Mahmut Memduh Uyan: “Devrimcilik bugün yaptığın şeydir, geçmişi ve geleceği içinde barındırır”

Devrimci mücadelenin dünü, bugünü ve geleceği üzerine konuştuğumuz Mahmut Memduh Uyan, “Devrimcilik somut bir şeydir. Bugün geçmiş düşüncelerin, gelecek ideallerin, ütopyan olur. Ama varmak istediğimiz yeri aslında bugünün somutunda ifade etmemiz gerekiyor. Öyle sadece ütopyayla ya da sadece geçmişle ifade etme şansı olmaz. Bugün yaptığın şey devrimciliktir, bugün yaptığın şeyin içinde de geçmişi ve geleceği gösterirsin zaten” diyor

Mahmut Memduh Uyan: “Devrimcilik bugün yaptığın şeydir, geçmişi ve geleceği içinde barındırır”

Türkiye sosyalist hareketinin tüm akımları açısından “gelenek” daima güçlü bir referans noktası oldu. Tarihe damgasını vuran bir devrimci köke yaslanmak, onun devamı olma ve sürekliliğini sağlama iddiasını taşımak, pek çok akım açısından önemsendi. Öte yandan yenilgi dönemlerinin ardından geçmiş karşısındaki eleştirinin yer yer inkâra, sahiplenmenin ise bu inkâr karşısında dogmatik bir tekrar çabasına dönüşmesi şeklindeki eğilimler geçmişle sağlıklı bir bağ kurulmasını da engelledi. Bu sorun özellikle 12 Eylül yenilgisinin ardından derinleşti.

12 Eylül faşizmi koşullarında devrimci mücadelenin sürekliliğini sağlamak adına ortaya konan önemli çabalardan biri 1982’den 1984-85 dönemine kadar süren Devrimci Yol Ana Gerilla Birliği’nin kır gerillası faaliyetiydi.

O dönem Ana Gerilla Birliği’ne komuta eden Mahmut Memduh Uyan, devrimci mücadeleye 1970’li yıllarda Ankara Yüksek Öğrenim Derneği’nde katıldı, dönemin faşizme karşı mücadelesinin kampüslerden mahallelere uzanmasıyla birlikte Devrimci Yol saflarında farklı alanlarda ve kentlerde mücadelede yer aldı.

12 Eylül sonrası kır gerillası faaliyetini başlattıktan sonra, devrimci hareketin yaşadığı dağınıklığı giderip kır, şehir, yurtdışı ve cezaevi arasındaki ilişkileri sağlayıp hareketi toparlayabilmek amacıyla şehre inip çalışmalar yürüttüğü 1985’te yakalandı. Ağır işkenceler gördü ve bunları daha sonra “Ben Bir İnsanım” adı altında kitaplaştırdı. 10 yıllık mahpusluğun ardından 1995’te tahliye oldu.

Toplumsal zeminde yenilenme hedefinin öne çıkarıldığı 2005’teki 4. kongresi ile birlikte ÖDP’ye katıldı, bir süre sonra toplumsal-sınıfsal çalışmaların yeterli düzeyde yürütülmediği eleştirisini de sunarak ayrıldı ve mücadelesini daha sonra da farklı düzlemlerde sürdürdü.

2015 yılında HDP’nin barajı aşma çabasını desteklemek için Ankara’dan (aday listesinin seçilinmeyecek bir yerinden) milletvekili adayı oldu. Geçmiş mücadelelerin derslerini ve tecrübenin ışığında bugünün mücadelesine ilişkin yaklaşımlarını yeni kuşaklara aktarmak için kitap çalışmalarını sürdürüyor.

Uyan’la devrimci mücadelenin dünü, bugünü ve geleceği üzerine konuştuk. Üç bölümde yayımlayacağımız bu söyleşi dizisinin ilk bölümünde geçmişle ve gelenekle kurulacak bağ üzerinde duruyoruz.

“Devrimcilik somut bir şeydir. Bugün geçmiş düşüncelerin, gelecek ideallerin, ütopyan olur. Ama varmak istediğimiz yeri aslında bugünün somutunda ifade etmemiz gerekiyor. Öyle sadece ütopyayla ya da sadece geçmişle ifade etme şansı olmaz. Bugün yaptığın şey devrimciliktir, bugün yaptığın şeyin içinde de geçmişi ve geleceği gösterirsin zaten” diyen Uyan, geçmişin dogmatik tekrarı yönündeki çabalarla, sistem karşısındaki gerçek toplumsal hareketi örgütlemenin mümkün olamayacağını vurguluyor.

Siyasi özneleri bütün sorunların ve çözümün merkezine koyan sübjektivist yaklaşımları da Türkiye’nin dezavantajlı bir toplumsal yapıya sahip olduğu şeklindeki yaklaşımları da doğru bulmadığını belirten Uyan “Bizim, kendi ülkemizde yani ayağımızı bastığımız toprakta ve toplumda bir devrim arayışını açığa çıkarmamız gerekir” diyor.

Devrim, devrimcilik, devrimci siyaset geçmişe ait kavramlar mı? Hele de bugün devrimci siyaset adına geniş kitlelere güven veren, inandırıcı bir adresin olmadığı koşullarda bir nostalji olarak da algılanabiliyor bu kavramlara yapılan atıflar. Bugünün koşullarında mücadele edenlerin gelenekle, geçmiş devrimci hareketle kuracağı ilişki nasıl olmalı? 

Sorduğun sorunun bütünlüğünde bir şeyler anlatılıyor zaten. Devrimci siyaseti, bugünün siyaseti anlamında ya da bugün yapacaklarımız anlamında tarif edemiyoruz. Yani bugünün devrimci siyaseti ya da siyaseti nedir, dendiğinde bu açıklığıyla yok. Geçmişle bağ kurma noktasında ise bizim kendi yaşadığımız süreçler açısından baktığımızda ciddi kopukluklar var. Yani siyasetin devamlılığı anlamında, geçmişi bugüne ve geleceğe doğru taşımak anlamında ciddi kopukluklar var.

12 Mart’tan sonra yaşanan süreklilik 12 Eylül’den sonra sağlanamadı

70’li yıllarda, 12 Mart döneminde THKP-C ya da diğer grupların yenilgileri ve önderlik yapılarının imha edildiği süreçler ile sonrasında devam eden, 74-75 sonrasında gelişen devrimci faaliyetler arasındaki kopukluk örgütsel düzeyde olsa bile toplumsal devinim hatta kısmen siyasal atmosfer bütünlüğü vardı. Bu nedenle 68-70 dönemi ile 74-75 dönemi arasında ciddi bir kopukluk olmadı. Çok farklı gelişmeler söz konusu olsa bile geçmişi daha iyi taşıdık. Yani bir tür ruhsallığı, bir tür toplumsal devinimi, bir tür dünya konjonktürü bütünlüğü içinde de sürmüştü. Bu nedenle de böyle bir geçmiş ve gelecek illiyetini rahat kurmuştuk. Ama sonraki süreçlerde, 12 Eylül 1980 sonrasında devrimci siyasetler genel olarak çok hızlı bir dağınıklık ve yenilgi süreçleri yaşadı. Biz onun içinden çıkmaya çalıştık ve o bağı kurmaya da çalışıyorduk. Tabiî ki önceki dönemleri değerlendirme, cuntaya geliş, cuntaya karşı mücadele, faşizme karşı direniş, nasıl bir gelecek… O tür bağlamları da kurmaya çalışıyorduk. Dünyada da reel sosyalizm diye tarif ettiğimiz Sovyetler ve bloku üzerinde de bir ölçüde dağılmayı görmüştük. Bir yandan da onu tartışıyorduk. Sosyalizm nasıl bir sosyalizm, demokrasi nasıl bir demokrasi olmalı, meselelerini tartışıyorduk. Yani geçmiş ve yaşanan somut gelişmeleri tartışarak, ideolojik bağlamı kurma çabamız vardı. Fakat onu da, 1984-5 yıllarında, yeni siyasallaşma süreçlerini tartıştığımız bir dönemde, devletin yürüttüğü operasyonlar ve şiddet içinde ölüm ve yakalanmalar sonucu sürdüremedik.

Bu süreçlerde devletin cezaevlerinde yürüttüğü ağır baskı koşulları, sol grupların cezaevlerini verimli değerlendirmesini engelledi. Mesela ciddi iç tartışmalar, ciddi düşünce üretimleri yerine daha çok ayakta kalma, direnme, sol grupların yan yana olduğu yerlerde ise biraz rekabet ile birlikte direnme çabaları öne çıktı. Daha çok rekabete dayalı bir sol içi polemik ve direnme çabası gelişince aslında cezaevleri sol açısından kendini değerlendirme, geleceğe yönelim anlamında verimli alanlar olmadı.

O süreç içinde de cezaevleri dışındaki sol faaliyet ancak 90’lara doğru, 80’lerin sol dalgası gibi gelişti; o da hem reel sosyalist ülkelerin çözülmekte olduğu hem de neoliberal süreçlerin dünyada ve ülkede yarattığı değişimlerin güç kazandığı bir döneme denk geldi. Tüm bu dönemlerde siyasete soyunan kesimler geçmiş, gelecek ve somut siyaset konusunda o bütünlüğü rahatlıkla kuramadılar. Oysa 12 Mart sonrası süreçte, soldaki örgütsel yenilgi, toplumda aynı düzeyde bir yenilgi duygusundan çok bir tür tepkiye yol açmıştı ve daha da yükselen bir toplumsal dalga ile birlikte o illiyet kurulabiliyordu.

Devrimcilik bugün yaptığın şeydir, geçmişi ve geleceği içinde barındırır

Bugün ise şu röportajın yapıldığı tarih 2022 olmuş oluyor ve geçmiş dediğimizde, hangi geçmişi tartışıyoruz? Ben kendimin içinde yer aldığı tarihi 1985’e kadarki dönem olarak tartışmaya alıyorum. Kimi arkadaş 80’e kadar olan dönemi tartışmaya alıyor. Ya da aşama aşama tartışılıyor. Bunlar aslında sağlıklı bir geçmiş ve gelecek illiyeti kurma olanağını da ortadan kaldırıyor. Ayrıca Sovyetlerin dağılmış olması ve dünyada neoliberal bir dönemin hâkim olması geçmişteki yaptığımız tartışmaların aynı kavramlarla sürdürülme olanağını da ortadan kaldırıyor. Böyle olunca da geçmiş illiyetini bizim 74’lerde kurduğumuz gibi kurma şansı yok. Bu anlamda geçmişi aynen sürdürme şansı da yok. Bu nedenle ben geçmişle bağlantıyı daha farklı almak gerekir diye düşünüyorum. Bu, daha çok moral değerler açısından olabilir, birtakım devrimci karakterler düzeyinde olabilir, ruhsallıklar düzeyinde olabilir. Ama bizim geçmişteki devrim tanımlamalarıyla, strateji-politika tanımlamalarıyla bugün siyaset yapmanın çok imkânı yok diye düşünüyorum. Ürkek bir şekilde de siyaset illiyeti kurmaktan uzak duruyor sol siyasetler. Geçmişin bir tür geleneğini sürdürüyoruz lafı ediliyor ama nasıl sürdürüldüğü konusunda da bir açıklık ifade edilmiyor. Mahir Çayan düşüncesi, THKP-C’nin strateji ve taktikleri, Devrimci Yol’un ortaya koyduğu Birleşik Devrimci Savaş ya da işte Mahir’in düşüncelerini yorumlama tarzı, bugün için aynen geçerli mi ya da ne kadar geçerli? Benim de içinden geldiğim Devrimci Yol’un devamı, geleneği, günümüzdeki hali vb. iddialarını sürdüren farklı oluşumlar bunu çok açık ifade etmiyor. Yer yer slogan ya da simgelere sahip çıkar görüntüler çiziyorlar ama ötesini ifade edemiyorlar. Etmeleri mümkün mü, bana pek mümkün de gelmiyor zaten. Diğer sol yapılar açısından da ya tekrar ya da genel bir söylem düzeyinde geçmiş savunusu gündemde.

Şimdi bunları nasıl aşarız? Devrimcilik somut bir şeydir. Bugün geçmiş düşüncelerin, gelecek ideallerin, ütopyan olur. Ama varmak istediğimiz yeri aslında bugünün somutunda ifade etmemiz gerekiyor. Öyle sadece ütopyayla ya da sadece geçmişle ifade etme şansı olmaz. Bugün yaptığın şey devrimciliktir, bugün yaptığın şeyin içinde de geçmişi ve geleceği gösterirsin zaten. Yani bunu şu an yapamıyoruz; şu anın siyaseti, bugün nasıl bir devrimcilik yapmak gerektiği sorusu çözülmüş değil. Bizim şimdi bunun üzerine yoğun çaba harcamanız gerekiyor. Bu anlamda söyleyeceğimiz şeyler de sınırlı olmuş oluyor tabii ki.

Arayışlar egemen dünya içinde oldukça siyaset sağa çekildi

Reel sosyalizmin çözülüşü ve neoliberal hegemonyanın kurulması anlamında 1989 genel anlamda kritik bir milat olarak kabul ediliyor. 2008 finans krizine kadar kesintisiz 20 yıllık bir neoliberal hegemonya dönemi var. Bu dönem, devrim ve sosyalizm fikri açısından yer yer inkâr ve inkâr karşısında geçmişe sarılma şeklinde refleksler de üretti. Ama 2008’den sonra bir başka ortam oluştu. Kapitalist sisteme ilişkin sorgulamalarının öne çıktığı, uluslararası alanda “Marx haklıymış” sözünün sosyalistler dışındaki kesimlerce de telaffuz edildiği bir ortama girildi. Bunun Türkiye’ye de faz farkıyla gelen yansımaları oldu. 2008 finans krizi sonrasında yeni bir konjonktürde olduğumuz fikrine katılır mısınız? Geçmişi ve geleneği inkâr ya da dogmatik sahiplenme reflekslerinin ötesinde, bir sentezle sahiplenebileceğimiz yeni bir sürecin içinde olduğumuz söylenebilir mi?

Sovyetler çözülürken neoliberal gelişmelerin şamatası vardı; yani tarihin bittiği, sınıfların ortadan kalktığı, artık zaten demokrasiler dönemi olduğu gibi iddialar… Bu iddialar 2008’de ortadan kalktı ve Marks hatırlandı diye bahsedilen dönem ne anlatıyor? Yaşadığımız sorunları çözemiyorsak ve tıkanıyorsak, orada dönüp geriye baktığımızda, ‘tarih’ o zaten. Niye bakıyoruz? Çözemiyoruz, problemimiz var ve cevap arıyoruz, dönüp geriye bakıyoruz. Dönüp baktığımızda bize parlak gelen ve kafamıza bir şeyler çaktıran şey tarih olmuş oluyor. Geçmiş olayımız bu. Nerede sıkışıyorsan orada bakmış oluyorsun.

Biz neoliberal sistemin esas olarak 1973’te Şili’deki Pinochet darbesi ile, Friedman’la birlikte uygulamaya konulduğunu gördük aslında. Dünyadaki gelişmenin nasıl şekilleneceğini gördük orada. Siyasetin, toplumun nereye gideceği de az çok görüldü. Ayrıca Türkiye’de 24 Ocak kararları ile de bu çok net görüldü. 12 Eylül faşizmi bu işi daha doğrudan baskı ve şiddet yoluyla yaptı. Özal’lı dönemler ve sonrası süreçler de aslında göz göre göre gelişti. Bunu gördük, dünyada değişik kesimler bunu gördü ama engelleyemedik. Bahsedilen, sermayenin her şeye hâkim olduğu dönemlerde de bunun çok şenlikli bir dünya olmayacağını, her şeyin istedikleri gibi gitmeyeceğini o bahsettiğiniz noktada kendileri de gördüler ve dönüp onlar açısından da Marx’ı ya da başka bir alternatifi tartışma noktası gündeme geldi. Ama bu şu anda yanıtlarını ortaya koyabildi mi, dersek, biz zaten kapitalizmin iyi bir dünya ilişkisi ortaya koyamayacağını, sorunları daha katmerleştireceğini söylüyor ve görüyoruz. Ama bunu görmeyen liberal çevreler ya da daha değişik çevreler var tabii ki. Siyaset arayışlarını egemen dünya içinde bulmaya çalışan çevreler var. Bu nedenle siyaset sağa çekildi zaten. Genel olarak düzen siyasetleri sağa savruldu. En hoyrat ve en yıkıcı dönemlerini yaşıyoruz. Kapitalizmin, neoliberalizmin çok yıkıcı hoyrat bir dünyayı nasıl yarattığını görüyoruz. İlişkiler, sistemler yaratıyor. Ortaya çok hoyrat karakterler çıkıyor. Bunların içinde daha sosyal görünenleri de geçmişin sosyal karakterleri ile ölçüşemeyecek kadar hoyrat ve sertler. O nedenle siyasette genel bir savrulma söz konusu olurken, sol siyaset ifade eden ya da daha demokratik siyaset ifade ettiğini söyleyen kesimlerde de bir sağa savrulma söz konusu.

Başta ifade ettiğin geçmiş illiyet meselesine gelince, burada ben geçmişteki kalın hatları nerede kurmamız gerektiği noktasında, dönüp baktığımızda, bazı hatlar kurulabilir diye düşünüyorum. Çok açık, sermaye ile uzlaşarak ve sermaye ile aynı alanda hareket ederek bir sol olmaz. Bir kere sermayeye cepheden karşı olmak gerekiyor. Değişik dönemlerde öyle çok köklü ideolojik programlar ortaya konamadığı takdirde neoliberalizmin yaşadığı sorunlara göre dalgalanan kesimler çok oluyor.

Örneklersek…

Örnek verirsek, mevcut iktidarın liberalliklerine katılma eğilimleri, köklü çözümler üretilemediği için günün egemen ilişkileri içinde varlığını sürdürme ilişkileri, diyebilirim.

Doğruları ifade etmek yetmez, toplumdaki eğilim ve arayışları yakalayabilmek gerekir

Böyle bir süreçte bazı kerteriz noktaları sol siyasetlerin kendi varlıklarını daha ısrarlı ve daha köklü sürdürme çabalarına dayanak hazırlar. Geçmiş de bu yönden değerlendirilebilir, yani geçmiş illiyetlerin bir kısmı, bence sermayeye karşı köklü duruşu ifade eder. THKP-C’de o süreçte benim gördüğüm iktidara ve düzene karşı bir çıkış, bir kopuştu geçmişinden. Devrimci Yol da siyaseti daha toplumsal düzeyde, en azından bakış olarak ve yer yer ilişki olarak karşılamıştı. Artı, bir de içinde yer aldığı toplumsal devinimi yakalayan ve onun üzerinde hareket eden bir siyasetti. Yani anti-faşist mücadele zeminini, toplumdaki devrim ya da düzen değişikliği arayışlarını belli ölçülerde yakalamıştı. Bu önemli bir şeydi. Siyasetin esası odur, diye düşünüyorum. Bir tür sınıfsal bakış meselesidir, sermayeye karşı duruş noktası. Sermayenin olası hallerine, yani neoliberal ya da başka tarzda diyebilirsin, buna karşı çıkışla birlikte siyasetin toplumsal olması gerektiğidir. Yani toplumun o an içindeki ana etkiler, tepkiler nelerse, onu yakalayan ve onun üzerinde gelişen tepkilerdir. O zaman da anti-faşist mücadele ekseni ve düzen değişikliği eksenini birlikte ele almak gerekiyordu. Konjonktürel gelişmeleri kapsayan ve onunla birlikte yükselen bir hareketti Devrimci Yol.

Bu nedenle de bugünkü siyasetin sadece bazı doğruları görmüş olması, siyaset anlamına gelmiyor. Toplumdaki ana eğilimleri ve tepkileri görebilecek, yakalayabilecek, onunla birlikte hareket edecek durumda olması gerekir. İlliyetlerimizi biraz bu türden genel yaklaşımlar üzerinden kurabiliriz diye düşünüyorum. Yoksa Kesintisiz Devrimler’de ifade edilen ve programlı bir şekilde Savaş Stratejisi diye ifade edilen düşüncelerle bir geçmiş illiyeti kurmaya kalktığımızda bugün bunu kurmak zor olur diye düşünüyorum. Bugün aynı dünya, toplum ilişkileri içinde olmadığımızdan aynen tekrarlamak mümkün değil diye düşünüyorum. Yani bugün bir devrim ve devrim mücadelesi nedir dendiğinde geçmişteki tanımlamalarla ifade edebilmek olanaklı değil diye düşünüyorum. Bu nedenle de önümüzde hem kendi tarihimiz hem de dünyadaki reel sosyalizm tarihleri, hepsi çok büyük değer taşıyor ve bunların hepsinin bugünkü devrim ve geleceğe yönelme süreçlerinde bizim altından kalkmamız gereken büyük ağırlıkları olduğu gibi büyük hazineleri de söz konusu. Yani bunun içinden çıkmak devrimcilik demektir zaten. Bunu da bugünkü yaşadığımız sorunlara siyaset üretirken yapabiliriz diye düşünüyorum. Bugünün pratikleri de çok gelişmiş pratikler değil zaten; siyaseti de gelişmiş siyaset değil. Daha çok demokratik faaliyetler düzeyine gelen siyasetler var. Bu da çok fazla sosyalist, komünist, devrimcilik kavramları ile ifade edildiğinde, yürüten pratikleri küçümsemek anlamında söylemiyorum ama, o kavramları doldurmuyor demek istiyorum.

Kendimizi tekrarladıkça açıkta kalıyoruz

Çok ciddi işler başarmış geçmiş sosyalist, devrimci hareketler bu başarıyı kavramlarla dolu bildirilere değil halkın gündelik mücadelesi ile iktidar mücadelesi arasında bağ kurma yeteneğine ve kendi politik önermesini halkın dile getirebildiği bir söz haline getirebilmesine borçlu. Buradan Türkiye toplumuna ilişkin, “bu toplum muhafazakardır, devrimci siyasete açık değildir” gibi sözlerle dile getirilen yargıyı sorgulayalım diyorum. Kimisi fazla iyimser, zorlama bir yorum olarak değerlendirebilir ama bu halkın bağrında da çok ciddi ilerici, direnişçi damarlar, kökler, eğilimler olduğundan söz edebiliriz. Hatta bazen bizi şaşırtacak kadar… Belki de biz orayla doğru bağ kuramıyoruz. Kabahati halka mı atalım, kendimizde mi bulalım? 

Var tabii ki, biz belirli dönemleri yaşamış insanlar zaman zaman işi kendi sorumluluğu noktasında, kendi sübjektivizmi noktasında çok ön planda alıyor. Bu nedenle “biz yapamadık, biz, biz…” diye… Tek başına belirleyici değil tabiî ki. Burada bizim, yani devrimcilerin yapamadığı şeyler genel anlamda çoktur ama bu dünya tarihini gözden geçirdiğimizde, siyasetlerin ya da büyük olayların oluşum süreçleri değişik sınıf çatışmalarının, değişik çelişkilerin birikmeleriyle ortaya çıkıyor ve büyük çatışmalarla çözülüyor. Siyasetler, kişiler, ilişkiler bu noktalarda ortaya çıkıyor. Yani bu içinde yer aldığımız koşullardan tümüyle arındırılarak yapılan değerlendirmeler, yani “biz”i oradan soyutlayıp ya da “biz”i çıkarıp öbürünü soyutlayıp yapılan değerlendirmeler sağlıklı sonuçlar üretmiyor aslında.

Var olan zemin anlamında baktığımızda, “toplum ölüdür” diye bir şey düşünülmez zaten. Mutlaka sınıf çatışması ve bunun doğal seyri ile toplumun içindeki kendi refleksleri kendi tepkileri var. Bunu da kendine uygun koşullarda ifade ediyor. Bizim şu anda “devrimciler” dediğimiz insanlar biraz geçmiş illiyetlerle birlikte, kavramlarla birlikte laf ettiği için bugünkü toplumun ortaya koyduğu tepki, ilişki ve arayışlarla tam örtüşmemiş oluyor. Biz kendi tekrarlarımızı yapıyoruz. Toplum da kendi tepkileri, ilişkileri, beklentileri ve güvenlerini nerede görüyorlarsa orada ifade ediyor ya da edemiyor. Yani siyaset zaten bunların toplamından geçer. Geçmiş, geleceğe ilişkin tahayyülümüz ve tarihin akışı dediğimiz süreçlerle toplumun bugünkü duyguları arasında bir organize ilişkinin oluşturulması, o potansiyelin daha dinamik örgütlü hale dönüşmesi diye ifade edersek, siyaset budur zaten. Bunu becerme noktasında bir yandan alışkanlıklarımız bize ağırlık oluyor. Bir yandan bizi devrimci diye tanımlattırıyor. Bir yandan toplum da “devrimcilerle bağımı kurmam gerekir” diye bir beklenti içinde değil zaten. Yani sen açıkta kalmış oluyorsun. O zaman bunların artık bütünleştiği ve birbirimiz olarak geliştiği bir sürece siyaset diyebiliriz. Yani bunu iradi anlamda düşündüğümde şöyle diyorum: 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda ortaya çıkan dinamikler, siyasetler, devrimler 21. yüzyıla gelirken son çeyrekte çözüldü. Ortada büyük bir enerji boşalımı oldu ve enkaz yığını var. Buradan yeniden toplumlar, sınıflar, mücadeleler oluşuyor. Bu oluşma sürecinde daha çok yeni birikimler ve deneyimler. Sosyalizm açısından ya da sömürülenler açısından ya da eşitlik özgürlük arayışı açısından baktığımızda ise bu yıkılma ve yeni oluşma sürecinde ön açıcı, daha güçlü süregiden ve bu koşulları yıkan deneyler de henüz gözükmüyor. Dünya deneyimi anlamında böyle bir şeyi henüz oluşturamadık.

Ayağımızı bastığımız topraktaki devrim arayışını açığa çıkarmalıyız

Kendi deneyimimiz anlamında da ben kendi toplumumuzun doğal birikimi, karakteri ve içinde bulunduğu koşullar nedeniyle, işte Osmanlı İmparatorluğu’nu, üstüne İslam’ı ve benzeri şeyleri ele alarak yapılan değerlendirmelerde, “Burası dezavantajlıdır ve zaten burada devrimcilik, sosyalizm gelişmez” diye bir düşünceye sahip değilim. Tam tersi çelişkilerin yoğun olduğu bir yer; tarihsel olarak çok fazla toplumlar gelmiş geçmiş. Birbirini çok kırmışlar, farklı medeniyetler ve farklı çelişkileri yaşanmış… Çelişkinin çok olduğu yerde enerji çok olur, umut çok olur, arayış çok olur. Bu nedenle eşitlik ve özgürlük arayışının, ortaklaşmacı anlayışların daha güçlü olacağı düşüncesindeyim. Ben bu inançtayım. Marx-Engels de devrimlerin öncelikle gelişmiş batıda ya da kapitalizmin en gelişmiş olduğu yerlerde olacağını düşündüler. Sonra Rusya’da da olabileceğini düşündüler. Lenin Almanya’da devrim olsa da önümüz açılsa diye düşündü.

Bizim, kendi ülkemizde yani ayağımızı bastığımız toprakta ve toplumda bir devrim arayışını açığa çıkarmamız gerekir. Yani bir devrimcinin en çok iddia etmesi gereken yer orasıdır. Bence bu konuda avantaj anlamında çok fazla laf edilmese de olumsuzlanacak bir yerde değiliz. Enerjinin ve çelişkinin çok olduğu yerde hareket de çok olur, devrimcilik de gelişir.

Devam edecek…

Söyleşi: Ali Ergin Demirhan

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur