Çiçek tarhından koparılan gül

“Ne hoş bir güzelliği vardır; Hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların. Onurlu bir yaşamı seçenlerin.”

Çiçek tarhından koparılan gül

Onlar ki bir ayrıkotu tarlasında/ Bir tutam çiçektiler
Binlerce ihanet çirkinliğinde/ Bir avuç direnci güzellediler
Hiçbir şey bitmemişti daha/ Gülerek girdiler zulüm tufanına
Ölerek girdiler/ Ve en dayanılmazında tufanların
Adlarını bile söylemediler

                                               Adnan Yücel

İlk defa 1989 yılında çıkan Adressiz Sorgular’da rastladım ona.

Odağında işkencede direnmenin olduğu kitapta.

Yaşar Ayaşlı’nın derlediği kitap Yurt Yayınları’ndan çıkmıştı o zamanlar.

Yayımlanır yayımlanmaz da büyük bir deprem etkisi yaratmış; kısa sürede tükenivermişti ilk baskısı.

İkinci baskıya yazdığı ön-sözde kitabın iki “özgül” yanına bağlıyordu bu durumu Ayaşlı:

“İlkin kitabın canlı tanıklar eliyle 12 Eylül işkencelerine neşter vurmasıyla,

İkinci olarak da J. Fuçık, H. Alleg ve N.D. Thuan gibi direniş savaşçılarının kendi topraklarımız üstünde de boy attığını göstermesiyle.”

***

Gerçekten de öyle bir vurulmuştu ki neşter bir çırpıda yerle bir edivermişti koskoca devletin böbürlene böbürlene yaymaya çalıştığı “işkencede herkes konuşur” efsanesini.

Sadece devlet değildi tabiî bunu yayan, ihanetin kol gezdiği, direnişin bir avuç insanın omuzlarına kaldığı, neredeyse kısmi çözülmelere methiyelerin dizildiği o karanlık günlerde birçok devrimci yapı da bilerek ya da bilmeyerek çanak tutuyordu bu görüşe.

Türkiye gibi Avrupa’da da elden ele, evden eve dolaşıp, soluksuz okundu Adressiz Sorgular.

Adı üstünde işte Adressiz Sorgular. İşkencecilerin tutsaklarına sorduğu, hiçbir karşılık bulamadığı sorular. Yanlış adresten dönen mektuplar gibi yankısı gerisin geri sorana dönen sorular.

***

Öyle hikâyeler, öyle direnişler var ki, her biri ayrı bir destan.

Hele içlerinden biri…

Tam da bizim Avrupa’da “Kadınların Kurtuluşu” adlı bir dergi çıkardığımız günlerdi.

Düzensiz aralıklarla da olsa çok zor şartlar altında çıkarmaya çalıştığımız bir dergi.

Ve ne güzel tesadüftür ki dördüncü sayısı 1990 yılının mart ayına rast gelmişti.

Ve ben daha hikâyesini okurken, kafamda yerleştirivermiştim onu derginin ilk sayfalarına.

***

Halbuki çok değil, bir yıl önceki 1989 Mart’ında çıkan 2. sayımızda yazmıştık “Aysel Zehir’e Derhal Pasaport Verilmelidir” başlıklı yazımızı.

Türkiye’de Korsakoff hastalığına yakalanan ilk devrimci tutsaktı Aysel. Ölüm orucunu 51. gününden sonra sürdüren tek kadın tutsak aynı zamanda. Eylem nedeniyle zedelenen beyin hücrelerinin Türkiye’de tedavisi mümkün değildi. Ancak Avrupa’da tedavi olabilmesi için gerekli olan pasaport da “sakıncalı” olduğu gerekçesiyle verilmiyordu. Yıllar sonra, uluslararası kamuoyunun da tepkisiyle, ancak çıkabilmişti yurt dışına “onulmaz” aşamaya gelen hastalığının tedavisine.

İşte şimdi de Aysel’den sonra ablası Nurten’di hikâyesiyle beni çarpan.

***

Adressiz Sorgular kitabına girebilmiş birkaç kadından biriydi; hepsi de ayrı ayrı direniş abidesi, saygıyla selamlanan.

Ama Nurten’i diğer kadın yoldaşlarından da ayıran bir şey vardı.

Adını MIH gibi beyinlere kazıyan bir şey.

Yakalanma biçimi mi desem, yakalanma günü mü?

İlk yakalanışı değildi elbette bu.

Gayrettepe’ye ilk götürülüşü de değil.

Daha önce de alınmıştı sorguya, ama o zaman yalnız değildi; yanında hem kız kardeşi Aysel hem de bir başka yoldaşı daha vardı.

12 Eylül’ün ayak seslerinin hızla yaklaştığı 1980 yılının ilk yarısıydı.

Gayrettepe’deki sorgu hücrelerinin yanındaki hücrelerde saatlerce bekletilip işkence sesleri dinletilmişti kendilerine. Sanki buraya Ümraniye Karakolu’ndan değil de “cami avlusundan” getirilmişler gibi.

Bir dolmuşta yakalanmışlardı iki gün önce, üzerlerinde taşıdıkları silahlarla.

Götürüldükleri semt karakolunda başlamıştı işkence, neden silah taşıdıkları soruluyordu kendilerine. Onca işkenceye rağmen silahları üstlenen yoktu.

Bir süre sonra Nurten’e silah sormaktan vazgeçen polisler, el ve ayak falakası çekerek Nurten’e “bağır” diyorlardı.

Kendisiyle başa çıkamayınca 17 yaşındaki Aysel’e dönerler.

Görür görmez tanır dayakçı polis Aysel’i. Meğer daha lisedeyken tanırmış kendisini. O günden sonra ne Aysel’i unutabilmiş ne de onun kendisinde bıraktığı kuyruk acısını.

Herhalde yaşının küçük olmasına bakıp, aldandığından sormuştur o gün Aysel’e, “Söyle bakalım faşizm nasıl bir şeymiş”, diye, kendince hakaret edip aşağılayacak ya! Hiç ikirciklenmeden yapıştırıvermiş cevabı Aysel: “Nasıl olacak, senin gibi kapkara bir şey işte faşizm”.

Hem bu olayı anlatıp hem de artık neresi eline gelirse vurup dururmuş koca adam henüz 17 yaşındaki Aysel’e.

Bütün uğraşları boşa çıkıp sonuç alamayınca Gayrettepe’ye götürmüşler onları.

Burada da karakoldaki ifadede direnilip suçlamalar reddedilince, Aysel ve arkadaşı serbest bırakılıp, Nurten tutuklanır.

Serbest bırakılır bırakılmaz kaldığı yerden devam eder mücadeleye Nurten. İstanbul, Adana, yeniden İstanbul.

Yakalanıncaya kadar yeraltında geçen beş koca yıl.

Ah, o sokakların dili olsa da söylese adını.

En zor dönemde en zor görevlerin altından kalkandır o.

Dizgide de çalışır, baskıda da dağıtımda da.

Kimi zaman dağıtandır bastıklarını, kimi zaman dağıtanları koruyan.

Gazete dağıtımı dışında da boş durmaz.

Özel kampanyalar vardır; idamlar, sendikalar, işsizlik, pahalılık, yazılama, pullama, afişleme, kuryelik…

Üzerine aldığı her görevi hakkıyla yapandır O.

Daha verimli olabilmek için bir el kılavuzu yardımıyla kendi kendine on parmak daktilo yazmayı öğrenir o kadar işinin arasında.

Kâh kurye olup vücuduna sardığı gazetelerle birlikte uzun otobüs yolculuklarına çıkandır O,

kâh arkadaşlarıyla birlikte yazılama yapıp, bildiri dağıtan:

“Gazetenin baskısı bitince Nurten, Sütlüce ve Halıcıoğlu tarafındaki çalışmalara katılıyor, bazen birkaç gün gelmediği oluyordu. Semtte epey taraftarımız vardı. Orayı üs olarak kullanıp çevrede gazete dağıtımına, yazılamaya pullamaya çıkıyordu. Eve geldiği gün Halıcıoğlu’nun yamacına, Veis’lerle birlikte insan boyunda harflerle “KAHROLSUN ASKERİ FAŞİST DİKTATÖRLÜK” yazdıklarını söyledi. Metris’ten Selimiye’ye mahkemeye götürülüp getirilen devrimci tutsakların mazgaldan görünce sevinç çığlıkları attıklarını duymak hoşumuza gitti. Yoldan bakınca heybetli görünen yazının ömrü fazla uzun olmadı tabii.” (Yaşar Ayaşlı, Yeraltında Beş Yıl, s.269)

İşte tam beş yıl sonra yine Gayrettepe’dedir. Ölmez sağ kalırsa yakında o da arkadaşlarına kavuşup devrimci tutsaklar saflarına katılacaktır.

Bu sefer yanında ne Aysel ne de bir başka yoldaşı vardır.

Tek başına ve üstelik de ağır yaralıdır.

Hayat arkadaşı, yoldaşı Yaşar Ayaşlı ile birlikte kaldıkları evde yalnızdır o gün.

Bütün günü daktilo başında geçirmiş, sadece ekmek almak için çıkmıştır dışarı.

Neredeyse akşam olmaktadır ve Yaşar gittiği randevulardan hâlâ dönmemiştir.

Tedirgin tedirgin mutfak camından bakarken, anlar evin sarıldığını.

Daha ne olduğunu bile anlamadan elinde MP-5 olan bir polis “operasyon” der kendisine, “gir içeri!”

Hayret, o büyük sınav anı değil miydi, yoksa bu?

Ne demek “gir içeri.”

Kendisi için gelmemişler miydi yoksa.

Ne olursa olsun kapıyı sessizce açmamaya kararlıdır polislere.

Ne kapıyı açacak ne de onların evde karakol kurup, diğer yoldaşları yakalamalarına izin verecektir. Yatak odasına koşar, tabancaların olduğu çantayı arar, yerinde yoktur. Hay Allah, ne zaman götürdün bu silahı Yaşar?

Ranzanın altında bulur G3’ü.

Daha mekanizmayı oynatamadan kırılır kapı.

Döner dönmez görür silahını üzerinde çevirmiş çelik yelekli, kasklı, iri kıyım bir polisi. Aynı anda:

“Elindekini at, yatağa yat” diyen ihtar sesini.

“Yatağa yatayım da gel döv beni e mi” der dişlerinin arasından, “daha çok beklersin sen.”

Hırsla atar elinde tutukluk yapan G3’ü ve anında atılır elindeki otomatikle içeri giren polisin üzerine.

Karşılıklı boğuşma… Silah bir o elde, bir bu elde. Bir ara Nurten’in eline geçer kabza. Kulakları sağır eden art arda iki patlama. Odaya doluşan diğer “çelik yelekli kahramanlar” sürüsü.

İlk şok atlatılır atlatılmaz, kollarını arkaya kıvırıp ortalarına alırlar, artık vücuduna inen tekme ve dipçik darbelerinin hesabı yoktur.

Birkaç kişi de Nurten’in elinden paçayı zor kurtarmış iri kıyım polisin başında meraktan çatlamaktadır:

-Nasıl oldu ya bu iş?

-Ne bileyim abi. Kız dedim.

O kadar tekme yumruk arasında gülmeye başlar Nurten.

“Bilmiyorlar” der, kendi kendine, “bilmiyorlar bugünün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olduğunu.”

Yaka paça dışarı çıkarılıp arabaya götürülürken slogan atmaya başlar.

“Komşulara hitap etmek için atmıyordum o sloganları” diye anlatacaktır günler sonra Selimiye’de volta atarken Yaşar’a, “O saatlerde eve dönersen baskını görüp kaçman için attım.”

Halbuki onun slogan attığı saatlerde Yaşar da yakalanmış Gayrettepe yolundadır.

Bu kadarla da kalmaz polislerin intikamı. Hele de Nurten’le boğuşan polisin yaralandığını anladıktan sonra.

Arabaya bindirmekten vazgeçip tekrar eve getirir, karga tulumba atıverirler birinci kattan bodrum katına, betona.

Kendine geldiğinde sağ omzu üzerinde yerde yatar vaziyettedir.

“Ateş edin, acımayın” der polislerin şefi.

Kılını bile kıpırdatmadan yatmaya devam eder Nurten; ne bir ses ne bir yakarış.

Sonra da kalbine nişan alınıp kurşunlanır yattığı yerde, müthiş bir yanma hissi göğsünde.

Akciğerleri delip kaburga kemiklerini kırarak, sırtının sağ tarafından dışarı çıkar kurşun.

Yıllar sonra “Eksik İnfaz” başlığı altında yazacaktı Yaşar Ayaşlı bu olayı “Yeraltında Beş Yıl” adlı kitabında. “Hiç unutamadığım yegâne Dünya Kadınlar Günü’dür 8 Mart 1985” diye başlayan anlatısında.

***

“Eksik İnfaz” dan sonra götürülen hastane… Tam 16 günlük, Hipokrat yeminlerine sadık doktorların özenli tedavisi… O haldeyken bile başında 24 saat nöbet tutan işkencecilerle didişmesi…

“Senin gibi polis yaralayan birini sokakta görsem vururum” diyordu gece nöbetçilerinden biri, yaralı yattığı yatağa bakıp “nerede olsa hemen tanırım ben seni.”

“Ben de seni tanırım” deyivermişti ağrılar içinde kıvrandığına aldırmadan dik dik bakarak polisin yüzüne, “Ben de seni nerede olsa tanırım”. Bu bile yetmişti diğerinin tırsmasına da bir daha almamıştı ağzına böyle bir şeyi.

Ardından Gayrettepe.

“Tabut Kapağı” adını takmışlardı burada işkencecileri ona.

Ağrıları iyice artmış, omuzu kaskatı olmuştu. Bu durumda bile başını dik tutmaya çalışıyor, ama olmuyordu. Seksenlik ihtiyarlar gibi iki büklüm ve güçlükle yürüyordu. Zaten zayıf olan bünyesi iyice zayıflamış, işkencecilere de eğlence çıkmıştı. Tabut kapağı aşağı, tabut kapağı yukarı.

Bir süre sonra yeniden hastaneye götürmek zorunda kalacaklardı.

Göstermelik yargılamalar, dikkate alınmayan suç duyuruları, alınan ağır cezalar…

Ve ardından gelen Metris, Adana, Amasya, Ermenek ve Gaziantep Cezaevleri. Her gittiği yerde direniş ve boyun eğmezlikle birlikte anıldı adı.

Hele de Metris’te.

Hele de Adana’nın o kötü ünlü bodrum hücrelerinde.

Sonrası örgütsel ayrılıklar.

***

Bir yandan da geçim derdi.

Her şeyden önemlisi de Aysel’in tedavisi.

Günlük ihtiyaçlarını karşılamakta dahi zorluk çekmektedir artık Aysel. Ağız dolusu güldüğü günler geçmişte kalmıştır artık.

O kadar canlı, esprili neşeli olduğu günler.

Koşturmaca içinde geçen yıllar.

8 Aralık 2021 günü aldık.

Tam 36 yıl önce ciğerlerini dağlayan kurşunların, eksik kalmış infazının tamamlandığı kara haberini.

Yıllar önce okuduğum Adressiz Sorgular adlı kitabı geldi aklıma.

Sonraki baskılarda adı “Yaşama Savaşı” olarak değiştirilen ama ilk baskıda “Yok Edemeyecekler Bizi” başlığıyla yayımlanan Nurten’in anlattığı yakalanış hikayesi.

7-8 yaşlarındaki sevimli mi sevimli bir oğlan çocuğuna da yer verir orada.

Yaralı yattığı hastanenin maskotu.

Girip çıkmadığı oda yok gibidir.

En çok da Nurten’e gelir.

Teksas ve Tommiks’lerini getirir ona, okuyamayacak halde olduğundan habersiz.

Odaya her gelişinde dergileri silah gibi yapıp polislere doğrultup, “Eller yukarı! Ablayı serbest bırakın”, diyormuş sevimli mi sevimli.

Birkaç gün odaya uğramayınca merak etmiş sormuş. Koridorda koşarken düşüp öldüğünü öğrenmiş. Bütün gece yüzü gözlerinin önünden gitmemiş.

Tanıdığı diğer hastaların ölümü bu kadar etkilememişti onu.

“Önümdeki çiçek tarhından bir gül koparılmış gibi algıladım çocuğun ölümünü” diyordu hikâyenin bir yerinde.

Uzun uzun fotoğrafına baktım. Virginia Wolf’un sesi duyuldu omuz başımda: “Ne hoş bir güzelliği vardır; Hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların. Onurlu bir yaşamı seçenlerin.”

Bir de “Çiçek tarhından koparılan güller” dedim usulca…

İşte bizim Nurten

işte Deniz, işte Mazlum, işte Fatih
bitmedi daha sürüyor ve sürecek o kavga
belki yenik belki yorgun belki yaralı
bitmedi daha sürüyor ve sürecek o kavga
Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek!” sürecek bu kavga…


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur