlık okunan yetimler ne de kayıplarının acısıyla kıvranan dullar… Bunların hiçbiri yetmez o cehennem günlerinde Adana’da yaşananların karanlık ve gerçek derinliğini tam olarak kavramamıza” diye yazacaktı mektuplarında eşi Dikran’a.

1911’de, İstanbul’da Yıkıntılar Arasında adlı eserini oluşturdu bu mektuplarla. Anlattığı gerçekten yıkıntılardı; oluk oluk akan kan nedeniyle külleri bile nemliymiş gibi duran yıkıntılar.

***

Acaba bu yıkıntıları gözleriyle gördüğü için mi kurtarabilmişti kendisini kıl payı da olsa bir başka yıkımdan? Ah o 1915 yılının 24 Nisan yıkımı. Kaç aydın, entellektüel ve politikacı toplanıvermişti bir gecede evlerinden, yaşına, unvanına, sosyal konumuna bakılmadan. Komidas Vartabed bile vardı tutuklananlar içinde, Ermeni Ulusal Müzik Okulu’nun kurucusu, Ermeni papaz, müzikolog, besteci ve aranjör Komidas Vartabed. Daha dün başta Halide Edip olmak üzere bütün İstanbul ayakta alkışlamamış mıydı verdiği konserde kendisini? Sadece İstanbul değil bütün dünya bağrına basıp alkışlamıyor muydu bu değerimizi? Peki ya bugün değişen neydi?

O geceyi bir hastane odasında merak ve endişe içinde bir o yana bir bu yana dönerek geçirmeseydi acaba ne olurdu onun hali şimdi?

Önce bir Türk kadın kimliği bulur kendine, sonra da dantelci bir Rum kadın kimliğiyle zar zor şartlarda atar kendini komşu Bulgaristan’a.

***

1917 yılında, Bakü’de Ermeni mülteci ve yetimlere yardım örgütleme faaliyetleri içinde görürüz onu.

1921 yılında döndüğü Paris’te Fransız Komünist Partisi’ne üye olan aydınlarla birlikte yeni kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kuruluşunu selamlar. Coşkulu yazar Yerevan adlı dergide Ermeniler arasında Ermenistan’ın Sovyetlere katılmasının propogandasını yapar.

1923-1927 yıllarında Moskova’yı ve Sovyet Ermenistanı’nı ziyaret eder. Dönüşte Sovyet sistemine övgüler yağdırdığı izlenimlerini kaleme alır. Sovyet Karşıtı Ermeniler arasında kendisine karşı homurtular yükselmeye çoktan başlamıştır bile.

1933’te Erivan’a taşınıp 1934’te Birinci Sovyet Yazarları Kongresi’ne katılır. Bu dönem, Sovyet aydın ve yazarları üzerinde de yoğun baskıların olduğu bir dönemdir ve her zamanki gibi zulme uğrayanları savunmak da Zabel’in görevidir. Söz konusu zulüm olur da nereden geldiğine bakılır mı hiç?

Sırf zulme uğrayan yazarları savunduğu, yazarlar üzerinde uygulanan baskıları kınadığı, bu yönde yazılar yazdığı için 1937 yılının haziran ayında tutuklanır, boyuna bir de “halk düşmanı” yaftası asılır.

Yargılandığı mahkeme önce kurşuna dizilme cezası verse de on yıl “sürgün” cezasıyla kurtulur.

Ne kaçıp kurtulacak enerjisini vardır artık ne de buna izin verecek bir rejim.

Doğru Sibirya gulaglarına.

Gulag bildiğimiz çalışma kamplarının Rusçası.

Sovyetler Birliği’nde 1930 yılında, rejim karşıtı unsurların hızla kovuşturulup toplumdan soyutlanması amacıyla kurulan, kendilerince bir tür yargı ve infaz sistemidir.

1943 yılına kadar o çalışma kampından bu çalışma kampına sürülür.

Amaç elbet kişiliğini ezip burnunu sürtmektir.

Ne kişiliğinden ödün verir ne de burnu sürtülür.

Sadece bu kadar haksızlığa ve kampların ağır çalışma koşullarına daha fazla dayanamayan yüreği isyan edip durur.

Sadece 1943 yılı denir ne ayı ne de günü bellidir.

Bilinmeyen bir günde, bilinmeyen bir yerde öldüğü söylenir.

Kimbilir, belki de bir 24 Nisan 1915’ten kıl payı kurtardığı ve hep mücadele dolu yaşamını yine bir başka 24 Nisan gecesi alıvermiştir.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur