Umutsuz zamanlarda umut – John Holloway (Alınteri)

John Holloway Covid-19 pandemisi, sermayenin mantığına meydan okuyan toplumsal hareketler, hiyerarşiye karşı komünal güç ve daha birçok konudaki düşüncelerini paylaşıyor

Umutsuz zamanlarda umut – John Holloway (Alınteri)

John Holloway günümüz kapitalist sistemine karşı eleştirel düşünürlerin en sadık olanlarından biridir. Zapatistler gibi anti-kapitalist toplumsal hareketlerden ilham alan Holloway’in yazıları küresel sermayenin iktidarına karşı -ve onun ötesine geçecek- mücadelenin yeni biçimlerine odaklanır. Holloway’in çalışmaları büyük ölçüde özgürlükçü sol ve anarşist gruplar tarafından okunmuştur. Ernst Bloch’un Principal of Hope (Umut İlkesi) ve Theodor W. Adorno’nun olumsuzluğun gücü ve kimliksizlik politakalarından etkilenen Holloway, mevcut kapitalist sistemi olumsuzlamak ve demokratik, hiyerarşik olmayan, komünal yaşam ve örgütlenme biçimleri inşa etmeye başlamak için bize olasılıklar ve alternatif imgeler sunar.

Aşağıdaki röportajda Holloway, kapitalizmin neden olduğu ekolojik krizle çözülemez biçimde sarmalanan Covid-19 pandemisi ve sonuçları üzerine görüşlerini dile getiriyor. Bu krizden söz ederken devlet merkezli yaklaşımları reddeder ve bunun yerine pandemiden ve iklim krizinden çıkmamızda bize önderlik edecek olan demokratik tabanlı toplumsal hareketlere olan umudu koyar. Bu röportaj ayrıca Holloway’in düşüncesine dayanak oluşturan politik ve felsefi etkileri inceler. Son olarak Holloway, Kürt Özgürlük Hareketi ve Abdullah Öcalan’ın yazıları üzerine düşüncelerini, desteğini ve eleştirel dayanışmasını paylaşır.

— Cihad Hammy

Cihad: Küresel Covid-19 pandemisi içinde bulunduğumuz tarihsel anı tanımlayan krizdir, bu nedenle onunla başlayalım. Bildiğiniz gibi, pandemi sırasında ezilen halklar üzerindeki ırkçılık, şiddet, sömürü ve aşı ayrımcılığı (sadece dünyanın zengin ülkelerinin aşılara rahatça erişiminin olduğu) sistemi dahil diğer adaletsizlikler dramatik bir biçimde artmıştır: Beyaz olmayanlar [farklı renkten insanlar], kadınlar, işçiler, mülteciler… Covid-19 pandemisi deneyiminden kaptalizmin doğasına ilişkin ne tür dersler çıkarabiliriz?

Holloway: Bu benim için çok zor bir soru. Bunu daha çok iki anlamda bir kapitalist kriz olarak görüyorum ben. Birincisi, tamamen gerçek olduğunu düşündüğüm pandeminin insanlık ile diğer yaşam biçimleri arasındaki dengenin imhasının bir ürünü olması anlamında. Bu imhayı ileri taşıyan kapitalist kâr hırsıdır. İkincisi, etkileri, özellikle de ekonomik etkileri açısından bunu kapitalist bir kriz olarak görmeliyiz. Krizden önce ana akım ekonomistlerin çoğu şöyle diyordu: “Bir kriz yaklaşıyor, tam olarak ne zaman geleceğini bilmiyoruz, ama çok büyük bir kriz olacak.” Pandemi bu krizi hızlandırdı -koronavirüs krizi tam da kapitalizm dinamiğinin bir parçasıdır.

Bunun ötesinde, açıktır ki, farklı devletlerin politik önlemleri alma biçimleri pandeminin etkisini azlatmayı gerçekten istemekle toplum üzerinde devletin denetimini arttırmak için pandemi avantajını kullanma arzusunun birleşimi olarak ortaya çıkar. Gelişen denetimin derecesine bakılacak olursa sanırım bu her yer için geçerli.

Dahası, bence devlet önlemlerine itaat sorunu açıktır ki şu anın konusu. Güvenlik önlemlerinin -aşı, maske, sosyal mesafe- kabulünü sosyal dayanışma olarak görüyorum. Sadece kendimizi korumak için değil çevremizdeki insanları da korumak için bunlara uyuyoruz. Bunların hepsi çok önemli. Son olarak bu kriz bizi son derece öngörülemeyen bir durumla karşı karşıya bırakıyor. Dışarı çıkmak isteyen insanlar büyük bir gerilim içinde, kapalı kalma hissinden kurtulmak istiyorlar. Son iki yılda insanlar çok acı çekti. Yoksulluktan, gelirlerinin azalmasından çektiler, sevdikleri insanları kaybettikleri için acı çektiler. Bence burada büyük bir gerilim var, bu gerilim kendini sosyal memnuniyetsizlik patlamalarıyla ifade edebilir. Özellikle Avrupa’da kendini sosyal öfke patlamaları şeklinde ifade etmeye başladı bile. Lakin bunların ne kadar ileri gideceğini ve ne kadar önemli olacağını öngörmek gerçekten zor.

Cihad: Koronavirüs pandemisi üzerine tartışmalarınızı, birçok aydının ve politikacının devlet eliyle çözmeye çalıştığı ekolojik kriz ile ilişkilendirdiniz. ROAR Magazin’de yayımlanan makalelerinizden birinde bu yaklaşımı eleştirdiniz. Devlete dayanmadan ekolojik krizle nasıl yüzleşebiliriz?

Holloway: Bunun büyük bir sorun olduğu çok açık. Birkaç hafta önce COP-26’yı [Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı] gördük. Bence iklim krizi kapitalizmde çözülemez. Kesinlikle emin olmak zor. Marx’ı ve 19. yüzyılda İngiliz Hükümeti’nin geçirdiği farklı fabrika yasaları ve sermaye hakkındaki tartışmalarını düşünecek olursak, Marx, sermayenin gerçekten de üzerine dayandığı işgücünün imhası anlamında kendi sınırlarını zorladığını söyler. Marx’a göre sermaye kendini imha etme eğilimini işgününün kısaltılmasını kabul ederek aşmayı başarır. Sanırım şimdi kapitalizmin geleceğinin -ve tabii ki insanlığın geleceğinin- doğal çevrenin imhası ile tehdit edildiği bir noktadayız. Bu sorunu kapitalizm çerçevesi içinde çözmek mümkün müdür? Bence değildir. Kâr hırsının itici güç olduğu bir toplumda, iklim krizini çözmek mümkün olmayacaktır. Bir başka deyişle, sermayeden her zamankinden daha acil bir biçimde kurtulmak sorunuyla karşı karşıyayız. Paranın kârın dinamiği olduğunu düşünecek olursak, paradan nasıl kurtuluruz?

Bence aradığımız büyük ölçüde Kürt hareketinin, Zapatista hareketinin ve sermaye mantığına meydan okuyan birçok başka hareketin parçası. Durumu kendi ellerimize almak, devlete dayanmayarak kendi pratiğimizi, doğayla ve yaşamın diğer biçimleriyle farklı ilişkiler kurarak geliştirmek. Bunun eko-sosyalizm, eko-feminizm fikrinin merkezinde olduğu aşikardır. Kanımca dünyayı dönüştürecek her mücadelenin merkezi bu olmalıdır. Konu sadece kapitalizmden kurtulmak değil ilişkilerimizi hayatın başka biçimlerine de dönüştürmektir.

Cihad: İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek adlı kitabınızda “iş” ile “emek”, “hükmetme/tahakküm etme” ile “kuvvetlenme/güçlendirme” ve “bilmek” ile “bilgi sahibi olmak” gibi birçok kavramı karşıtlıklar üzerinden ve devrim kavramını yeniden tanımladınız. Bu temaları Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak kitabınızda daha da geliştirdiniz. Devrimi iktidarı ele geçirmeden ya da seçimleri kazanmadan gerçekleştirilebilecek bir süreç olarak yeniden düşünmenize ilham veren politik ve felsefi etkileri ve devrim pratiğinde bunların önemini öğrenmek istiyorum.

Holloway: Bir dakika, bu sorunuza cevap vermeden söylemek istediğim bir şey var yoksa sonra unutabilirim. İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek Aralık ayında Arapça olarak yayımlandı. Benim açımdan çok heyecan verici bir şey bu!

Cihad: Harika, bu büyük bir haber! Bence okuru bol olacak, özellikle Rojova’da, Kuzeydoğu Suriye’de. Bildiğim kadarıyla şu ana kadar kitaplarınız Arapça’da yayımlanmadı. Bu büyük bir şey!

Holloway: Sanırım bu birçok şeyin bir araya gelmesiyle oldu. 1970’lerde İngiltere’de devlete ilişkin tartışmalarda yer aldım. Bu tartışmalar o sırada her türlü mücadeleden ve Alman devletinin kökeni tartışmalarından etkileniyordu. Sermaye ilişkisinin özel bir biçimi olarak devlet nasıl ele alınmalıdır sorusuyla ilgiliydi bu. Buradan kapitalizmin üstesinden gelmek için devleti kullanamazsınız sonucu çıktı. En baştan itibaren şöyle diyorlardı: “İktidar olmak istemiyoruz.” Bu iktidarı ele geçirme sorunu değildir, dünyayı yenileme sorunudur. Ve çok net bir biçimde İngiltere’de sürdürdüğümüz tartışmalarla uyum halindeydi.

Cihad: Açık Marksizmin bunda bir rolü var mı?

Holloway: Evet, bence var. Bana göre Açık Marksizm, Marksizm kategorilerini açmak ve bu kategorileri mücadelenin kavramsallaştırılması olarak anlamaktır. Gerçekten de metayı şey olarak değil, sadece bir tahakküm biçimi olarak değil ama aynı zamanda bir mücadele biçimi olarak anlama sorunudur. Parayı bizi belli bir şekilde hareket etmeye, belli bir şekilde davranmaya iten sabit bir mücadele olarak düşünürseniz, aynı şeyler para için de geçerlidir. Sadece paranın bile zorla kullanımı günlük hayatlarımızda her gün binlerce insanı öldürür. Şiddet, açlık, intihar vb. nedenlerle öldürür.

Yani Açık Marksizm fikri bu kategorileri mücadele kategorileri olarak anlamaya çalışıyor. Bu nedenle devleti yukardan gelip bize hareket biçimleri dayatan bir mücadele olarak düşünebiliriz. Devleti düşünmek demek anti-devleti de düşünmek, ters yönde bir hareketi de düşünmek demektir. Ya da devleti düşünmek aslında ters yönden düşünmek anlamına gelir. Ters yönde hareket eden topluluklar, komünler, kolektifler…

Devlet sadece bizim dışımızda bir şey değildir, bize yukardan belli birtakım davranış ve örgütlenme biçimleri dayatan bir mücadeledir. Bu yüzden komün ters yönden gelen bir harekettir. Devlete karşı direniş ve isyan hareketidir.

Cihad: Başka bir deyişle, Açık Marksizmin amacı bu kategoriler arasında çelişki istemektir…

Holloway: Evet, çelişki ama biz antagonizma demeyi tercih ediyoruz zira çelişki sosyal-olmayan anlamda anlaşılabilir. Biz bu kategorilerin tamamını antagonistik olarak görüyoruz.

Cihad: İktidarın ötesine geçmek yeterli mdir? Egemenlik ve hiyerarşi devletsiz bir toplumda serpilebilir mi? Başkalarının yanı sıra, Murray Bookchin, Abdullah Öcalan ve David Graeber devletsiz bir toplumda bile hiyerarşi ve egemenliğin varolacağını ileri sürmüşlerdir. Devletsiz bir toplum özgürlüğün garantisi olabilir mi?

Holloway: Hiçbir şeyin garantisi yok [gülüyor], sorun da bu zaten. Devletin baskıcı bir örgütlenme biçimi olduğunu biliyoruz, devletin varolmak için sermaye birikiminin yeniden üretimine ihtiyaç duyduğunu, parayı elde ettiği yerin burası olduğunu da biliyoruz. Hiçbir şey üretmeyen çok sayıda devlet görevliniz varsa, bunların hayatta kalmaları için bir gelir, devlete gelen bir gelir olması lazım, bu da ancak sermaye birikiminden gelebilir -yani devlet sermaye birikimini teşvik etmek zorundadır.

Cihad: Hazır devlet hakkında konuşurken David Graeber bir zamanlar “İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek” adlı kitabınızın çok sayıda anarşist tarafından okunduğunu ve onlara çekici geldiğini söylemişti. Kendinizi Marksist olarak tanımlamanıza rağmen bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bir Komünalist olarak bana sizin kitaplarınız diğer Marksistlerin eserlerinden daha çekici geliyor.

Holloway: [Gülüyor] Hayır, kendimi tanımladığım filan yok. Ama tabii ki Marksist bir temelden geliyorum. Marksizmin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi, sermaye bize bağımlıdır dediği için. Sistemin sadece kurbanları ve ezilenleri olduğumuzu düşünürüz oysa aslında sermaye bize bağımlıdır. İkincisi, bence emek-değer teorisi bundan ibaret: Değer bizim tarafımızdan üretilir ve bu nedenle sermaye bize bağımlıdır. Böylece Marksizm, kapitalist gelişmeyi sermayenin bize olan bu bağımlılığını alt etmesi için sürekli mücadele etmesi olarak anlamanın bir biçimini ortaya çıkarır. Kaybetmekte olduğumuzu ya da son 30-40 yıldır kaybettiğimizi düşünebiliriz ama sermaye de bir anlamda kaybetmektedir ve sermayenin varlığı gittikçe kırılganlaşmaktadır. 2008 mali krizinde ifade edilen de, koronavirüs krizinde daha karmaşık biçimde ifade edilen de budur.

Cihad: Kırılganlıktan bahsettiniz, bize inkarın ve sistemin ötesine geçmenin araçlarını veren Theodor W. Adorno’dan etkilenmenizin nedeni bu mudur?

Holloway: Evet, demek istediğim şu, teorik etkiler açısından en fazla etkilendiğim iki kişi umudun filozofu Ernst Bloch ve ‘toplumun kalbinde kimliğin hiçbir zaman tamamen yakalayamadığı bir kimliksizlik gücü vardır’ görüşü nedeniyle Adorno. Bir başka deyişle biz asla sınırlandırılamayız. Uymayız, tüm düşünce kategorilerinden ve tüm sosyal örgütlenme biçimlerinden taşarız. Son seyahatlerinde, İspanya’ya gelmeyi planladıkları sırada Zapatistler benim için bunu şöyle ifade etmişlerdir: “İspanya’ya gidiyoruz ve ilk söyleyeceğimiz şudur: ‘Bizi ele geçiremediniz çünkü biz direniyor ve isyan ediyoruz. Her zaman direndik ve isyan ettik’.” İşte benim için Adorno’nun görüşü budur.

Fakat Adorno’nun politik düşündüğünü sanmıyorum. Ama hangi kategoriyi düşünürsek düşünelim bu kategori için “Bizi ele geçiremedin” diyebiliriz. Böylece paraya, “Bizi ele geçirdiğini, tamamen paranın yasalarına boyun eğdiğimizi düşünüyorsun ama hayır bizi ele geçiremedin, direniyor ve isyan ediyoruz,” diyebiliriz. Kimlik bizi çevreler, tanımlar ama bu nedenle hiçbir tanıma uymadığımız için, her zaman bundan taştığımız için her zaman uydurmadır. Her harekette kimlikçilerle (identitaryan) anti-kimlikçiler arasında her zaman bir çelişki, hareket için hayati olan bir içsel gerilim vardır. Kürtler kendilerini sadece Kürt olarak tanımlasalardı, bugünkü güçleri olmazdı. Zapatistler kendilerini sadece yerli olarak görseler, kadın hareketi kendini sadece kadın olarak, Siyah özgürlük hareketi kendini sadece Siyah olarak tanımlasa aynı şey olurdu. Önemli olan Raoul Vaneigem’ın “taşkınlığın şiirselliği”dir. Direniş ve isyanın pek çok değişik biçimini, “Paranın mantığına göre yaşamayacağız,” dediğimiz zaman günlük hayatın içinde görürüz. “Kapitalist değer kavramına karşı ve onun ötesindeki değerlere göre yaşamaya çalışacağız.” [Sürecek]

Cihad Hammy Kobanî kökenlidir. Hamburg Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı ve Felsefe öğrenimi yapmaktadır. Kürt politikası konusunda yayımlanmış birçok makalesi vardır.

John Holloway: Benemérita Universidad Autónoma de Puebla’da Sosyal ve Beşeri Bilimler Enstitüsü’nde sosyoloji profesörüdür. Kitapları: Change the World without Taking Power [İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek] (Pluto Press, London, 2002, 2019) ve Crack Capitalism [Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak] (Pluto Press, London, 2010).

[Bu röportaj roarmag.org’un 21 Ocak 2022 tarihli sayfasından alınmış, Alınteri Çeviri Ekibi tarafından Türkçeleştirilmiştir.]

Kaynak: gazete.alinteri2.com

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur