İslamcı mitler, tatlı hayaller: Türk dizileri

Türk dizilerinin ikili bir rolü var: bir yandan uluslararası neoliberal sermayenin yoksullaştırdığı yığınlara hayal satıyor, diğer yandan da devletin fonladığı tarihsel mitler inşa eden yapımlar dünya Müslümanlığı üzerinde ideolojik hegemonya girişiminin parçası haline geliyor

İslamcı mitler, tatlı hayaller: Türk dizileri

Birkaç yıl önce eski ve yakın bir arkadaşımın annesi ve babası çeşitli yaşlılık hastalıkları ile boğuştuktan sonra arka arkaya öldüler. Hastalıkları sırasında sık sık ziyaret ettiğim için bakıcılarıyla da ahbap olmuştum. En son bakıcısı Nadya (ismini değiştirdim) komşu bir Kafkas ülkesinden Türkiye’ye çalışmak için gelmiş işini titizlikle yapan, sevecen, sohbeti tatlı, dini bütün bir Hıristiyan genç kadındı. Kocasından ayrılmış, küçük kızını annesine bırakmış ve bakıcılık yaparak kendisinin ve onların geçimini sağlamak için İstanbul’a gelmiş.

Nadya ile sohbetlerimizde kendisi gibi İstanbul’da olan sevgilisinden de bahsederdi bazen. Bir taşeron şirket tarafından, o sırada yapılmakta olan İstanbul Hava Limanı’nın hafriyat işinde çalışıyordu. Nadya’nın anlattığına göre ne sigortası, hatta ne de kaydı vardı, eğer iş kazasında ölse muhtemelen kimsenin haberi bile olmayacaktı.

Nadya’nın memleketine döndükten kısa bir süre sonra gönderdiği bayram kutlama mesajındaki profilde genç bir adamın resmi vardı. Arkadaşıma, “Sevgilinin resmi mi?” diye sordum. “Yok,” dedi; orada çok seyredilen bir Türk dizisinin baş erkek oyuncusuymuş. Diziyi merak ettim; yoksul, çilekeş, bu dünyada belki de tutunacak bir dalı bile olmayan Nadya bu karaktere neden hayran olmuştu? Diziyi aradım ve buldum, “Hercai” adlı bir diziydi. YouTube’dan izlemeye başladım. Böylece o zamana kadar farkında olmadığım bir dünyaya, hatta kendine özgü bir ‘ekosisteme’ rastlamış oldum.

Nadya’nın resmini profiline koyduğu dizi karakteri New York’ta tahsilini yapmış, başarılı bir iş adamı, zengin bir ağa oğlu. Ailesinin kan davalı olduğu bir başka ağa ailesinden intikam almayı bir görev addediyor, annesinin mezarının başında yemin ediyor. İntikam ise diğer ailenin hiçbir şeyden haberi olmayan kızının ‘namusunu almak’, yani tecavüz etmek. Zengin adam önce kıza talip oluyor, sahte bir nikah ve düğünle evleniyorlar ve düğün gecesinin sabahı, ‘burada olan burada kalacak’ diyerek, kızı bırakıp gidiyor. Kız ise üstünde gelinliğiyle bırakıldığı yerden alınarak kasabanın ortasında arabadan dışarı atılıyor. Gaipten gelmiş, beyaz sakallı, evliya görünümlü bir ihtiyar onu alıp evine götürüyor. Kız zar-zor kendi ailesinin yaşadığı konağa dönünce, orada da annesi-babası ve evde yaşayan diğer yakınlarının önünde ağa dedesi tarafından, eve dönmekle “namuslarına halel getirdiği” için, yerde sürüklenip dövülüyor. Daha sonra da kendisine tecavüz edip bırakan adamla aralarında patolojik bir aşk hikayesi başlıyor. Bu ağa oğlu zengin adam kıza “deli” gibi âşık oluyor, kız da ona. Dizinin geri kalan kısmı, sonunda birbirlerine kavuşuncaya kadar, bu “aşkın” karşılaştığı ölüm tehlikeleriyle dolu zorluklar ve bunların üstesinden gelmek için verilen insan-üstü, inanılmaz -bir tek dağı delmediği kalıyor!- maceralarıyla sürüyor. Dizi YouTube ve sosyal medyadaki takipçilerine bakıldığında Endonezya’dan, Orta Asya’ya, Kafkasya’dan, Latin Amerika’ya hatta İspanya’ya kadar pek çok ülkeden izlenmiş, bazılarına da satılmış.

Dizide, Nadya’nın hayranlıkla izlediği muhtemelen birden çok şey vardı: yaptığı “kötülüğe” (dizide tecavüzden hep “kötülük” olarak bahsediliyor) rağmen kıza âşık olan ve “aşkı için” her şeyi göze alan, ceketini ilikleyip ellerini önlerinde kavuşturmuş her dediğini yapmaya hazır adamlarıyla dolaşan, üstelik New York’ta okumuş, konaklarda hizmetçilerle büyümüş ve yaşayan zengin ve güçlü bir erkek. Güzel giysiler, kurulan zengin sofralar, hayranlık uyandıran meskenler ve lokasyonlarla bir araya gelince, ortaya yoksulların, hayatın gadrine uğramış olanların, yaşamak için ölümüne boğuşan insanların hayal kuracakları, haftada birkaç saatliğine de olsa gailelerini unutup, ‘şanslı doğanları, şansı yaver gidenleri’ gıpta ile seyredecekleri bir masal-film çıkmış. Başta çekilen acılar ise sonradan gelecek güzel günler için katlanılması gereken bir çile. Aslında ‘önemli olan öteki dünyadır, bu dünyada başımıza gelenler bir sınamadır’ vaadini çağrıştıran bir metafor. Nitekim bu dinsel vurguyu kuvvetlendiren nekrofiliye varan pek çok başka şey daha var.

Kültürün hayal satıcılığına dönüşmesi ve metalaşması

Son yıllarda ortaya çıkan dünyanın pek çok yerinde gösterilen Türk dizileri diye bir olgu var. 2019’da İngiliz Guardian[1] gazetesinde çıkan bir yazıya göre, “ABD’den sonra dünyadaki ikinci büyük TV distribütörü olan Türkiye’nin Rusya, Çin, Kore ve Latin Amerika’da büyük izleyici kitleleri bulmaktadır… Merkezi İstanbul’da olan Global Agency’nin kurucusu İzzet Pinto’nun söylediğine göre Muhteşem Yüzyıl Ortadoğu’da o kadar popüler olmuş ki, Türkiye’ye gelen Arap turist sayısı büyük bir yükseliş göstermiş. Pinto’ya göre 500 milyon kişi tarafından izlenmiş -Latin Amerika’daki son alıcıları katmadan- Japonya’nın aldığı ilk dizi” imiş.

Yazıyı kaleme alan Fatima Bhutto, İstanbul’da dizi çekimini seyretmiş, bu sektörde çalışan pek çok kişiyle konuşmuş: “Türk dizileri istismar, tecavüz, namus cinayetleri gibi pek çok konuyu işlemesine rağmen Türk erkekleri Romeo’dan daha romantik olarak resmediliyorlar. İstanbul’da moda editörü Pınar Çelikel’in bana söylediğine göre, ‘İnsanlara ne istiyorlarsa [diziler] onu gösteriyorlar, gerçek değil.’” “Genç İstanbullu senarist ve film yapımcısı Eset’e göre, toplu tecavüzden kumpas kuran Osmanlı kraliçelerine kadar her şeyi ele alan diziler, ‘Dickens ve Bronte kızkardeşlerdir,’ …. ‘Türk TV’sinde Sinderella’nın her yıl en az iki versiyonunu gösteririz. Sinderella bazen 35 yaşında bekar bir annedir, bazen de 22 yaşında aç bir aktristtir.’”

Diziler, hayal, servet ve şatafat hayranlığı satarken sermaye ile yakın bir ilişki içinde yapıyorlar, birbirleriyle simbiyotik bir ilişkileri var. Başta pahalı giyim firmaları, lüks ithal araba, mobilya, mücevher şirketleri geliyor. Nitekim her bölümün sonunda uzun bir liste halinde ürünleri kullanılan firmaların adı sıralanıyor. Geçenlerde rastladığım bir haber, dizilerden birinde -Camdaki Kız- giyilen bir gelinliği yapan firmaya ertesi gün aynı gelinlik için binlerce sipariş geldiğini söylüyordu. “Ürün yerleştirme” denilen bir şey var. Jacobin Magazine’deki Citizen Kane – Brought to You by Coca Cola[2] başlıklı yazıda kültürün metalaştırılmasına dikkat çekilerek, Orson Welles’in Citizen Kane’i gibi kült olmuş klasik filmlere bile reklam yerleştirilebileceği anlatılıyor. ‘’… CGI [computer generated imagery-bilgisayar ürünü görüntü] teknolojisindeki yeni gelişmeler sayesinde bir sürü reklam ajansı kültürün neoliberal metalaştırılmasındaki yeni sınır hattından bir parça kapmak için acele ediyorlar. 2019’da küresel ürün yerleştirme endüstrisinin büyüklüğü 20 milyar dolardı …… teknoloji yavaş yavaş her dijital yüzeyi potansiyel bir billboard’a dönüştürüyor.’’

Diziler yarattıkları uluslararası izleyici kitlesinin ne istediğini artık çok iyi biliyorlar ve bu kitleyi muhafaza etmek, arttırmak için her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülüyor. Çoğunluğu İstanbul’da çekilen dizilerde Galata Kuleli gece manzarasını, boğazlı gece ve gündüz manzaralarını, tarihsel mekanları, hatta herhangi bir sokağın çekiminde bile kameranın açısı öyle bir ayarlanıyor ki, arkada bir yerlerde eski ahşap bir evi görüyorsunuz. Dizideki karakterler yalılarda, köşklerde, konaklarda, havuzlu villalarda yaşıyorlar; çiftlikleri, atları, tekneleri, yatları var. Baş erkek karakterler genellikle ‘CEO’, aile içinde bolca hisse ve tapu kavgası var. Böylece seyirciler de, sakkarini yüksek bir romantisizm ile harmanlanmış don lastiği gibi bir aşk hikayesi, bol silahlı mafya çatışmaları, ağır dramlar, kadına şiddet hikayeleri eşliğinde, birkaç saatliğine ‘hayatta kazanmış’ olanların dünyasına dahil oluyorlar. Servet edinmenin yolunun ve kaynağının artık belirsizleştiği neoliberal yağmalama dünyasında belki kendilerine de bir yerden şans kapısının açılabileceğini hayal ediyorlar.

Küreselleşme, teknolojik gelişme, sosyal medyanın uluslararasılaşması, dijital platformların yaygınlığıyla bu dünya ve bu dünyaya özgü ezilen insanlar artık her yerde. ABD’de Türk dizileri en çok seyirciyi İspanyolca konuşan Hispanikler arasında buluyor. ABD nüfusunun 63 milyon ile %19’unu meydana getiren Hispanikler Türk dizilerine doyamıyorlar. Şubat’ta gösterilmeye başlanan “Sefirin Kızı” (Bu dizi de düğün gecesinin sabahı bakire olmadığı için evinden atılıp intihara teşebbüs eden bir kadınla başlıyor) 9,2 milyon seyirciye ulaşmış. Böylece Univision, Hispanikler arasında en çok izlenen TV kanalı olmuş.[3]

Eğlence bölümünün başı ve baş pazarlama görevlisi Jessica Rodriguez, Türk dizilerinin kendi seyircilerinde yankı bulmasının nedeni olarak şunları söylüyor: “Aile, dramatik karakterler, tahmin edilmeyen zorluklar ve modern deneyimlerle geleneksel olanların yan yana olması -hepsi güzel yüksek kaliteli prodüksiyon ve muhteşem lokasyonlar… karmaşık aşk hikayeleri veya lüks, modern yaşam biçimleri olduğu kadar aksiyon dizileri ve romantik komediler.’’ Gördükleri ilgi üzerine Univision sadece Türk dizilerinin gösterildiği “Amor Turco” diye bir kanal kurmuş.

Tarihsel mitler ve İslamcı ‘soft power’

Yurt dışına satılan Türk dizileri içinde daha çok Müslüman ülkelerin satın aldığı diziler arasında önemli bir yeri tarihsel diziler alıyor. Böylece TRT yapımı tarihsel diziler, imparatorluk kurmuş Türk-Müslüman kahramanlar üzerinden bir kültürel hegemonya/‘soft power’ rekabetinin aracı haline gelmiş. Dünyanın iki kutupluluktan çok kutupluluğa dönüştüğü, eski kültürel-siyasi-ekonomik hegemonik güçlerin bu pozisyonlarının ya kaybolduğu ya zayıfladığı, bölgesel sürtüşmelerin artmakta olduğu, kendisini başkalarından daha güçlü ve önemli hisseden eski imparatorluk kalıntılarının diğerlerine dünyayı zindan ettiği bir dünyada bu diziler ideolojik propaganda görevi yapıyor. Bunlar arasında 150 bölümden oluşan ve 71 ülkeye satılan Diriliş Ertuğrul’un özel bir önemi var.

Haaretz’de çıkan bir yazı ikisi de nükleer silahlara sahip Hindistan ve Pakistan arasında giderek şiddetlenen bir rekabet ve sürtüşmede TRT dizisi Diriliş Ertuğrul ile İsrail dizisi Fauda’nın oynadığı rolü anlatıyor.[4] “Bu politik-kültürel savaşın en sonuncu platformu TV ekranı oldu. Büyük ilgi gören iki TV dizisi popüler prestij ve ilgi için çekişiyorlar: Fauda ve Ertuğrul’un hikayesi.” 2014’te iktidara gelen Modi ile yükselen Hindistan sağının ‘zeitgeist’ı iddialı bir ulusal güvenlik kasılması; iç düşman ise nüfusun çoğunluğunun Müslüman olduğu Kaşmir eyaletindeki anlaşmazlık ve çatışmalarla da güçlenen ‘İslamcı terörizm’.

“Kutuplaşmış bir Hindistan’da İsrail’in Fauda’sı [‘İslamcı teröristlerle’ mücadele eden özel kuvvetler] sağcı, milliyetçi ve şüpheli-Müslüman fantazilerini körüklerken, büyük seyirci toplayan Türk dizisi Diriliş: Ertuğrul Hindistan’ın Müslüman topluluklarının ve daha da genel olarak Güney Asya’daki Müslüman toplulukların hayallerini teslim aldı. (…) Kaşmir’de en çok okunan İngilizce günlük gazetede Ertuğrul olgusu üzerine yazan tarih doçenti Safeer Ahmad Bhat baş kahramanın nakaratına işaret ediyor: ‘Muharebe bize, zafer Allah’a aittir.’ Bhat bu vurgunun izini doğrudan modern Türkiye’ye sürüyor: ‘Erdoğan Türk milliyetçiliği ile İslam’ın dikkatli bir karışımı peşinde,’ devamla bunun ‘tarihin milliyetçiliği ilerletmek için kullanıldığı bir hükümet gayreti’ olduğunu söylüyor.”

Diriliş: Ertuğrul ve benzeri diziler imal edilmiş lokasyonlar, giysiler ve özel efektlerle görselliği yüksek Türk-İslamcı kahramanlık mitleri yaratıyorlar. ‘Hayaller teslim’ alınarak yaratılan bu diziler amaçlanan soft-power için elbette tek başına yeterli değil. Bu hard-power ile de destekleniyor. Erdoğan ve AKP iktidarı dünya Müslümanlarının sözcüsü olmak için bağışlar, burslar ve diğer maddi yardımlarla bu çabayı tahkim ediyor.

Özetle Türk dizilerinin ikili bir rolü var: bir yandan uluslararası neoliberal sermayenin yoksullaştırdığı yığınlara hayal satıyor, diğer yandan da devletin fonladığı tarihsel mitler inşa eden yapımlar dünya Müslümanlığı üzerinde ideolojik hegemonya girişiminin parçası haline geliyor. Jean Luc Godard’ın dediği gibi: “Sinema hayatın filmini çeken bir sanat değildir: sinema sanat ve yaşam arasındaki bir şeydir. Resim ve edebiyatın aksine sinema hem hayata verir hem de ondan alır ve ben yaşamımda bu kavramı ifade etmeye gayret ediyorum.”

Dipnotlar:

[1] https://www.theguardian.com/tv-and-radio/2019/sep/13/turkish-tv-magnificient-century-dizi-taking-over-world

[2] https://jacobinmag.com/2021/04/advertising-film-product-placement

[3] https://variety.com/2021/tv/news/turkish-dramas-u-s-hispanic-audiences-univision-1234978398/

[4] https://www.haaretz.com/life/television/.premium-israel-s-fauda-vs-turkey-s-ertugrul-in-india-a-battle-between-two-hit-tv-series-1.8988627


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur