sonra deniz bin defa taşar

biliyorum, gücümüz sınırlı, her yere yetemiyoruz, dayanışma zaten siyasetin temeli değil, gerçekten çok önemli işler var ama tam da bu sebeplerle acaba gücümüzü çok dikkatli kullansak, en gerekli olana, en fazla ihtiyaç duyana, en etkili olacak olana, gösterilene değil unutturulana…

sonra deniz bin defa taşar

deniz poyraz’ın katledilmesine ilişkin davanın ikinci duruşması için izmir’deydik. izmir’de beklenmeyen ısırıcı bir soğuk vardı, hava koşulları başka şehirlerden katılmak isteyen birçok insanın gelmesini engellemiş. önceki duruşmanın yapıldığı büyük salon yerine, daha küçük bir salonda görüldü dava, ancak yüz kişi girebildi içeri. uzak illerden gelen avukatlar, baro başkanları vardı aralarında; sadece kürt illerinden de değil, bursa ve trabzon baro başkanları da müdahil olma talebiyle oradaydı.

katilin kendisini yargılayan mahkemeye güvendiği çok açıktı, iyi hal göstermek gibi bir derdi yoktu. daha fazla insanı öldüremediğine hayıflandığını ifadesinde açık açık anlatıyor: “beş dakika daha sonra gelseydim, daha kanlı, bol leşli bir cinayet olacaktı.” nitekim, yeşiller ve sol partisi’nden ibrahim akın, o gün, uçak seferlerindeki bir aksaklıktan dolayı programları değişmiş olmasa binada olacaklarını, belki cinayeti engelleyebileceklerini ama belki de duruşma salonunda olamayacaklarını anlattı müdahil olma taleplerini açıklarken.

unutuldum, kurutulmuş güller gibi

birkaç ay sonra hdp’nin bahçelievler’deki binasına yapılan saldırı girişimi, o girişimin içeride birkaç kişi olduğu için engellenebilmesi haklı olduğunu gösteriyor; suçu işlediğini açıkladığı, suçunu savunduğu için sanık olarak bahsetmediğim katilin anlattığı her şey, bu cinayetin, siyasal bir kurum olarak hdp’ye, hdp’lilere yönelik daha geniş bir saldırının parçası olduğunu gösteriyor. ama mahkeme, cinayeti, cana, işyerine ve mala kasıtla sınırlı tutmakta kararlı görünüyor. katilin deniz’i silahla yaraladıktan sonra işkence ettiğini, tekmeleyerek organlarını parçaladığını, kafatasını deldiğini, öldükten sonra fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaştığını, hdp binasını gözleyen kapıdaki polislerin o sırada sesleri duydukları halde müdahale etmediğini bir kere daha duyduk. “adın neydi abicim” diyen memurlar, yukarıda yalnız bir genç kadının olduğunu biliyorlardı. o polislere bir yerlerde mikrofon tutulsa, “kadınlar korunması gereken çiçeklerdir” benzeri sözler etmeleri muhtemeldir.

salonda, avukatların anlattıklarının arasında parça parça, deniz’in hikâyesi var. mardinliler, yurtseverler yani kendi halkları, kürtler için eşitlik özgürlük talep ediyorlar. bunun bütün sonuçlarını yaşamışlar. işkence, baskı görmüşler, köyleri yakılmış, korucu olmaları istenmiş, izmir’e göçmüşler, yoksul, emekçi bir aile, çok zorluklar görmüş ama barış istemekten vazgeçmemişler, üç kardeşi siyasi sebeplerle cezaevinde. tahmin etmek zor değil; bu aynı zamanda eve giren gelirin azalması ve masrafların artması demek. kızının adını, deniz gezmiş’e atfen koyan anne fehime poyraz, partinin çalışanı, o gün hasta olduğu için kızı onun yerine açmış binayı. kahvaltısını edemeden, acı içinde can veren kızının son anlarını aklından çıkaramıyor. kendimi onun yerine koymak bile zor geliyor.

ne kavgam bitti ne sevdam

metin lokumcu’nun oğlu ulaş lokumcu da davayı izlemeye gelenler arasındaydı. bir saatlik arada, o ve bir hdp milletvekiliyle sohbet ettik. (iznini almadığım için vekilin adını vermiyorum.) milletvekilinin babası da güvenlik güçleri tarafından, o sekiz yaşındayken öldürülmüş. babaları “güvenlik” tarafından ellerinden alınmış iki insan; türkiye yakın tarihinin fotoğraflarından biri. ulaş, akp iktidarda olmasaydı belki bugün babasıyla birlikte olacaktı. ama vekil için aynı şeyi söylemek mümkün değil; onun babasızlığı, poyraz ailesinin evinden, köyünden olması gibi, daha eski, bu iktidara mahsus olmayan politikalardan kaynaklanıyor.

hdk muğla eş sözcüsü dilek gökçin davanın akşamına attığı tweet’te “Hrant Dink davasını ilk yıllarda, her duruşmada izlemiş biri olarak, bugünkü Deniz Poyraz davası benim için déjà vu gibi… Devlette devamlılık esastır biliyoruz ama öfkemiz, kararlılığımız da yılmadan artarak devam ediyor, sizi alt edeceğiz” diyor. cinayetin önceden tahmin edilebilirliği, engellenebilirliği, soruşturmasında ve yargılanmasındaki baştan savmacılık noktalarında tamamen haklı. ama davaya sahip çıkılması anlamında deniz poyraz’ın hrant dink’ten daha yalnız olduğunu düşünüyorum. oysa deniz’e sahip çıkmak, bahçelievler’e bakılırsa arkasının gelmesi muhtemel olan saldırı zincirini kırabilir.

yosun tutmuş duvarlara yazılan günler gibi

üstelik bu cinayetler sadece silahla gerçekleştirilmiyor. idam cezası uygulanmıyor ama hdp’li tutuklu ve hükümlülerin cezaevlerinde sağlıklarından ve canlarından olmaları engellenmediği gibi bunun için ne mümkünse yapılıyor. yetmiş yaşını aşkın hasta insanların cezaevlerinde sessizce öldüğünü, ölüme terk edildiğini duyuyoruz.

ya da acaba duymuyor muyuz?

aysel tuğluk’un pırıl pırıl zihni hastalığa teslim edilmiş, solmaya terk edilmiş. tabiî ki bilerek, isteyerek… onu yakın zamanda cezaevinde ziyaret etmiş olan fatma kurtulan, görüş kabinindeki tabureye oturabilmek ve telefonu eline almak için dakikalarca uğraştığını anlatıyor.

aysel tuğluk için o kadar az şey yapabildik ki.

ümidimin boynu bükülür

biliyorum, gücümüz sınırlı, ekmeğimizi kazanmak çok zaman alıyor, ekmeğimizi tehlikeye atacak şeyler yapmak git gide daha tehlikeli oluyor ve hayat gitgide zorlaşıyor. ama bütün bunları düşününce bile az şey. bir avuç kadın bir imza metni hazırladı, onu farklı dillere çevirdi, kim hangi dile çevirdi, kim kimden imza alabildi bilmiyorum, kelimenin iki anlamıyla da imzasız olan işleri benimsemenin daha doğru olduğunu çünkü öyle bir pratiğin geleceği inşa etmekte daha etkili olacağını düşünüyorum ama yine de üzülmeden edemiyorum; hak ettiği ilgiyi görmedi, çoğu kadının dikkatini bile çekmedi ve imza metninin altındaki isim listesinde dahi o kadar eksik var ki…

aysel tuğluk, gültan kışanak, sebahat tuncel, figen yüksekdağ, leyla güven ve adlarını hatırlamadığımız hatta bilmediğimiz nice insan oy verdiğimiz, arkadaşlarımızı meclise sokan partiyi inşa etti. onlar bugün cezaevinde, o parti kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya, o partiden insanları öldürmek olağan, o partinin milyonlarca insanı temsil eden faaliyetleri suç olarak gösterilmeye çalışılıyor.

biliyorum, gücümüz sınırlı, her yere yetemiyoruz, dayanışma zaten siyasetin temeli değil, gerçekten çok önemli işler var ama tam da bu sebeplerle acaba gücümüzü çok dikkatli kullansak, en gerekli olana, en fazla ihtiyaç duyana, en etkili olacak olana, gösterilene değil unutturulana…

bu, beni de şaşırtacak kadar duygusal bir yazı oldu. öfke, hayal kırıklığı, üzüntü, hüsran aklımı karıştırdıysa affedin.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur