İflah Olmazlar

Sadece onların direnişi de değil tabii, onların cezaevine gelişiyle birlikte yavaş yavaş insanların ölü toprağının üzerlerinden atıp silkinişlerini, bir direniş öbeğinin oluşmasını, gittikçe bütün cezaevinin ayağa dikilişi de anlatılıyor. Direniş önemlidir ama direniş kadar, hatta ondan daha da önemlisi cezaevindeki devrimcileri direnişe çekmektir

İflah Olmazlar

Onurun çırpındığı bütün göğüslerde

Azgın lokomotifler gibi her nefes

Bir ses dolaşıyor yürekten yüreğe

Bir ses

Yalayarak geçiyor demir kapıları

Telörgülerde parmaklıklarda dolaşıyor

Kimse görmüyor belki duymuyor da

Bir ses dolaşıyor her yerde her an

Bir ses

Bir ses ki yaşamın tümüne özdeş

Sağırların kulaklarına fırtınadır

Körlerin gözlerinde güneş

Adnan Yücel

İlk baskısı Ocak 2001’de İflah Olmazlar’ın. Kısa sürede tükenince Temmuz’da ikinci baskı yapılmış.

Tam yirmi bir yıl sonra, geçtiğimiz Ocak ayında Favori yayınlarından çıkan 3. baskısında haberim oldu benim Akif Özdemir’in kaleminden Adana Yılanlı Cezaevi’ni anlatan bu kitaptan.

Yılanlı Cezaevi denince sevgili Bektaş Karakaya gelir tabii akla. Daha önce de yazıldı çizildi burada olup bitenler ama ilk defa bu kitapla 12 Eylül dönemine direnişleriyle damga vurmuş bir örgüt (Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği, TİKB) mensubunun direnişi, bir başka örgütün (PKK) mensubu tarafından bu kadar güzel, bu kadar yalın, bu kadar imrenilerek anlatıldı.

Kitap doğal olarak erkekler bölümünü anlattığı için bir kişi dışında isimleri geçmez ama kadınlar bölümü de ünlüdür direnişiyle bu cezaevinin. Yine o dönemde Bektaş’ın yoldaşlarından olan Mürüvvet Güneş, Nevin Berktaş ve geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Nurten Zehir Ayaşlı da unutulmaz direnişleriyle ilk akla gelenler arasındadır. Nevin daha sonra “İnancın Sınandığı Zor Mekanlar: Hücreler” adıyla kitaplaştıracaktır bu hücrelerde yaşanılanları. Ayrı bir destandır onun da hikayesi. Görseniz o kadar da ufak tefek birisi ki işkencede direnmenin cüsse değil, bir sevda, bir yürek işi olduğu gerçeğinin timsali sanki kadın.

Bir başka küçük cüsselininin, Bektaş Karakaya’nın kısa sunumuyla başlıyor kitap.

1984 ölüm orucu direnişinden hemen sonra, daha doğru düzgün ağızdan beslenmeye geçemeden getirilmiştir Rıza yoldaşı ile birlikte, tam bir teslimiyetin yaşandığı bu Adana Cezaevi’ne. Daha ilk girişte, kurallara uymayı reddettikleri için atılıvereceklerdi Devlet Denetleme Kurulu’nun bile “Buralarda sürüngenlerin dışında başka bir canlı yaşayamaz” raporlarını verdiği kapıaltı hücrelerine. İstanbul’daki 75 günlük ölüm orucunun üzerine 100 gün daha açlık grevi yapmış olduğunu öğreniyoruz “Akif, Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği’nin şahsında, direnişimizden bir kesit anlatıyor” dediği bu kitapta.

İlk cümlelerinde gideriyor merakımızı, öyle güzel anlatıyor ki kitabın isim babasının kim olduğunu:

“Daha Adana Cezaevi’ne ilk girdiğimiz andan itibaren, işkenceli karşılama seansları aylarca devam etti. İkimizde de hiç esneme, gerileme olmadı. Savcı, müdür, başgardiyan ve diğerleri bizimle bazen sohbet ortamları yaratıyorlardı. Bu konuşmalarımızın birinde gardiyan, Mehmet Fatih Öktülmüş’ü soruyor.”

“Tanıyor musun?”

“Tanıyorum.”

“Yanında kaldın mı?”

“Evet kaldım, yoldaşız” diyorum.

Gardiyan Faho, “Tamam daha iflah olmaz bu o.ç. Müdür Bey” diyor.

Kitap işte bu iflah olmazları anlatıyor. Sadece onların direnişi de değil tabii, onların cezaevine gelişiyle birlikte yavaş yavaş insanların ölü toprağının üzerlerinden atıp silkinişlerini, bir direniş öbeğinin oluşmasını, gittikçe bütün cezaevinin ayağa dikilişi de anlatılıyor. Direniş önemlidir ama direniş kadar, hatta ondan daha da önemlisi cezaevindeki devrimcileri direnişe çekmektir.

Bu direnişe çekilenlerden biri olan Akif Özdemir, ilk elden anlatıyor tanıklığını akıcı bir dilde. Teslimiyeti Adana Yılanlı Cezaevi’nde başlamış olanlardan biri kendisi, gözaltında tek kelime kabulü yok, hem sorumlusunun hem de sorumlusunun sorumlusunun yüzüne karşı aleyhe ifadelerine rağmen.

Ne oluyorsa oluyor, getirildiği cezaevinin yaptırımlarına uyuyor diğer tüm tutuklular gibi.

12 Eylül öncesi, geleceğe dair düşleri olan güzel insanlardan biri yazarımız Akif Özdemir. Ağrı’da doğmuş ama çocukluğu ve gençliği Adana’da geçmiş. Çok genç yaşlarda Kürt Özgürlük Hareketi’ne gönül verenlerden biri kendisi. Öyle bir gönül veriş ki diğerlerine pek benzemezmiş, buram buram özgürlük, buram buram eşitlik süslermiş onun hayallerini. Tıpkı, Çernişevski’nin romanında anlatılanlar gibi; yayınlandığı dönemde Lenin’i de derinden etkileyen yeni tipte insan profillerinin çizildiği, sınıfsız, sömürüsüz, baskısız bir hayatın anlatıldığı Nasıl Yapmalı romanında olduğu gibi. “Hayal değil” dermiş sonra kaçınılmaz olan ve mutlaka bir gün olacak olandır orada anlatılanlar.

Bazen devrimden sonrasını hayal edermiş kendisinin, dünya turuna çıkmış bir şekilde, elinde “Sosyalist Kürdistan” yazılı pasaportuyla hem de. Nasıl da mutlu uzatacaktı o pasaportu, kendisine “Kürdistanlı mı?” diye soran otel katiplerinin  şaşkın suratlarına. Ne de güzel demiş Einstein, “Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür ama hayal gücü her yere.”

O kendisini “her yere” götüren hayal gücünden aldığı güçle katlandığını söylüyor Akif Özdemir de zaten onca baskıya, zulme, işkenceye. Öyle şeyler anlatıyor ki kanı donuyor okuyucunun.

Böyle, kan donduran sahnelerden biridir, o güzel günler için giriştiği mücadelede, polis takibinden kurtulmak için kendisini bir mezarlığa atması. Ancak, öyle aranan her devrimcinin başına gelebilecek basit bir mezarlıkta saklanma olayı değildir bu. Bakmış polisler de peşinden geliyor hemen kapağını açtığı çok katlı bir mezarın içine atıvermiş kendisini. Mezarlığın altını üstüne getirdikleri halde elleri boş kalan polisler gidinceye kadar da kalmış orada. Tam çıkacağı sırada gelir aklına üzerindeki silah. “Ne olur ne olmaz kaptırmayalım bunu” da diyerek yanı başındaki tabutun kapağını açar. Açmasıyla birlikte de hayretten küçük dilini yutar.  Yıllar sonra, gözaltındayken, bir yoldaşının vahşice işkenceden çıkmış vücudunu gördüğünde hatırlayacaktı Akif bu tabutun içinde gördüklerini. “Ya ölü, siyah bir kefenle gömülmüştü” diye yazacaktı, “Ya da çürüyen etler kefeni simsiyah etmişti.”  İşte o gün orada gördüğü kefen gibiydi Adana emniyetinde, bir battaniyeye sarılı bir şekilde yerde yarı baygın yatan yoldaşı Cevdet Demir’in vücudu. Öylesine vahşi bir işkenceden geçirilmişti ki tek bir beyaz eti kalmamış, her yeri o gün orada gördüğü kefen gibi zift karasına dönmüştü.

İşte aynı işkencecilerin eseri değil miydi kendisinin de parçalanmış ciğerleri, kırılmış kaburgaları. Kim bilir kaç yıl daha yaşayacaktı koltuğunun altındaki 20 santim çapında açık bir delikle, o sağlıksız koşullarda direnerek hem de. Kendisi değil miydi kırık kaburgalarını eliyle çıkarıp oksijenli su ile sildikten sonra solmuş ciğerlerini incitmeden yerine yerleştiren de.

Gerçekten de kolay değil o hayaller olmasa onca vahşete, zorluğa katlanma.

Bir de yanı başındaki güzel insanlar tabii.

Bunlardan biridir çocukluk arkadaşı Kunta Kinte. Adı Ramazan olmasına rağmen derisinin rengi nedeniyle bu isim takılmıştır kendisine, o dönemler çok revaçta olan siyahi direnişin sembolü Kunta Kinte dizisi nedeniyle. “Sakın ha tanıma” demektedir arkadaşının kulağına, “Tanımak demek birlikte eylem yaptık demektir, sakin unutma!”

Süleyman Güler vardır Dev Sol’dan, Engin Öke Çapar Dev Yol’dan. Canhıraş direnen, çevrelerine de direnişi aşılayan.

Zaten bir an bile terk etmemiştir kendisini bir diğer çocukluk arkadaşı Komando Tahsin’in hayali. Efsane gibi anlatılır hala onun, elindeki anahtarlığı bir tespih gibi işkenceci polislerin gözlerine sallayıp “Bak işkenceci polis, ben devrimciyim. Bu elimdeki anahtarlar da hücre evinin anahtarı. Beni çözebilirsen bu anahtarların sırrını öğrenirsin” demesi.

Bu kadar güzel insanlarla doluyken çevresi, nasıl çözülür ki insan? Zaten kitap boyunca anlatılan nasıl oldu da bu gönüllü devrimciler, gönülsüz de olsa karşı devrime hizmet eder oldular sorusuna verilen cevap değil mi biraz da?

Sadece vahşet değil tabii, kimi zaman özgürlük de getirir peşinde koşulan hayaller Akif’e birdenbire “12 Eylül’den sonra Adana polisinin elinden kaçan ilk tutuklu” unvanını verdiği gibi. Çok kısa sürmüştü ama olsun, kaçmıştı ya sonunda, en güçlü oldukları yerden hem de. Okurken içi acıyor insanın o satırları, neredeyse “Yapma dur Akif, atma o adımı, yakalanmaya çıkacak sonu” diyesi geliyor insanın, 12 Eylül’ün zor şartlarında ne çaresizlikler yaşıyor insanlar.

İflah olmazların dışında birçok isme de rastlanıyor kitap boyunca.

Kimsenin hakkının yememiş yazar.  Herkes direnişi kadar yer almış kitapta. HDÖ’lü (Halkın Devrimci Öncüleri) Ayhan Karmış mesela. Göğsünden üç dört kurşun yediği halde, ölümü sloganlarla karşılamış biri. Yaralı getirildiği hastanede iki bayılma arasında sloganlarla çınlatır ortalığı. Sonradan ölmez, iyileşir, ama ölümün karşısında öylesine korkusuzdur ki…

Dev-Yol’cu Nizam Doğan var sonra. Ne Dev-Yol’dan vazgeçiyor ne de devrimci tavırlarından. Önderleri gibi teslim olmadığı için deli muamelesi görüyor, durmadan dayak yiyor, hücrelere atılıyor, o koğuştan bu koğuşa sürülür.

TKP-ML TİKKO’cu Ali Çelik varmış bir de, idarenin adı konulmamış uygulamalarına küfürle cevap veren. Sadece idare değilmiş küfür ettikleri, “Nerede diğer komünistler?” deyip herkesi nasiplendirirmiş küfürlerinden.

TKEP’li Kenan Kalyon, TKP/ML TİKKO’lu Aydın Balkır, Dev Savaş’lı Hüseyin Gevahir, İskan Açıkcan da bu insanlardan başkaları etkilenmesin diye sık sık koğuşlarını değiştirilenlerden bazılarıymış.

Devamı mı?

Devamı elbette Akif Özdemir’in İflah Olmazlar adlı kitabında. Bir kere daha emeğine, yüreğine, kalemine sağlık yazarımızın.

“Kitapta anlatılanların fazlası, yalanı yanlısı yok eksiği ise çok” diyor kitabın baş iflah olmazı Bektaş Karakaya. “İleride, devrimci görevlerimden, yapacaklarımdan zaman ayırabilirsem yazmayı düşünüyorum. Fakat şimdi ne zamanı ne de yeri. Geleceğe katacaklarım dururken geçmişi yazmaya zaman ayıramıyorum. Ama ileride belki.”

Bence tam zamanı sevgili Bektaş. Biliyorum amansız bir hastalıkla mücadele etmektesin nice zamandır. Belki onca açlık grevleri, ölüm oruçlarının gazabı, belki aylarca atıldığın foseptik çukurlarından bozma ölüm hücrelerinin yakana yapışması.

Bu salgın günlerinde yanında olamıyoruz tabii ki ama gün be gün başucunda bekleyen yoldaşlarından alıyoruz haberlerini.

Biliyorum ki sadece İstanbul ya da Adana polisi değil, Türkiye cezaevlerinin çoğu bilir senin direnişçi inadını.

Hani, sürgüne götürülürken demiş ya gardiyan Faho, “Adana Cezaevi duvarlarının dili olsa da anlatsa yaşadıklarınızı ve yaptıklarınızı.”

Hadi yekin şöyle bir yattığın hastane odasındaki yatağından. Önce şu illeti defet başından, sonra al kalemi yaz bize Adana Yılanlı Cezaevi’ndeki o muhteşem 24 Aralık direnişinin destanını.

Kim bilir ne güzellikler dökülecektir senin o güzel kaleminden.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur