kitlesel politik hareketleri kim var edecek?

sol, türkiye’de kendi organik aydınlarını yetiştirecek potansiyele hep sahip oldu ve yetiştirdi de. görüşlerini mücadelenin içinde oluşturmuş, sağlamasını hayatla yapmış birçok yazar, konuşmacı var. bunlardan daha önemlisi, pratikleriyle gözlerimizi kendilerine dikmemize sebep olan, öncü konumunda olan kişiler var. öyleyse neden sol, iş nitelik ve aydın olmaya gelince, dışarıdaki “insan kaynakları”na başvurmayı tercih ediyor?

kitlesel politik hareketleri kim var edecek?

siyaset dışı bir alanda belli bir ün veya itibar kazanmış insanların politik birer özne olarak da hayatımızda yer alması, yanlış hatırlamıyorsam aydınlar dilekçesi ile oldu. yıl 1984’tü, gözaltı, hapis ve işkence bir kol boyu yakındaydı; çok şey, çok insan susturulmuştu ki 1300’e yakın kişinin çok cesur bir metni, imzalarıyla paylaştıklarına şahit olduk. metnin içeriği önemli değildi, önemli olan yaptığı etkiydi. kenan evren “bunlar vatan haini”ni yapıştırdı, davalar açıldı, daha iş oralara varmadan imzalarını geri çekenler oldu.

metin ve eylem “aydınlar dilekçesi” olarak anıldı ama imzacıların tamamı için aydın terimini kullanmak mümkün değil. sonradan imzalarını çeken fikret hakan, öztürk serengil, ibrahim tatlıses gibi isimlerin dışında da örneğin esin afşar bir müzisyendi, hüsnü göksel tanınmış, önemli bir hekim…

çok özel, çok karanlık bir dönemdi. dilekçenin imzacıları, mesleklerinin, tanınmışlıklarının, itibarlarının kendilerine sağlaması muhtemel olan bir nebze korumayı, milyonların benimsediği görüşleri seslendirmek için kullanmıştı.

dilekçenin üzerinden 37 yılı aşkın zaman geçti, aydın kavramının biraz fazla cömertçe kullanıldığı, tanınmışlığın öneminin abartıldığı bir döneme geldik. o yüzden bir muhalefet biçimi olarak kişisel beyanların, açıklamaların üzerine düşünmekte yarar olduğuna inanıyorum.

tanınmış bir kişinin, geniş kitlelerce sevilen bir oyuncunun, müzisyenin, sanatçının sola ve solun görüşlerine kefil olması, desteğini ifade etmesi tabiî ki çok güzel bir şey ve o görüşlerin geniş kitlelere ulaşması açısından çok yararlı. ama bu olgu, bu insanların birer aydın ve/veya kanaat önderi muamelesi görmesini gerektiriyor mu?

aydının özneliği

bu mesele üzerine düşünmeden önce şunu hatırlatmak istiyorum. bir insanın, ekmeğini kazanmak için uğraştığı iş konusunda bilgili olması -o iş sanat ya da toplumla ilgili bile olsa- onu entelektüel kılmaz. entelektüel, kendisini ilgilendirmeyen alanlarda da bilgi sahibi olan ve sorumluluk hisseden insandır.  kanaat önderi ise, fikir ve kanaatleri başkalarını etkileyebilen kişidir. kanaat önderinin gücü, etkileyebildiği insanların sayısıyla artar, entelektüelinse, görüşlerinin isabetliliği, tutumlarının ahlakiliğiyle. entelektüel yalnız kalmayı, tek başına durmayı göze alabilir, almalıdır. kanaat önderi ise aynı durumda kanaat önderi olmaktan çıkar.

ama bu tartışmadan bağımsız olarak düşünmek gereken bir başka nokta daha var: kendini solda tanımlayan sanatçılar, entelektüeller, kanaat önderleri birer siyasal özne olabilir mi?

eğer belli bir eylemlilik, örgütlülük içindelerse, onun bir parçası olarak tabiî ki. ama tekil varoluşları da, bir araya gelişleri de, belli bir hedef içermediği sürece siyasal bir özne sayılamaz. dolayısıyla, ister tek başlarına, ister bir topluluk halinde yaptıkları çağrıların, beyanların -en azından kitleler adına yapılan siyasette- bir karşılığının olmaması gerekir. nitekim, yukarıda bahsettiğim 1984 gibi, konuşma, siyaset yapma imkânlarının büyük ölçüde kısıtlandığı dönemler dışında karşılığı da, hükmü de olmuyor.

burada, siyaset, sosyoloji gibi alanlarda çalışmış, daha önce öngörüleri doğrulanmış insanların fikir beyan etmesinden söz etmediğim açık. bir kısmı sahne ya da sinema sanatçısı veya gazeteci olan insanların, kendilerinden menkul bir yetkiyle tahlil ve önerilerde bulunmalarını, bu işin ve bu metinlerin yaygınlaştırılması işinin bir politik faaliyet sayılmasını kastediyorum; siyasal mücadelede aydınlar diye bir toplumsal grup olamaz, “aydınlar” dendiğinde ünlülerin kastedilmesi hiç olmaz.

ama bunun daha farklı sonuçları da var.

siyasal örgütlerin, kendilerine yakın ama farklı düşünen yazarlara, entelektüellere kürsü açması yanlış bir şey değil. ama bu kürsüler ve bu kürsülerden oluşan paneller tek politika konuşma aracı olduğunda ister istemez bu insanlara kefil olma durumu ortaya çıkıyor. örneğin sonraki yıllarda kabul edilmez ilişkilere giren, kabul edilmez işler yapan ahmet altan, 1990’larda ilçe ilçe gezip panellere katılıyordu. daha önemlisi tutarlı bir adam, sonraki performansıyla o sırada dedikleri arasında bir kopukluk yok!

kürsüyü kime emanet edelim?

oysa sol, türkiye’de kendi organik aydınlarını yetiştirecek potansiyele hep sahip oldu ve yetiştirdi de. görüşlerini mücadelenin içinde oluşturmuş, sağlamasını hayatla yapmış birçok yazar, konuşmacı var. belki eğitimleri, daha çok merakları, ilgi alanları sayesinde, hepimizi düşündüren, önünü açan şeyler yazıyorlar. aynı şekilde, alternatif medyada yetişmiş, birçok titiz ve donanımlı gazeteci var. bunlardan daha önemlisi, pratikleriyle gözlerimizi kendilerine dikmemize sebep olan, öncü konumunda olan kişiler var. öyleyse neden sol, iş nitelik ve aydın olmaya gelince, dışarıdaki “insan kaynakları”na başvurmayı tercih ediyor?

bunun birçok sebebi vardır; bence en önemlisi, uzun yıllara yayılan, üzerine konuşulmamış bir yenilginin travması. büyük ölçüde kürt özgürlük hareketi de dahil olmak üzere sol, kendinden olmayıp da kendine yaklaşanı, kendinden olandan daha değerli görüyor, terim yerindeyse baş tacı yapıyor.

ama bundan vazgeçsek bile, hepimiz için gerekli olan intelekti nasıl yaygın bir hale getirebiliriz? eğitime erişme şansına sahip olanlarla, bu şansa erişmemiş olanları, hele de meslekleri sebebiyle, siyasette işlerine yarayacak bilgilere, düzgün cümle kurabilme yetisine ulaşabilmiş olanlarla -mesela ve belki de en çok, avukatlar, akademisyenler ve gazeteciler- olmayanlar arasındaki hiyerarşik ilişkiyi, birincilerin, daha kolayca hatip, yönetici vb. olması durumunu ortadan kaldıramasak bile en azından nasıl hafifletebiliriz?

ben bunun, sendikadan partiye, kadın kolektifinden mahalle derneğine kadar bulunduğumuz her yerde yapılacak siyasal çalışmalarla mümkün olacağını düşünüyorum. siyasal çalışmadan kastettiğim, birinin, birkaç kişinin konuşmacı olduğu, diğerlerinin en fazla soru sorabildiği ya da kısa katkılarda bulunduğu etkinlikler değil. çok kalabalık olmayan gruplarda, herkesin katkıda bulunabildiği, gündemin ve belki yakın tarihin ele alındığı sohbetleri kastediyorum. komünistlerin hücre çalışmasına da, feministlerin bilinç yükseltme gruplarına da benzeyen böyle bir çalışma, katılanların bilincini değiştirir, fazlasına merakı olanın okumasını teşvik eder.

devrimci siyaset, herhangi bir dönüştürücü siyaset, kürsüde, dergide, sosyal medyada, mecliste kitleler adına güzel konuşmalar yapanlarla onları destekleyenlerin eseri olmayacak. kürsü, karar hakkı herkesin, söz ve eylem hepimizin aklının ürünü olacak.

gözlerini muhalefete çevirmiş olan ünlüleri, aydınları görmezden gelelim demiyorum ama her türden kitlesel politik hareket, adını kimsenin bilmediği, belki adını el yazısıyla güzel yazamayan ama sömürünün, baskının ne olduğu konusunda uzman olup çare arayanların eseri olacak.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur