Kızıldere 50. yıl: Bir tarih notu

Kızıldere’nin hepimize verdiği bir devrim dersi var: Nasıl Spartaküs’ün adı binlerce yıl sonra Alman komünistlerine bayrak olduysa, Kızıldere’nin “Onlar”ı da onlarca, yüzlerce yıl devrimci direnişlere bayrak olacak

Kızıldere 50. yıl: Bir tarih notu

 “Kendisini tamamen feda eden ve tüm enerjisini sosyal adaleti sağlamaya adayan bir insan olarak ona [Lenin] saygı duyuyorum. Onun yöntemlerinin pratik olduğunu düşünmüyorum ama bir şey kesin: Onun ayarındaki insanlar insan vicdanının koruyucuları ve onarıcılardır.”

Albert Einstein[1]

Girişte, Einstein’in Lenin’le ilgili kısa görüşü, bir bakıma büyük devrimcilerin çoğu için de geçerli olabilir. Bu, bütün evrenin fizik teorisini kuran büyük fizikçinin insan toplumlarında devrimcinin yerini uzay-zaman süreklisine oturtma çabasıdır. Lenin için doğru olan, Mao, Che, Fidel ve kendi topraklarımızın devrimcileri, konumuz Kızıldere olduğundan Mahir ve yoldaşları için de geçerlidir. İlk çerçeveyi çizmeden önce, 50 yılın bireyin yaşamı için çok uzun olduğunu söylemek gerek. Uzun vadeli analizler bile olsa olsa böyle bir süreyi kaplayabilir. Ama bütün o “78 kuşağı” denilen gruplaşmanın bütün ömrü de neredeyse bu kadardır. Yani kurşun, idam sehpası, açlık grevi, ölüm orucu, infazdan kurtulabilenlerden geriye kalanlar iyice azalmıştır. Oysa geride bırakılan isimler çoktan devrim tarihinin parçası olmuştur. Nazım’ın Karadeniz sularında boğulan Mustafa Suphi ve yoldaşları için yazdığı gibi, hepsinin ismini aklımızda tutamayız ama Kızıldere ve idamları da unutamayız.

1970’lerin sonundan başlayarak, Kızıldere’ye kadar giden bir an sayılabilecek kısa tarih, Mahir’in Bütün Eserleri’nde 1969’da Revizyonizmin Keskin Kokusu yazısından başlayan bir devrim yolculuğunun da kısa tarihidir. Bizim 78 kuşağının P-C teori ve pratiğinden çıkıp havai fişekler gibi dağılan birey ve siyasetleri için 50 yıl sonra rahat bir belirleme yapılabilir. Nasıl Che, Küba Devrimi’nin Marx’ı bilim adamı olarak değil, eline devrimin tüfeğini alan bir militan olarak tanıdığını söylüyorsa, biz hepimiz de Mahir’i devrimin teorisyeninden çok, militanı olarak benimsedik. Burada farklılık, Che’nin muzaffer devrim deneyinden sonra felsefe, ekonomi politik, siyaset, diplomasi alanında yetkinleşmesi; bu birikimle Afrika ve Latin Amerika devrimlerine katkısı. Sonra Bolivya’da öldürülmesi. Mahir’in ise çok hızlı gelişen devrimci mücadelede çabuk öldürülmesi, deney sonrası analizin yoksun kalması. Ancak bunlar tarihin izleri şimdi arşivlerde bulunabilecek anlamlı, küçük detayları. Çünkü tarih Marx’ın dediği gibi “öyle olması gerektiği için öyle oluyor.” Burada herkes büyük tarih yasalarına tabii.

10. yıl, 25. yıl, 50. yıl, 100. yıl gibi tarihlerde bir yandan hüznü, bir yandan tamamlanmışlığın coşkusunu yaşarız. Burada her şey simgeseldir; yıllar 9, 49, 99 olsa ne değişir ki? Fakat bireyler de kısa ömürlerinde bu tarihlerle yaşarlar. Kapitalizmin “şafağında” doğan modern uluslar ve onları oluşturan sınıfların tarihi dönüm noktaları bu aritmetikle anılır. 1871 Paris Komününden sonra 50. yıl o muazzam tarihi olayı yaşayanlardan kimsenin hayal bile edemeyeceği bir yıldı: 20. yüzyıla damgasını vuran ve dünyayı değiştiren Ekim Devrimi’nin dördüncü yılı ve İç Savaş. 1921’den sonraki 50 yıl için de aynı şey geçerli. Sovyetler Birliği’nin varlığı, büyük antifaşist savaşın zaferi, Doğu Avrupa’dan başlayarak dünyanın her tarafını saran devrim dalgası. Türkiye’de devrimci gençlikte devrimci hareketin ivmesinin yükselip devrim dalgasında Türkiye’nin de muzaffer proleter devrimleri silsilesine katılacağı inancı tam bu dönemde yerleşmişti.

Buna dönemin ruhu (bazı aydınların kullanmayı çok sevdiği Almanca terimle, Zeitgeist) denir. O yıllarda devrimci literatürü okuyan herkes, “emperyalizmin işgali,” ulusal kurtuluş savaşı, Milli Demokratik Devrim, Kültür Devrimi, Ulusal Kurtuluş Cephesi, vb. gibi kavramların bolca kullanıldığını görür. 12 Eylül’ün karşı devrimci şiddeti devrimci hareketlere ağır darbeler indirdikten ve SSCB ile Avrupa’da Doğu Bloku yıkıldıktan sonra, bu kez başka bir Zeitgeist ortamında (liberal kapitalist ekonomi politikalar) bu kavramlar yeni kuşağa “ulusalcı”ymış gibi görünür. Devrimci olarak Latin Amerika solundan çeviriler yapmaya çalışan kişiler bile Küba literatüründeki “Ya Vatan Ya Ölüm” sloganını çevirmekte zorlanırlar. Oysa basit gerçek 1972’de henüz bir yıllık devrimci silahlı mücadelenin öncülerinde ortak temel görüşün, yaklaşık 50 yıllık önce tamamlanmamış ulusal devrimin proletarya öncülüğünde tamamlanması olduğudur. Şimdi Kızıldere’nin üzerinden 50 yıl geçtiğine göre, aynı mücadelenin başka bir tarih kesitinde aynen tekrarlanması mümkün olmasa da o dönemin ruhu etkili olur. Temel bir farkla: Dünyanın 3’te 1’i sosyalist değildir; kapitalizmin restorasyonu Kızıldere’de devrim için can verenlerin hayal bile edemeyecekleri boyuttadır. Bu restorasyon yine onların hayal bile edemeyecekleri şekilde, en azından Avrupa “solu”na ve ondan etkilenenlerin bilincine de yerleşmiştir.

Ancak bizim tarih notumuz Kızıldere’yle ilgili. Yine tarihe dönersek, yaklaşık 50 yıl öncesinde Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının Karadeniz’de öldürülmesi ürpertici bir benzerlik. Biri 1921’de Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında, diğeri Mahir Çayan’ın deyimiyle 12 Mart askeri darbesinin “küçük burjuvazinin politik gücünü kırarak devletin bütün kurumlarına egemen olması” sırasında iki katliam devrimin tarihine damgasını vurmuştur. İşte bu Türkiye devlet kurumlarının da en çıplak tarihidir: Bir yandan topraklarını Türkleştirme ve İslamlaştırma; diğer yandan potansiyel devrim odaklarını temizleme. Konumuz 100 yıllık tarih olduğunda tüm askeri darbeleri, katliamları, düşük yoğunluklu ya da asimetrik savaşları, yeni Osmanlıcı askeri harekâtları bu çerçeveye oturturuz. Ama Kızıldere’nin de hepimize verdiği bir devrim dersi var: Nasıl Spartaküs’ün adı binlerce yıl sonra Alman komünistlerine bayrak olduysa, Kızıldere’nin “Onlar”ı da onlarca, yüzlerce yıl devrimci direnişlere bayrak olacaktır!

Dipnot:

[1] Albert Einstein: The Man and His Theories, Hilaire Cuny, Eriksson, 1965, s. 105]


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur