Her günümüz kavga

Burjuvazi indirmesine indirmişti kanlı giyotinini Olympe'in başına ama çok geçmeden anladı, yok ettiğinin aslında onun sadece o güzel, o direngen başı olduğunu. Kavgası, mücadelesi düşünceleri nesilden nesile aktarılarak capcanlı duruyordu

Her günümüz kavga

Her şey 1789 Fransız Burjuva Demokratik Devrimi sırasında yaşanan büyük hayal kırıklığıyla başladı aslında. Halbuki, nasıl da harlamışlardı devrim ateşini “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” sloganlarının ışığında “itten aç, yılandan çıplak” erkek “yurttaşlar”ının yanı başında…

Versaille Sarayı’na yapılan yürüyüşü başlatan onlardı.

Bastil’in alınmasında en öndeydiler. Nasıl da büyük bir coşkuyla katılmışlardı monarşinin sembolünün yerle bir edilmesine dişleriyle tırnaklarıyla. Her gün sokakta, her gün eylemdeydiler bir lokma ekmek ve özgürlük uğruna.

Ne olduysa iktidar alındıktan sonra oldu. Sayelerinde iktidara yerleşen burjuvazi görmezlikten geliverdi onları. Değil Meclis’e seçilip iktidarda söz sahibi olmaları, kendi adlarına dergi çıkarmaları bile yasaklandı.

Adına, “İnsan Hakları” dedikleri beyannameyi çıkardılar kadınların gözlerinin içine baka baka, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik adına, insan dedikleri basbayağı erkekti.

Ne düşünce özgürlüğü ne kadın erkek eşitliği ne de köleliğin kaldırılması.

Bırakalım kadınların en büyük taleplerinden olan ölüm cezalarının yok sayılmasını, herkes için halk mahkemelerinin kurulması talebi bile duymazlıktan gelinir. Tam tersine, daha hızlı kelle koparabilmek için adına giyotin denilen bir alet icat edilip devrimin adıyla özdeşleştirilir, 24 saat aralıksız mesaidedir artık, kimin kellesini götürdüğüne bakmadan. Çok geçmeden kendi kelleleri de gidecektir kelle isteyicilerinin.

***

Tam da bu dönemde ortaya atıldı, tarihin ilk kadın hakları savunucusu Olypme de Gouge: “Giyotine çıkma hakkı olan kadının, Kürsüye çıkma hakkı da olmalı” ve hemen ekledi ardından “Ve o kadını yok sayan İnsan Hakları Beyannamesine karşı Kadın ve Yurttaş Hakları Beyannamesi yazılmalı!”

Hem yazdı Kadın Haklarını hem de ateşli bir şekilde savundu tüm erkeklere karşı hiç sakınmadan. Condorcet’ten başka destekleyen olmadı kendisini.

Desteklemek bir yana, düşmanları çoğaldı. Ve çok değil, iki yıl sonra beyannameden, kadınların kürsüye çıkmasına tahammül edemeyenler giyotine çıkma hakkını kullandırıverdiler ona büyük bir zafer sarhoşluğu içinde.

Burjuvazi indirmesine indirmişti kanlı giyotinini Olympe’in başına ama çok geçmeden anladı, yok ettiğinin aslında onun sadece o güzel, o direngen başı olduğunu. Kavgası, mücadelesi düşünceleri nesilden nesile aktarılarak capcanlı duruyordu.

Ve bir asır bile geçmeden, Paris Komün’ünde, barikattan barikata koşan ve bir kedinin hayatını kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye atan Komün’ün kızıl bakiresi Louis Michel’de…

Nisan 1871’de, Times gazetesine “Eğer Fransız ulusu sadece kadınlardan oluşsaydı ne dehşet verici olurdu tanrım” manşetini attıran; tepeden tırnağa kavga, tepeden tırnağa isyan kesen Komünar kadınlarda yaşayandır O.

Kadınların korkutan ve afallatan her öfke zincirlerinde, hep onun gölgesi vardır.

***

Ve 1910 yılında, Kopenhag’da, Sosyalist Kadınlar Enternasyonali’nde konulur adı 8 Mart’ın. Alman Spartaküs Hareketi üyesi ve geleceğin komünist milletvekili Clara Zetkin, “Yılda 1 kere” der, “cinsler arasında hak eşitliği ve özellikle de seçme hakkı için ayağa kalkmalı tüm kadınlar.”

Clara’nın iki önemli özelliğiydi, Kadınlar Günü’nün ebesi, ateşli bir Sosyalizm savunuculuğu ve en az onun kadar canhıraş savunduğu Kadın Hak ve Özgürlük Mücadelesi…

Kadınların sosyalizmde kurtulacaklarına inandığı kadar bu kurtuluşun kadınlar tarafından yaratılacağına inanıyordu. Bu nedenle zaten ne siyasi ölüm yaklaşabildi yanına yaşamı boyunca ne de kutup yıldızı geri alabildi ondan göğsünde pırıl pırıl parlayan kadın hakları madalyasını, son nefesine dek…

***

Bu şiarlar altında 8 Mart 1917’de grev dalgalarının tüm Rusya’yı sardığı ve barikat savaşlarının sokakları tutuşturduğu bir ortamda Saint Petersburg’da savaş karşıtı çığlıkları ve ekmek talepleriyle 17 Şubat devrimini başlatan inisiyatif olan kadınlar, aslında, tam tamına 165 yıl önce 8 Mart 1857’de Amerika’daki bir tekstil fabrikasında daha iyi koşullarda çalışmak için şartelleri indiren ve patronlar tarafından kapıları kilitlendiği için diri diri yanmalarına göz yumulan 120 kadın işçiden devralmışlardı taşıdıkları bayrağı…

Bundandır Lenin’in 8 Mart 1921’de 8 Mart’ı Enternasyonal Kadınlar Günü olarak resmi bayram ilan etmesi ve gururla “Rusya Sovyet Cumhuriyeti, kadının haklarını sınırlayan yasal engellerin hepsini bir vuruşta hiç istisnasız ortadan kaldırdı ve kadına yasa önünde tam hak eşitliği sağladı” demesi…

Aradan bunca yıl geçtikten sonra geri dönüp bakıyorum da Sovyet Devrimi yasa önünde kadınla erkeğe eşitlik sağladı sağlamasına da kadını özgürleştirmesi mümkün olmadı. Acaba diyorum, Kadınlar kendi bağımsız Kadın Örgütleri ile girmiş olsalardı bu kavgaya durumları bugünkünden daha iyi olmaz mıydı? Hem iktidar mücadelesine katılsalardı erkek yoldaşlarıyla birlikte omuz omuza hem de dirsekleriyle dürtselerdi onların cinsiyetçi yaklaşımlarına karşı uyarı mahiyetinde. Bağımsızlık elbette hem erkeklerden hem de örgütlerden sözde de değil ama özde bağımsızlık anlamında.

İlan edilişinin 101. yılında San olsun 8 Mart’a!

Bu eşitsizlik, bu zulüm sürdükçe her günümüz 8 Mart!

Erkek egemen düzene karşı, her günümüz Kavga!


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur