24 Ocak ve direniş – Nabi Kımran (Odak Dergisi)

Sosyalizmin ışığından yoksun kalan dünya Trumplara, Orbanlara, Bolsanoralara, Erdoğanlara vardı. Zafer sarhoşluğuyla “tarihin sonu”nu ilan eden, “elveda proletarya” şiarını tepemize diken, ulus devletleri tarihe gömeceğini, dünyayı “küresel köye” çevireceğini iddia eden, yeni dünya düzenleri, Büyük Ortadoğu Projeleri ile Ortadoğu’ya medeniyet getireceğini “müjdeleyen” köhne kapitalizmin neo-liberal dönemi, kendinden sonrasına dair yalandan da olsa bir söylem/proje dahi bırakamadan sahneyi terk ediyor. Ardında iklim krizi, pandemi, çığırından çıkma potansiyeli taşıyan ve milyonlarca cana mal olan bölgesel savaşlar, insanlığın bin yıldır unuttuğu yeni bir kavimler göçü, kırk küsur ülkeye yayılan açlık isyanları, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve faşizm bırakarak…

24 Ocak ve direniş – Nabi Kımran (Odak Dergisi)

Hrant Dink’in ölümsüz anısına…

Odak Dergisi’nden arkadaşlar 24 Ocak kararları üzerine yazı istediklerinde ilk tepkim, “ben ekonomist değilim” oldu. Sağa baksan “ekonominin kitabını yazıp” memleketi batıranlar, sola baksan “ekonomist Marksistlerin” iktisadi ilerlemenin erdemlerine dair ninnileri. Ne yazılır ki bu atmosferde? Yine de deneyelim.

24 Ocak 1980 ekonomi programı, “Yeni Türkiye”nin yapıtaşlarını döşeyen milattır. Yapıcılarının muhayyilesi bugünkü cehennemi öngörecek kadar geniş miydi bilinmez ama varılan yer burası oldu. 24 Ocak kararları burjuvazinin ve kapitalist-emperyalist sistemin programıdır; 12 Eylül darbesi ise icra hamlesi.

Filmi biraz geriye sarmakta yarar var.

1945 sonrası Keynesyen birikim modeli, savaş yıkımının yarattığı sermayenin değerlenme olanaklarından da yararlanarak, kapitalist sisteme muazzam bir atılım imkanı sağladı. Avrupa’da -iktidar olamasa da- Komünist partilerin ve Hitler’i yenen SSCB’nin prestiji, keza güçlü işçi hareketleri, Batı halklarına görülmemiş ekonomik kazanımlar getirdi. Sosyalizmin gücü ve prestiji, kapitalizmi “sosyal kapitalizm” olmaya zorladı. İç pazarların canlanma ihtiyacı ve Batı sermayesinin esneyebilecek birikime sahip olması yukarıdaki faktörlerle birleşince, Refah Kapitalizmi denilen “altın çağ” başladı. Tabii bu altın çağın temel dinamiklerinden biri de IMF, Dünya Bankası ve askeri darbeler yoluyla yeni sömürgelerden gelen muazzam kaynak akışıdır. Batı’nın refah çağının karşılığı, yeni sömürgelerdeki onlarca, belki yüzlerce askeri darbe ve bölgesel savaşlarda ölen milyonlarca insandır.

Fakat 1970’lerin başında sistem tıkandı. 1973’de patlak veren petrol krizi dönemin sona erdiğinin nişanesi oldu. Neo-liberal iktisat daha o günlerde dillendirilmeye başlandı ve pilot uygulaması 11 Eylül 1973 Pinochet darbesi ile Şili’de denendi. Seçimle iktidara gelen sosyalist Allende, Başkanlık Sarayında Fidel Castro’nun hediye ettiği silahla dövüşerek ayrıldı bu dünyadan.

Milton Friedman’ın 1976’da neo-liberal iktisat teorisi ile Nobel ödülünü alması emperyalist burjuvazinin küresel çaptaki yöneliminin ideolojik kutsanması oldu; geriye kutsanan teorinin tüm dünyada hakim kılınması kalıyordu. 1980’lerin başında ABD’de R. Reagan, İngiltere’de M. Thatcher’ın iktidar olmasıyla dünyada yeni bir dönem başlar.

24 Ocak 1980 Ekonomik Programı işte bu küresel yönelimin Türkiye ayağının belgesidir. Aynı günlerde Ecevit, “Latin Amerika modeli geliyor” derken aklında 11 Eylül Şili darbesi mi vardı bilemeyiz ama 12 Eylül 1980’de Pinochet’in meslektaşı faşist generaller Türkiye’ye Şili modelini; yani uluslararası kapitalist-emperyalizmin küresel programını getirdiler.

Neyi tasfiye etmeyi hedeflediler Türkiye’de? “Kolektif kapitalist” olarak davranan ve burjuvazinin belli kesimlerini sırtında taşıyarak yükselten devlet kapitalizmini. (Çiller, 1990’larda dahi özelleştirmeleri savunmak için, “Türkiye dünyadaki son sosyalist devlettir” gibi absürt lakırdılar edebiliyordu.) Ve bu modelin ister istemez üstlenmek zorunda kaldığı cılız da olsa toplumsal sorumlulukların “maliyetini”. (Sadece eğitim ve sağlığın bugünkü özelleşmiş ve halktan uçurumlarla ayrılmış yapısını düşünmek bile, devletin sırtından attığı yükümlülükler alanının burjuvazi için nasıl bir kar/av sahasına dönüştüğünü göstermeye yeter.) Ve elbette 1960-80 aralığında yükselen devrimci ve emekçi hareketin elde ettiği ekonomik, politik, etik, moral ve kültürel kazanımların tasfiyesi de Türkiye kapitalizminin “yeni dönem yapılanmasının” olmazsa olmazları arasındaydı. Velhasıl dünya neo-liberal modele geçerken, bu programın Türkiye’ye özgü şekillenmesi de Ocak-Eylül stratejik saldırılarıyla “tecelli etti”.

Solun ezilmesi tastamam bu programın uygulanabilmesi için gerekliydi; keza bu program temelinde egemen sınıfların iç nizamının sağlanması, NATO’nun güney kanadında istikrarın sağlanması, SSCB’ye, İran ve Ortadoğu’ya sınırdaş ileri karakolun tahkim edilmesi de 12 Eylül’ün hedefleri arasındaydı.

Türkiye’de siyaseti salt devlet üzerinden okuyan bir damarın olduğu aşikardır. Hayır, devlet sermeyenin devletidir ve uluslararası kapitalist sistemin, kendine özgü ağırlığı da olan bir aparatıdır. TÜSİAD’ın 1980 öncesinde Ecevit hükümetini düşürmek için verdiği gazete ilanlarından tutun da, Vehbi Koç’un cunta liderine yazdığı program niteliğindeki mektuba, TİSK Başkanı Halit Narin’in, “Bugüne kadar işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” cümlesinde ifadesini bulan hakikate kadar tüm veriler, daha da önemlisi bankaların, tekellerin “gururla” açıkladıkları kar oranlarına eşlik eden işçi ve emekçilerin yoksullaşması; her şey ama her şey kendi içlerinde derin çelişkilerle bölünmüş olsalar da devletleriyle etle tırnak gibi kaynaşmış oligarşik yapıya işaret eder.

12 Eylül bu yapının, emperyalist ortaklarıyla kaynaşmış haldeki saldırgan ve kıyıcı iktidarıdır.

Neo liberal birikim modeli sermayenin önündeki tüm engellerin yerle bir edilmesini gerektiriyordu. Keynesyen korumacılık sona ermeli, olduğu kadarıyla sosyal devlet ve emekçilerin kazanımları tasfiye edilmeli, gümrük duvarları yıkılmalı, tüm dünya sermayenin at koşturduğu dikensiz gül bahçesi kılınmalıdır. Sendikaların tasfiyesi, esnek ve güvencesiz çalışma, doğanın yıkım düzeyinde sömürülmesi bu programın olmazsa olmazlarıdır.

Neo liberal iktisadın uygulanma sürecinde kentler hormonlu şekilde büyüdü, azmanlaştı, çirkinleşti Türkiye’de. Daha doğrusu bütün dünyada, özellikle de üçüncü dünya tabir edilen coğrafyalarda. Kıyılar, ormanlar, akarsular yağmalandı. Her şey haraç mezat satıldı. Kamu kaynakları bir avuç tekel ve her hükümetin yanında taşıdığı kendi türedi zenginlerine aktarıldı. İleride genişçe değineceğiz, şimdilik vurgulayıp geçelim; 1989’dan itibaren patlak veren işçi hareketi, devamla kamu emekçilerinin örgütlenmesi ve direnişi programın uygulanmasını büyük oranda sınırladı. Neo-liberal iktisadın dizginsizce uygulandığı asıl dönem son yirmi yıldaki AKP iktidarıdır. Yine de bu dönemin ilk adımlarının, salt iktisadi değil, siyasi ve Türk-İslam sentezi yoluyla da ideo-kültürel bakımdan cunta ve Özal hükümetleri döneminde atıldığının altı kalınca çizilmelidir.

Değişen sadece iktisat değil, tüm toplumsal değerler, ölçülerdir; asıl yıkım buradadır. Devir, Özal’ın ağzına pelesenk olan “köşe dönme” devridir artık, “Benim memurum işini bilir” (Özal) çağıdır. Devletin ideolojik aygıtları “yeni değerleri” hakim kılmak için tıkır tıkır çalıştı. Taşlar bağlanıp itler salındı; sol ezildi, binlerce imam hatip, kuran kursu açıldı, tarikatlara yol verildi. İşsiz kalan faşistler mafyada istihdam edildi. Cuntanın resmi ideolojisi olan Türk-İslam sentezi eğitim sistemi, toplumsal değerlerin her zerresine zerk edildi. Türkiye’nin salt doğası, şehirleri, kıyıları değil; kültürü ve insanlarının ruhu da çirkinleştirildi. Önceki dönem de pek matah değildi, olsaydı 1960-70’lerin güçlü devrimci atılımı gerekli ve mümkün olabilir miydi? Fakat temel bir farkın altı çizilebilir: Belki de binlerce yılın birikiminden süzülüp gelen bazı insani değerler, olduğu kadarıyla eşitlikçi ve dayanışmacı birikimler toplumsal varlığın bağrında yaşıyordu; 1960-80 aralığındaki devrimci yükseliş hem bu birikimi güçlendirdi hem de ondan beslendi. Ocak-Eylül çifti, diğer şeylerin yanı sıra, insan olmanın, toplum olarak yaşayabilmenin asgari erdemlerine saldırdı. “İnsan”ın yerine “homo ekonomikus”u geçirmeye çalıştı, Che’nin nefis kapitalizm analizinin (“kurtlar toplumu” diyor Che) en vahşi uygulamalarına kapı aralandı.

Peki başarılı oldu mu, Ocak-Eylül çifti?

Kendi programları doğrultusunda çok önemli adımlar attılar, belli köşe başlarını tutup yıkımın yapı taşlarını döşediler ama 2001-2002 eşiğine dek kesin bir başarılarından söz edilemez. (Alışılmış ezberleri tekrarlayanlara irkiltici/”uçuk” gelebilir bu tespit.) Çünkü karşılarında bir direniş cephesi vardı ve rejimin-burjuvazinin yıkım programının dizginsizce uygulanmasını engelledi bu “cephe”. (Adı konmamış, koordine edilip planlanmamış, farklı dinamikleri kapsayan, saçaklı bir “cepheden” söz ettiğimiz açık olmalı.) Sadece adlarını anmak bile direniş dinamiklerinin kapsamını ve sonuçlarını anlamak için yeterlidir. İşçi sınıfının 1989 Bahar Eylemleri (toplamda iki milyon civarı işçi katıldı sürece), tabandan gelen memur hareketinin etkileri ve sonuçta KESK’in kuruluşu, Zonguldak madencilerinin büyük Ankara yürüyüşü, 3 Ocak 1991 genel grevi, 1985-91 aralığında yükselen devrimci öğrenci hareketi, 1984’te patlak veren ve 1989’dan itibaren serhildanlar boyutuna yükselen Kürt isyanı, Uğur Mumcu’nun cenazesi, 1993 Temmuz’unda Madımak protestolarında yüz binleri sokağa döken anti-faşist eylemler, Madımak ve yerel Gazi ayaklanması (22 cana mal oldu) ile sökülüp atılamayacak bir meşruiyet ve direnişle sahneye çıkan demokratik/devrimci Alevi dinamiği, milyonları harekete geçiren Susurluk protestoları, 1989-90 ve 96 1 Mayıs’larında görüldüğü üzere, ölümün ve kurşunların üzerine yürüyerek alanlara akan yüz binler, ardında Cumartesi Annelerini bırakan gözaltında kayıplara karşı mücadeleler, tüm bu mücadelelerden beslenen müzik başta gelmek üzere canlı kültür-sanat mecrası, feminist hareketin başlangıcı, 1984 Gökova termik santrali protestolarından 1993-96 Bergama altın madenine karşı mücadeleye uzanan süreçte çevreci hareketin yeni bir dinamik olarak sahneye çıkması, “Hortum Süleyman” namlı işkenceci polis şefinin teşhiriyle LBGT-İ hareketinin ilk kez varlığını hissettirmesi, illegal devrimci örgütlerin, silahlı mücadelenin, hapishane direnişlerinin bugünkü durum(larıy)la kıyaslanamayacak etki ve ağırlığı, insan hakları, basın özgürlüğü mücadeleleri, ağır can kayıplarına rağmen sokaktan çekilmeyen kitleler, örgütlerini tasfiye etmeyen devrimciler… Kuşkusuz büyük bir ağırlık oluşturan Kürt isyanı başta olmak üzere, yukarıda sıralanan mücadele dinamiklerinin bileşkesi ve toplamı 24 Ocak programının uygulanmasını büyük oranda engelledi, 12 Eylül rejimini ıskartaya çıkardı ya da ağır bir krize sürükledi. Çiller’i “son sosyalist devlet” sayıklamalarına zorlayan dinamik budur işte. 90’lı yıllar bir kan deryasının içinde yaşandı ama boyun eğmeyen direniş, rejimi narko-mafyöz kokuşmuş bir özel savaş girdabına sürükledi. Menteşeler attı. İstikrarsız koalisyonlar birbirini izledi. Sola karşı önü açılan politik İslam ve tarikatlar ciddi bir siyasi güç haline geldiler ve kendini modernist-Kemalist referanslarla tanımlayan ordu 28 şubat post modern darbesiyle Erbakan hükümetini düşürdü; belki de talebesi Erdoğan’ın önünü açmak için. Erdoğan’ın beşiğini sallayan 90’lar rejiminin kokuşmuşluğu, onun 20 yıllık yıkımının zeminini de sağladı.

Bu dönemi “çarpışan destiler” metaforuyla tarifleyebiliriz. Bahse konu direniş dinamiklerine çarpan rejimin verili halini temsil eden 1990’lar hükümetleri ve siyaset esnafı kırıldı; ve fakat çarpıştığı emekçi ve devrimci direniş dinamikleri de kırıldı. Müesses nizam -bir kanadının Erdoğan ile kan davalı haline gelmesine rağmen- kendini Erdoğan-AKP üzerinden üretir ve tahkim ederken, devrimci ve emekçi dinamikler aynı şeyi kendi cephelerinden başaramadılar. Sahne bu şekilde “temizlenmişken”, denize düşen halk yılana sarıldı.

Bir mim koyalım bu “temizlenmeye”. Ecevit, 19 Aralık hapishane operasyonlarını gerekçelendirirken, “yeni ekonomi programını uygulayabilmek için bu operasyon gerekliydi” deyiverdi; bunama değilse eğer takdire şayan bir açık sözlülük. 24 Ocak 1980 kararları açıklandığında “Latin Amerika modeli geliyor” diyerek darbeye karşı uyarıda bulunan Ecevit; bu uyarının ardından geçen yirmi yılda yeterince uygulanamayan 24 Ocak’ın güncellenmiş versiyonunun önünü açmak için bir tür “hapishane 12 Eylül’ü” olan 19 Aralık 2000 katliamının siyasi sorumluluğunu üstleniyordu. Ecevit’in sözünü ettiği operasyon hapishanelere değil Türkiye devrimciliğine yapıldı ve halka gözdağı verildi. Öldürebildikleri kadarını öldürmekle yetinmediler, devrimciliği moral, ideolojik, örgütsel ve politik olarak uzunca süre ayağa kalkamaz hale getirmeyi hedeflediler. Eh, nasıl ki 24 ocak programı için 12 Eylül gerekiyorduysa, Kemal Derviş-Erdoğan çiftinin uygulayacağı program için de devrimciliğin ve emekçi-ezilen direniş dinamiğinin kırılması gerekiyordu. Şöyle de ifade edilebilir: Nasıl ki 12 Eylül’de geriletilse de tam anlamıyla ezilemeyen devrimci ve emekçi dinamik 24 Ocak kararlarını uygulatmayıp rejimi krize sürüklediyse; bu dinamiği ezmeden start alacak “milenyumun” iktisadi programı da krize sürüklenebilirdi: Ecevit’in hapishane operasyonlarını -siz “hapishane” yerine kelimenin geniş anlamıyla devrimci hareketi koyun- gerekçelendirirken söylediği şey tastamam budur. Fakat kime niyet kime kısmet; ihtirası yaşını aşan Ecevit istedi, Erdoğan yaptı! Yaşlı Ecevit Erdoğan’a sahneyi hazırlayarak eski dönemle birlikte tarihin tozlu sayfalarına karıştı gitti. Devrimci ve emekçi hareketin ezilip gerilediği, rejimin eski aktörlerinin halkın öfkesiyle sahneyi terk ettiği, halkın yalan da olsa bir umuda sarılma ihtiyacını duyduğu ve Avrupa’sından Amerika’sına herkesin arkasında durduğu Erdoğan’ın yıldızı böylece parladı. 20 yıllık Erdoğan rejiminin krizlerine, ittifak ve kavgalarına başlıklar halinde bile değinemeyiz burada. Sadece genel bilançoya dikkat çekebiliriz: Türkiye’nin 24 Ocak programı asıl Erdoğan rejimiyle başladı ve başarılı oldu. Ve 12 Eylül’ün başaramadığı devrimci hareketin tasfiyesini de 2000-02 eşiğinden itibaren Erdoğan kucağında buldu, en fazlasından bunu derinleştirecek adımlar atmakla yetindi. Erdoğan rejimi-12 Eylül kıyaslaması isabetli mi değil mi tartışmasını bir yana bırakalım ve bir durum tespitiyle yetinelim: Erdoğan rejimi, özellikle de onun son yedi yılı, Türkiye emekçi ve devrimci dinamiklerinin 1960’tan bu yana geçen son altmış yıldaki en kötü devri, en ağır yenilgisidir. Başkaları için de yenilgi tabii; fakat tepesinden tabanına kadar Kemalist cenah, Kürtlerle yan yana gelmektense yenilgiye de Erdoğan’a da razı görünüyor: Kimse havaya zıplamasın, davranışlarının nesnel anlamı ve kaçınılmaz sonucu tastamam budur!

Toparlayıp noktalayalım.

Sosyalizmin ışığından yoksun kalan dünya Trumplara, Orbanlara, Bolsanoralara, Erdoğanlara vardı. Zafer sarhoşluğuyla “tarihin sonu”nu ilan eden, “elveda proletarya” şiarını tepemize diken, ulus devletleri tarihe gömeceğini, dünyayı “küresel köye” çevireceğini iddia eden, yeni dünya düzenleri, Büyük Ortadoğu Projeleri ile Ortadoğu’ya medeniyet getireceğini “müjdeleyen” köhne kapitalizmin neo-liberal dönemi, kendinden sonrasına dair yalandan da olsa bir söylem/proje dahi bırakamadan sahneyi terk ediyor. Ardında iklim krizi, pandemi, çığırından çıkma potansiyeli taşıyan ve milyonlarca cana mal olan bölgesel savaşlar, insanlığın bin yıldır unuttuğu yeni bir kavimler göçü, kırk küsur ülkeye yayılan açlık isyanları, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve faşizm bırakarak…

1989-91’de çöken sosyalizm aslında çoktandır sönmüş bir yıldızdı, fakat ışığı hala yeryüzüne düşüyordu; bu ışık bile dünyayı bugüne kıyasla daha yaşanır bir yer kılmaya yetiyordu. (Ayrı bir bahis ama, bizim yıldızımız da sınıflı toplumların binlerce yıllık hastalıklarından tam anlamıyla kurtulamadığından ve üzerine kapitalizmin gölgesi düştüğünden söndü.)

Dünyadaki gidişatın -kaçınılmaz olarak- bir parçası olan Türkiye’ye gelince. Bazı şeyleri köşeli olarak ifade etmenin zamanı gelmiştir. 1985-2001 aralığı Türkiye devrimci hareketinin (Kürdistan devrimciliğinin etki ve ağırlığını bir yana koyarsak) son kırk yıldaki en etkili dönemidir. Ve bu devrimcilik, yukarıda hatırlatılan dönemin tüm direniş dinamiklerinin devrimci mayasıdır. Fakat bu son derece olumlu role rağmen, etkilediği ve etkilendiği toplumsal dinamiklerle kalıcı ve üretken bir bağ; ve kendini de bu dinamiklerle birlikte ileriye sıçratacak bir ufuk-yaratıcılık sergileyememiştir. Sonuç, 1996 sonu 97 başından itibaren kitle hareketleriyle devrimci hareketin gerilemesinin atbaşı gitmesi oldu. Asıl kırılma manzarası burada şekillendi. Üstüne 1985-2000 aralığının tümüne yayılacak şekilde ağır kadro kayıpları ve 19 Aralık hapishane katliamı ve 2000-01 ölüm oruçlarının ağır kayıpları binince Türkiye devrimciliği tarihinin en büyük kırılmasına sürüklendi. Ne 12 Mart ne de 12 Eylül, özellikle ikincisi çok ağır kayıplarla sonuçlanmasına rağmen 2001 eşiğindeki kadar tahripkar olamadı; çünkü direnme iradesini kıramadı ya da “milenyum” başındaki kadar aşındıramadı. 12 Mart üç yıl içinde aşıldı ve devrimci hareket çok güçlü şekilde ayağa kalktı. 12 Eylül ise -ilk günden itibaren yaşanan mevzi direnişleri hiç karartmadan- 1985-87’den itibaren toparlanan devrimciliği bastıramadı ve bu sayede 1985-2001 dönemi mücadeleleri içinde etkin ve kurucu bir varlık olmayı başardı devrimci hareket: Son yirmi yılda (2001-2021) olmayan ya da eski döneme kıyasla çok soluk bir renk haline gelen şey işte budur; ki, Gezi bile derde derman olamadı.

Evet, dünyayı sosyalizm kurtarır, eskisinin olumluluklarını içerip aşan, sınıflı toplum kalıntısı zaaflarını kesip atan bir sosyalizm; Türkiye’yi ise bütün tarihsel birikimini içerip aşan güçlü, etkili bir devrimci sosyalizm. Dünyada ve Türkiye’de emekçi insanlığın başına gelen felaketler; emperyalist kapitalizmin ve Türkiye’deki hık deyicileri olan saray rejimi ve diğerlerinin neo-liberal, dinci, ırkçı, faşist, 24 Ocakçı ya da 12 Eylülcü düzenlerinin “başarısından” ya da kerametinden değil, direniş güçlerinin yenilgisindendir.

Tarihin hançer gibi keskin bir eşiğindeyiz.

Yenilgiyi yenilgiye uğratmanın zamanıdır; dünyayı ve Türkiye’yi devrim ve sosyalizm kurtarır.

Ve kurtaracak da!

Kaynak: odakdergisi.com

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur