Üçüncü yol ‘versus’ üçüncü ittifak – Can Çukurova (Umut Gazetesi)

Temennimiz, çağrımız ve mücadelemiz, sol ve sosyalist hareketlerin, sermayeye ve ister Cumhur ister Millet ittifakları biçimine bürünmüş olsun, onun temsilcisi haline gelmiş devlete karşı mücadelelerinde sınıfın ve ezilen halkların devrimci taleplerini yükseltmek, sınıf hareketini siyasetin belirleyici öznesi konumuna getirmek adına, KÖH ile sorunlarını aşmış bir biçimde, devrimci sosyalistlerle yan yana durmalarıdır

Üçüncü yol ‘versus’ üçüncü ittifak – Can Çukurova (Umut Gazetesi)

Geçtiğimiz ay TÜSİAD, geniş katılımlı bir toplantıda sunduğu “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” raporuyla muhalefetin eline bir ekonomik program verdi.[1] Çarşamba günü ise Erdoğan, partisinin grup toplantısında yaptığı çok sert açıklamalarla devlet ve sermaye içindeki mücadelenin öteki tarafına her alanda alenen savaş açtığının ve mücadelesini götürebildiği yere kadar götüreceğinin mesajını verdi.[2]

Bu ilişkiyi geçtiğimiz ay kaleme aldığım bir yazıdan kısaca alıntılarsam:

“İktidarın ekonomi politikasındaki tercihlerinin kendine yakın sermaye gruplarının çıkarlarına olduğu, bunun karşısında muhalefetin izleyeceği muhtemel ekonomi politikasının ise sadece başka bir sermaye grubunun çıkarına olacağı yönündeki net veriler geçtiğimiz günlerde sıklıkla vurgulandı. Yani ülke siyasetinin ve geleceğinin sermayenin iç savaşı tarafından belirlendiği bir sürecin içinde bulunduğumuz ve bu savaşın taraflarının izleyeceği politikaların hiçbir biçimde işçiye, emekçiye, halkalara fayda getirmeyeceği, aksine sermayenin çıkarını gözeten her ekonomik planın eninde sonunda işçi ve emekçilerin zararına olacağı (ki bu, emek-sermaye antagonist çelişkisinin zorunlu sonucudur) sosyalist hareket içinde olan, emekten yana olan herkes tarafından net bir biçimde kabul edilmiş durumda. Bunun üzerine, sınıf temelli bir ekonomi programının, sınıfın sürece dâhil olmasının, bu sınıf karşıtı çerçevenin dışında bir ‘üçüncü yol’un siyasal olarak örgütlenmesinin gerekliliği dillendirilir oldu.”[3]

Bu süreçte yaşanan çoklu krizin sermayeyi yeni pozisyonlar almaya sevk etmesi gibi sol ve sosyalist hareketi de hareketlendirmesi kaçınılmazdı. Türkiye’de sosyalist strateji tartışmaları da aynı döneme denk geldi ve sol ve sosyalist hareketlerin (sermayenin, devletin ve Halkevleri çevresinin tespit ettiği gibi kontrgerillanın krize girdiği[4] ve bu krizin kendini ekonomik, toplumsal ve siyasal biçimlerde dışa vurduğu) bu konjonktürde nerede konumlanacağı, nasıl pozisyon alacağı ve taktiksel ve stratejik olarak hangi adımları atacağı hararetli biçimde tartışılır oldu. (Arada, HDP’ye ılımlı yaklaşmaya başlayan CHP’nin yanında durup onun gölgesinden faydalanma fırsatçılığına bürünmüş öneriler bile gelmiş olsa da.) Genel görüş, tartışmanın eksenini, sermayenin dayattığı iki seçeneğe ((i) bir tarafta siyasal İslam, bir grup kapitalistin çıkarları, tek adam rejimi ve onun benliğinde vücut bulan çürümüş her şey, (ii) diğer tarafta sağ bir blokun öncülüğünde 2002 öncesi devletin ve onun tüm aygıtlarının restorasyonu, burjuvazinin önerdiği ve AKP’nin 2002-2007 ekonomik politikalarını andıran bir ekonomik program ile muhtemelen krizin faturasının halka yükleneceği kemer sıkma politikaları) karşı bağımsız bir üçüncü yol olarak sosyalist mücadelenin oluşturulması gerektiğiydi.

Elbette sınıf mücadelesinde bir üçüncü yol değil, emek-sermaye karşıtlığı içinde proletaryanın tek bir yolu vardır ancak konjonktürü ve sosyalist seçeneği bu şartlarda en iyi “üçüncü yol”un ifade ettiği kanaatindeyim. Zira bu terim, sermayeye karşı bir alternatif olarak kendini dayatan bir diğer sermayenin kendini “halkçı” gösterme foyasını ve kurtuluş için ona sapmaya teşne solun nerede konumlanıyor olduğunu gösterme gücüne sahip. Bir diğer yandan sosyalist siyaseti, diğer iki sermaye ittifakının dayatmalarına ve siyasal alanı domine etmelerine karşı güçlü bir alternatif olarak sunma ve sermayenin iç savaşını teşhir etme işlevi de görüyor.

Üçüncü İttifak’ın yolu

Bizim savunduğumuz üçüncü yolun hattı mevcut krizlerin hareketlendirdiği emekçi sınıfların ve ezilen diğer toplumsal grupların enerjisini, sınıf mücadelesinin öncüsü olduğu bir toplumsal mücadele hattına yöneltmek ve sermayenin ihtilaf içindeki iki kanadına da doğrudan cephe almaktır. Nitekim işçi sınıfının, emekçilerin ve toplumda ezilen tüm grupların en üstün çıkarları buradadır.

Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da şu ki sosyalist mücadele ve sınıf siyaseti için böylesine olanakların oluştuğu durum, yalnızca bu krizlerin etkisiyle okunamaz. Aynı zamanda sınıf hareketinin bağlı olduğu değerlerin bir kısmını kendi bünyesinde barındırıyor olan sosyal demokrasinin temsilcisi konumundaki CHP’nin sağcılaşması ve sağ bir ittifakta yer alması da solda geniş bir boşluk yarattı. Mevcut krizlerin etkisiyle ideolojik bağlarında kopmalar, siyasal pozisyonlarıyla çelişkiler yaşayan geniş kitlelerin sınıfsal taleplerini karşılayabilecek bir siyasal öznenin yokluğu ve özellikle de bu boşluğun konumu, sermayeye doğrudan cephe alan sosyalist harekete hem sosyalist hareketi güçlendirebilecek hem de sınıf mücadelesiyle birlikte toplumsal muhalefeti yükseltebilecek bir alan açtı.

Böylesi bir boşluk, bu boşluğun sermaye ve devlet tarafından kontrol edilemeyecek olması ve bu boşluğun onların varlığına doğrudan bir tehdit oluşturan sosyalist mücadeleye bırakılması tehlikesi devlet geleneğinin kolay kolay kabul edebileceği bir zafiyet değil. Buna karşı sermaye ve devletin tutumu ne olur? Şüphesiz ki sınıf hareketini bastırmak, törpülemek ve onu kontrol edilebilir kılmak. Nitekim bu konuda AKP, iktidara geldiği andan itibaren hukuku, sendikaları, kolluk kuvvetlerini, siyasal ve ekonomik aygıtları, medya gücünü kullanarak sınıf hareketine karşı topyekûn bir savaş başlatmış, muhtemel başkaldırılara yönelik önlemler almış, mümkün mertebe onları kontrol edilebilir kılmıştı. Sınıfsal kompozisyonu neticesinde Millet İttifakı’nın da benzer bir önlem alma girişiminde bulunacağı aşikâr, çünkü mevcut durum, sermayeyi ciddi anlamda tehdit edebilecek bir sınıf hareketinin nesnel koşullarını oluşturmuş durumda. Böylesi bir durumda, solla bağını kopartmış ve işçi ve emekçilere, toplumun ezilenlerine ihtiyaç duydukları radikal çözümleri sunacak konumda olmayan restorasyoncu kanat, yeni restore edilmiş devletin ve ekonomik programının hem siyasal meşruiyetinin sağlanması hem de toplumun geniş kesimlerinin rızasının alınması için bir sola, bir anlamda “resmi sol”a ihtiyaç duyacaktır: Bir anlamda kontrol edebilecekleri bir sola.

Hakkı Özdal ve Bahadır Özgür, 19 Kasım 2021 tarihli “İki Satır” programlarının başlığını “Üçüncü yol mu, ‘restorasyonun sol ayağı’ mı?”[5] olarak belirlemiş ve bu ihtimalden bahsetmişlerdi. Son birkaç günde yaşanan gelişmelere bakacak olursak bu konuma aday olarak ön plana TİP’in çıktığı görülüyor. TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Kılıçdaroğlu ile yaptıkları görüşmeye ilişkin şöyle konuşmuş:

“Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve diğer parti yöneticileriyle de hem siyasi duruma hem de seçimlere ilişkin görüş alışverişinde bulunduk. Cumhurbaşkanlığı seçiminde, bir tek adam rejiminin devamına yol açacak yaklaşımların yanlış olacağı, kimsenin kendi dar çıkarlarını, parti veya grup çıkarlarını memleketin çıkarlarının önüne koymaması gerektiği konusundaki fikirlerimizi aktardık. Ayrıca, CHP’nin kendi sağıyla bir ittifak arayışında olduğu görülüyor. Biz ise bu tabloda emeği, kadınları, gençleri, çevre hareketini, Kürtleri, eşitliği, özgürlüğü, barışı, adaleti, laikliği temsil eden bir ittifakın milyonların talebi olduğunu tespit ediyoruz. Bu görüşlerimizi Sayın Kılıçdaroğlu ile de paylaştık ve toplumsal muhalefetin güçleri olarak kendilerinden ana muhalefet rolünü devralmaya hazırlandığımızı belirttik. Samimi ve birbirini anlamaya çalışan iki taraf vardı. Görüşme de bu olgunluk içinde gerçekleşti.”[6]

Buradan TİP’in stratejisinin CHP’nin boşalttığı yeri doldurmak, bunu da sermayeyi doğrudan karşısına alarak değil de CHP’nin sosyal demokrat rolünü üstlenerek yapmaya talip olduğu görünüyor. Bu çıkarımın zorlama olduğu düşünülebilir. Ama eğer TİP içinde bir görüş ayrılığı yoksa, TİP Milletvekili Sera Kadıgil’in açıklaması bunu destekliyor:

“Biz Türkiye’de bir üçüncü ittifakın, sol bir ittifakın elzem olduğu kanaatindeyiz. Bunun sadece Türkiye’nin sol-sosyalist kesimleri için değil, geri kalan tüm geniş muhalefet kesimleri için de gerekli olduğunu, artı olarak mevcut saray rejiminden kurtulma mücadelesinde de gerekli olduğunu düşünüyoruz. Yani bu aşamada Recep Tayyip Erdoğan’dan ve saray rejimi karanlığından kurtulmak bir kurtuluşsa, bunun yanı sıra yirmi yıldır maruz kaldığımız bunca kötülüğü restore etmek için bir de kuruluş aşamasına ihtiyacımız var. […] Seçmende şöyle bir tedirginlik olabiliyor: ‘Aman oy bölmeyin! Aman hani bi’ durun şimdi yapmayın ki n’olur n’olmaz, işte saray rejimi devam ederse…’ Biz böyle bir şeyin söz konusu dahi olmadığını daha ilk günden beri söylüyoruz. Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimi kaybetmesi yönünde herhangi bir negatif etkimiz asla olmayacak. Bilakis, artı etkimiz olacak, çünkü iki tane blok var şu anda Türkiye’de ve buraya siyaset sıkıştırılmaya çalışılıyor ve bu çok tehlikeli […]. CHP’nin kurduğu ittifak bence kıymetli bir ittifak ama yapısı itibariyle baktığınızda en solunda CHP’nin durduğu ve kendi sağıyla oluşturduğu bir ittifak aslında. Ama bir de CHP’nin daha solunda kalan bir toplum kesimleri var. Biz öncelikle bunlarla elbette bir arada olmak istiyoruz. […]”[7]

Bu eksende, en azından göründüğü kadarıyla TİP’in amacı, iki sermaye blokunun savaşına ya da devletin ve kontrgerillanın krizine karşıdan bir müdahale yerine AKP’nin son yirmi yılda “bozduğu, aşındırdığı” devlet yapısını restore etmek. Bu anlamda bu fikir etrafında oluşacak bir sol, restorasyonun sol ayağını oluşturacak restorasyoncu sol gibi duruyor.

“Restorasyonun sol ayağı” konusunun dile getirilmesinde “üçüncü ittifak”a ilişkin haberlerin (hatta alışık olduğumuzdan daha hızlı bir şekilde) gündeme gelmesi etkiliydi: “HDP, TİP ve EMEP ittifak kuruyor”, “HDP, TİP ve SOL Parti üçüncü ittifakı kuruyor”.[8] Ancak bu haberlere çok hızlı bir biçimde TKP, EMEP ve SOL Parti’den yalanlama geldi[9], HDP ise üçüncü ittifakın “müzakereye açık olmakla birlikte henüz müzakere edilmiş bir konu olmadığını” belirtti ve bir anlamda haberi doğrulamadı.[10] Hatta SOL Parti Başkanlar Kurulu Üyesi Önder İşleyen’in açıklaması oldukça ilgi çekiciydi:

“Ülkenin içine sürüklendiği bu karanlıktan çıkış için topluma dayatılan bir sağ seçeneğin reddedilmesi son derece önemlidir. Sosyalist solu gerici restorasyon projesine eklemek üzere, araya milletvekili olma önerileri de eklenerek yürütülen sol dizayn etme çabaları karşısında sosyalist solun güçlenmesi ülkenin geleceği açısından son derece önemlidir.”[11]

Bu haber kaosunun ve TİP’in birçok mecrada bağımsız bir üçüncü yolu, bağımsız bir sosyalist mücadeleyi ya da neredeyse tüm sosyalist hareketlerin bir biçimde dillendirdiği “birlik” görüşlerinden farklı olarak “üçüncü ittifak”ı dillendirmesinin, restorasyonun sol ayağında –Sera Kadıgil’in yukarıdaki sözlerinde kalınlaştırdığım “kuruluş”a gönderme ile de- kurucu görev üstlendiği anlamına gelebileceği iddia edilebilir mi?

Erkan Baş’ın sözlerine getirdiğim yorumun çok zorlama olduğunu, Sera Kadıgil’in ise sürç-i lisan ettiğini farz edelim ve parti içinden yazılanlara bakalım:

“Bu açıdan ele aldığımızda, bir ülkede belli bir tarihsel kesitte örneğin işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını (yani iktidarını) savunan birden fazla parti olabilse de, bunların herhangi bir biçimde yan yana gelmeleri, beraber hareket etmeleri, adına ‘ittifak’ denen bir şey kurmaları aslında büyük bir haber değeri taşımaz. Bu örnekte, haber değeri olan şey, aynı tarihsel hedeflere sahip sosyalist öznelerin neden birbirlerinden farklı partiler olarak varlıklarını sürdürdükleridir. Elbette yan yana geliş önemlidir, değerlidir ama burada tarihsel bir değer taşıdığı çok kuşkuludur. Öyleyse, ittifaktan bahsettiğimizde aslolan, farklı toplumsal kesimlerin, farklı ideolojik yaklaşımların temsilcilerinin bir araya gelişidir. Maalesef, Türkiye solunda ittifak kavramı, halk gözünde birbirleriyle farkları dahi izah edilemeyen ama adları başka başka olan partilerin bir araya gelişlerine indirgenmektedir. Dahası, bazıları, kendilerinden ideolojik yaklaşım ve toplumsal temsiliyet bakımından farklı öznelerle ittifak kurmayı bir tür ihanet gibi anlatmaktadır. Oysa ittifak, halk gözünde birbirlerinden ayırt edilemeyen, aynı sınıfın temsilciliğine soyunan partilerin yan yana gelişinden çok daha farklı bir olgudur. [… Bugün siyasetin iki konusu olan Saray Rejiminin nasıl yerle bir edileceği ve Saray Rejiminin yerle bir edilmesinin ardından devrime yürüyüşü güçlendirecek bir toplumsal gücün nasıl yaratılacağı meselesidir.] Bu iki temel mesele söz konusu olduğunda ve bir devrim perspektifiyle hareket edildiğinde, emeğin kurtuluşu için mücadele eden işçi sınıfının ve onun temsilcilerinin, yanlarına, daha baskın şekilde özgürlük, laiklik, demokrasi ve adalet talep eden kesimleri almaya çalışması meşru ve gereklidir.”[12]

Yazara göre bir devrim perspektifiyle hareket ediyorsak, esas olan ve haber değeri taşıyan “işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını (yani iktidarını) savunan” partilerin “herhangi bir biçimde yan yana gelmeleri, beraber hareket etmeleri” değildir. Bu önemli ve değerli olsa da “tarihsel bir değer taşıdığı çok kuşkuludur”. Yani yazara göre sosyalistler arası bir birlik, ortak mücadele, güç birliği önemli ama tarihsel değildir; bir diğer deyişle çok da önemli değildir (maksadı gayet netken “çok kuşkulu” demeyi neden tercih etmiş acaba?). Tarihsel olan, “aslolan, farklı toplumsal kesimlerin, farklı ideolojik yaklaşımların temsilcilerinin bir araya gelişidir,” ve “Maalesef, Türkiye solunda ittifak kavramı, halk gözünde birbirleriyle farkları dahi izah edilemeyen ama adları başka başka olan partilerin bir araya gelişlerine indirgenmektedir”. Yazar çok kısa bir sürede sol içindeki ayrışmaların nedenlerini (Kürt meselesi ya da sınıfsal perspektif gibi), bu sorunların sürecin kuvveti ile aşılabileceği ihtimalini ve böylece bir yan yana yürüme olanağını, birlik ihtiyacını ve sosyalist hegemonyanın sermayeye karşı bir noktadan kurulması gerekliliğini bir kenara koyuyor, diğer ideolojilerle bir ittifakı önerip, başarı ölçeğini “halk gözünde” bir popülist seçim stratejisine indirgiyor. Hatta bu farklı ideolojilerle ittifaklar öyle bir gevşek zeminde kurgulanıyor ki “devrim perspektifiyle” kurulan ittifak, AKP-MHP iktidarına karşı ülkücülerle, dincilerle ya da burjuvaziyle bile yapılabilir ve bu “meşru ve gereklidir”.

Bir sonraki yazıda[13] ise böyle bir ittifakta yer almayı meşrulaştırmak için kısaca, parti programına bağlı kaldıkları ve partiye para verenler kararlarına onay verdiği sürece sıkıntı olmadığını, eğer parti yöneticileri gaflete düşerse üyelerin program doğrultusunda düzeltme talep edebileceğini söylüyor. Böylece bağımsız bir parti olduklarının altını çizerek amacın sermayeden ve restorasyondan bağımsız bir siyasi hattı kurmak ya da korumak değil de partinin bağımsız hattını korumak olduğunu ima ediyor. Hatta “bağımlılık-bağımsızlık kriterini ‘bir başka partiyle aynı yerde/ortamda görünüp görünmemeye’ indirgemek ise hem teorik-ideolojik bir sapma, hem ‘siyaset’ olgusunu külliyen reddetme anlamına gelir,” derken sosyalizm iddiasında olan bir partinin burjuvazi ya da diğer gerici ideolojilerle ittifakının eleştirilmesinin önünü afaki yaftalarla kesiyor, ilerleyen kısımda ise Marksizm dışı ilan ediyor. Parti üyeleriniz ve paydaşlarınız program üzerinden sizi eleştirebilir. Ama bunu sosyalist mücadele ve işçi sınıfı adına yapıp, yazıda bahsedilen popülist çıkarların ve oportünist siyasetin gerekçelendirilmesi girişiminin ve bu doğrultudaki siyasal adımların eleştirilmesi ihtimalini daha en baştan siyaset dışı, Marksizm dışı, dogmatiklik, vb. diye reddetmek, sapmayı eleştirip sapmanın eleştirilmesini siyaset dışı ilan etmek, sadece Marksizm ve sosyalizm tarihi değil, toplumsal mücadeleler tarihi konusundaki cehaletin yol açtığı içi boş bir egodan kaynaklanıyor olsa gerek.

Metin Çulhaoğlu da benzer bir konumu meşrulaştırmaya çalıştığı son yazısında[14] siyasette gelişen süreçleri ilk elden belirleme ve etkileme gücüne sahip olmayan öznelerin, “ana akım siyasette belirli tarafların ‘şöyle bir ülke’ diye tarif ettikleri hedefi ve bu hedefin öngördüğü değişiklikleri karşınıza almıyor[sanız], yanlış ya da ‘saptırıcı’ bulmuyor[sanız]; ama bunların mevcut düzen/sistem sürerken gerçekleşemeyeceğini düşünüyor[sanız]” sosyalistler olarak ne yapacağınızı soruyor. Yani büyük sermayenin ekonomik programı ve burjuva devletin restorasyoncu kanadının düzenin restore edilmiş hali tasavvurunu ne karşılarına aldıklarını, ne saptırıcı bulduklarını ama bu makûl hedefin Saray Rejimi altında mümkün olmadığını belirtip “Türkiye’de siyaset alanı[nın], gerilimlerin daha uç noktalara taşınmasına ve giderek kutuplaşmalara açık şekilde yapılan[dığını]” belirtiyor ve “Siyasetin kutuplaşmalar olmadan yapıldığı, siyasal gerilimlerin kopma noktasına gelmeden ulaşılan mutabakatlarla aşıldığı, şu meşhur ‘kontroller ve dengeler’ (kuvvetler ayrılığı) sisteminin engelsiz işlediği, siyasetçilerin ve insanların iç ve dış düşman arayıp bulmaktan vazgeçtikleri, daha ileri gidersek ‘güçlenmiş bir sivil toplumun devlet ve siyaset üzerinde etkili bir denetçi konumuna geldiği’ bir Türkiye[’nin], verili düzen [Saray Rejimi] içinde tam bir hayal” olduğunu, bu sivil toplumcu sosyal demokrasiyi gerçekleştirmek için kurucu öznesinin “ana akım muhalif özneler” (muhtemelen Millet İttifakı) ve büyük burjuvazi olduğunu bildiğimiz demokratik (!) bir agonizma düzleminin desteklenmesi gerektiğini söylüyor.

Elbette böylesi bir burjuva demokratik cumhuriyet restorasyonu bir ölçüde daha demokratik bir ortam yaratabilir, sosyal hakların genişlemesine sebep olabilir. Ama emek-sermaye antagonist çelişkisinin yani sınıf mücadelesinin üzerinden atlayarak bir burjuva restorasyon projesini desteklemekten öte sermaye ile ittifakı meşrulaştırma çabasının sosyalizmle ne kadar uyumlu olduğu pekâlâ sorgulanabilir. Mesele, sınıf siyasetinin ve sosyalist mücadelenin olanaklarını burjuvazinin ve devletin ona açtığı alanda aramakla onları emek-sermaye çelişkisinin ve burjuva devlet krizinin en keskinleştiği, sınıfın ve diğer halk kitlelerinin sermaye ve devlet karşıtı tepkilerini parçalı halde ama çok sayıda gösterdiği güncel koşullarda sınıfın kendi öz örgütlerinde ve öz gücünde aramak, onu kurmaya çalışacak öncülük faaliyeti yürütmek arasındaki farktır. İkincisini seçmek kimseyi anti-demokratik, gerici yapmaz. Aksine, gerçekten demokratik ve ilerici yapar.

Antagonizmada ısrar

Sosyalizmin ve sosyalist mücadelenin çözmeye çalıştığı temel çelişki emek ve sermaye çelişkisidir. Bir otoriterlik ya da anayasal eşitlik sorunu değildir. Kaçınılmaz olarak bu sorunlar sosyalist mücadelenin içerisindedir ancak en nihayetinde tüm gücün vakfedildiği ve tabanını oluşturduğu kitlenin muzdarip olduğu temel ve nihai sorun, emek ve sermaye arasındaki çelişkidir. İçinde bulunduğumuz durumun özgüllüğü ve önemi, bu çelişkiyi çok uzun zamandır ilk defa bu kadar aleni biçimde ortaya çıkarması ve uzun zamandır ilk defa hayatın her alanında sınıf siyasetine büyük bir ihtiyacı hissettirmesidir.

Burada mesele, milletvekilliği seçimlerine ya da genel olarak seçimlere girme, parlamentarizme bakış meselesi değildir. Bence E.M. Wood, “İleri kapitalist demokrasilerde, seçim politikasını tamamen reddeden hiçbir hareketin, küçük bir marjinal grup olmaktan öte varlık göstermesi olanaksızdır,”[15] derken doğru bir çıkarımda bulunuyordu. Sosyalistler, güç ilişkilerine ve nesnel koşullara bakarak sınıf mücadelesi içinde sadece parlamentoyu değil, seslerini duyurabilecekleri, mücadeleyi güçlendirecek her kürsüyü ilkeleri doğrultusunda kullanabilirler, kullanmalıdırlar da. Nitekim birçok örgütlü sosyalist HDP listelerinden milletvekili olmuştur. “Ama sınırlı amaçlara yönelmiş olsa bile seçim politikası yürütülürken, sosyalizmin hedefleri ve sonunda sınıfların ortadan kaldırılması her zaman yol gösterici ilke olmalıdır.” [15]

HDP Milletvekili ve Devrimci Parti MYK Danışmanı Musa Piroğlu’nun da çok yerinde tespitlerle belirttiği gibi “Uluslararası alanda ve ülkede emperyalizmin ve kapitalizmin ağır krize girdiği, rüzgârın işçi sınıfı ve ezilen halklardan yana döndüğü bir süreçte bu rüzgarı arkamıza almak, yelkenlerimizi yan yana getirip rüzgarın yarattığı imkanları doğru şekilde kullanmak ve bu gemiyi varması gereken limana eriştirmek” bugünkü en büyük görevimizken ve işçi sınıfı ve yoksul halklar için “kaybetmenin çok ağır sonuçlar doğuracağı” bu “tarihsel bir süreçte”[16] izlenecek strateji ne olacaktır?

Sürecin yakıcılığı ve önemi şüphesiz ki sınıf çelişkisinin güçlü bir biçimde ortaya çıkmasındadır. Böyle koşullar altında antagonizmayı korumak ve antagonizmayı bir sıçrama tahtası olarak kullanarak sınıf mücadelesini yükseltmek, çelişkiyi ileriye taşıyarak niteliksel bir dönüşüm yakalamak, bu gücü korumak, bu güçle sermayeye ve devlete karşıdan cephe almak ve mücadele yürütmek, sosyalist ideolojinin hegemonyasını kurmak, açlık, yoksulluk, yolsuzluk, diktatörlük ve yozlaşmanın yarattığı kini ve sınıfsal olanakları bilinç düzeyine yükseltmek yerine, sermayenin ve devletin bir kanadına karşı sermayenin ve devletin bir diğer kanadının restorasyon projesine dahil olmak şüphesiz ki sosyalist hareket için bazı riskler taşımaktadır. CHP’nin boşalttığı sosyal demokrasi koltuğunu dolduracak bir “resmi sol”, sınıfsal taleplerin devlet tarafından sosyal demokrasinin dar burjuva sınırlarında boğulması riski taşıyor. Yine bir diğer yandan müstakbel bir devlet yapısına dâhil resmi sol, devletin ve sermayenin, kontrol edemediği ve kendisine karşıdan cephe almış, onunla antagonist konumlanmış devrimci sosyalistleri marjinalleştirerek sosyalist harekete toplumsal desteğin önünü alabileceği bir koşul yaratıyor.

Bu süreçte sosyalistlere düşen görev, burjuva devlet restorasyonunda burjuvazinin elini rahatlatacak bir hat izlemek değil, tam aksine (sermayenin hangi kanadı olursa olsun) sermaye karşıtı sınıf mücadelesini antagonist hattan ödün vermeden örgütlemek, yükseltmek olmalıdır. Mevcut durumda sınıf mücadelesinin özü antagonizmadır, burjuvazi ile ittifak değil. Sosyalistler için en uygun politika da sınıf politikasıdır, çünkü

“Sınıf politikası, bütün kurtuluş mücadelelerini birbirine bağlayan birleştirici güç haline gelmedikçe, ‘yeni toplumsal hareketler’, var olan toplumsal düzenin sınırlarında dolanıp durmaktan öteye geçemezler; en çok dönemsel ve anlık popüler destek gösterileri üretebilirler, insanın kurtuluşuna ve ‘evrensel insan değerleri’nin gerçekleştirilmesine karşı tüm savunmaları ile kapitalist düzene hiç dokunamazlar.”[17]

Bu perspektifin kaçınılmaz ihtiyacı ise öncülüktür (Bu konuda H. Selim Açan’ın “Şu malûm mesele: Öncülük” yazısı oldukça faydalıdır[18]).

Sosyalistler arasında ortak mücadele ve birlik önerilerinin gündemde olduğu şu günlerde sol ve sosyalist hareketlerin kısa vadedeki muhtemel konumlanması şu şekilde olacaktır: 1) KÖH ile yan yana yürüyebilecek sosyalistler, 2) şovenist sol, 3) restorasyonun sol ayağını oluşturacak olan sol. Muhtemelen restorasyoncu devlet kanadı, gizli eli vasıtasıyla restorasyonun sol ayağını oluşturacak solun önünü açmaya başladı. Bu durum önümüzdeki günlerde daha da netleşecektir. Oluşacak olan bu üç konumlanmanın her birinin içinde bulunan gruplar ve örgütler, mücadelenin zorlamasıyla ve siyasal gereklilikler nedeniyle birbirlerine daha çok yaklaşacaklardır. Ancak temennimiz, çağrımız ve mücadelemiz, sol ve sosyalist hareketlerin, sermayeye ve ister Cumhur ister Millet ittifakları biçimine bürünmüş olsun, onun temsilcisi haline gelmiş devlete karşı mücadelelerinde sınıfın ve ezilen halkların devrimci taleplerini yükseltmek, sınıf hareketini siyasetin belirleyici öznesi konumuna getirmek adına, KÖH ile sorunlarını aşmış bir biçimde, devrimci sosyalistlerle yan yana durmalarıdır.

Yazıyı uzun bir alıntıyla bitireyim:

“Kautsky’nin, burjuva demokrasinin ortaçağa göre bir ilerlemeyi gösterdiği, ve burjuvaziye karşı savaşımında burjuva demokrasiden yararlanmanın proletaryanın zorunlu görevi olduğu gerçeğini ‘tanıtlamak’ için onlarca sayfa ayırması, gerçekte işçileri aldatmaya yönelik liberal bir gevezeliğin ta kendisidir. Yalnızca uygar Almanya’da değil, ilkel Rusya’da da herkesin bildiği bir şeydir bu. […] Marksizmden, Kautsky, liberaller için, burjuvazi için kabul edilebilir olanı (ortaçağın eleştirisi, genel olarak kapitalizm ve özel olarak kapitalist demokrasinin tarihsel bakımdan ilerici rolü) alıyor; marksizmde burjuvazi için kabul edilmez olanı (burjuvazinin ortadan kaldırılması için ona karşı proletaryanın devrimci zoru) atıyor, susarak geçiştiriyor, silikleştiriyor. […] Burjuva demokrasi, ortaçağa göre büyük bir tarihsel ilerleme oluşturmakla birlikte, her zaman dar, güdük, düzmece, ikiyüzlü bir demokrasi, zenginler için bir cennet, sömürülenler, yoksullar için bir tuzak ve bir aldatmaca olarak kalır, -kapitalist rejimde başka türlü olamaz. […] Çağdaş devletlerin temel yasalarını alın, onların yönetimlerini alın, toplanma ya da basın özgürlüğünü alın, ‘yurttaşların yasa karşısında eşitliği’ni alın, burjuva demokrasinin her dürüst ve bilinçli işçi tarafından iyi bilinen ikiyüzlülüğünü her adımda göreceksiniz. ‘Düzenin bozulması durumunda’, ama aslında sömürülen sınıfın kendi kölelik durumunu ‘bozması’ durumunda, ve hele kölece davranmama gibi bir hevesi de varsa bu sınıfın anayasasında burjuvazinin işçilerin üzerine asker sürmesine, sıkıyönetim ilanına vb. izin veren dolambaçlı yollar ya da kısıtlamalar bulunmayan, en demokratı da içinde, hiçbir devlet yoktur. Kautsky burjuva demokrasiyi utanmadan allayıp pulluyor; örneğin en demokrat ve en cumhuriyetçi Amerika ya da İsviçre burjuvalarının, grevdeki işçilere karşı ne yaptıkları üzerine ağzından tek söz çıkmıyor. […] En demokratik burjuva devlette, ezilen yığınlar, kapitalistlerin ‘demokrasi’si tarafından ilan edilmiş olan saymaca eşitlik ile, proleterleri ücretli köleler durumuna getiren binlerce gerçek kısıtlama ve kurnazca oyun arasındaki bas bas bağıran çelişkiyi aralıksız karşılarında bulurlar. Kapitalizmin kokuşmuşluğu, yalanı, ikiyüzlülüğü üzerine yığınların gözünü de işte bu çelişki açar. Sosyalizm ajitatör ve propagandacılarının, yığınları devrime hazırlamak için onlar karşısında durmadan sergiledikleri şey de, işte bu çelişkidir!Ve devrimler çağı başladığı zaman da, Kautsky ona sırtını dönüyor ve can çekişen burjuva demokrasinin güzelliklerini açıkça övmeye koyuluyor.”[19]

Dipnotlar:

[1] Gerçek Gündem. (2021, Ekim 19). TÜSİAD’ın Geleceği İnşa Raporu’nun şifreleri: “Millet İttifakı’nın program eksikliğini gideriyor, yeni dönemin yol haritasını sunuyor.” www.gercekgundem.com. https://www.gercekgundem.com/ekonomi/307385/tusiadin-gelecegi-insa-raporunun-sifreleri-millet-ittifakinin-program-eksikligini-gideriyor-yeni-donemin-yol-haritasini-sunuyor

[2] Cumhuriyet Gazetesi. (2021, Kasım 17). TÜSİAD’ı hedef alan Erdoğan’dan “faiz” mesajı: “Bunlar nasıl iş adamı”.Cumhuriyet.com.tr. https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/son-dakika–erdogandan-faiz-mesaji-bunlar-nasil-is-adami-1885497

[3] Çukurova, C. (2021, Ekim 25). Sınıf hareketi içindeki sınıf düşmanları. Sendika.Org. https://sendika.org/2021/10/sinif-hareketi-icindeki-sinif-dusmanlari-634967/

[4] Bu konuda önemli iki yazı: (i) Demirhan, A. E. (2021, Eylül 7). Direniş fraksiyonu. Sendika.Org. https://sendika.org/2021/09/direnis-fraksiyonu-630629/ (ii) Karabulut, S. (2021, Ekim 17). Devrimin güncelliği. Sendika.Org. https://sendika.org/2021/10/devrimin-guncelligi-634367/

[5] Üçüncü yol mu, “restorasyonun sol ayağı” mı? (2021, Kasım 19). [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=pQUW8afBqFU

[6] Alan, S. (2021, Kasım 20). Erkan Baş: Milyonların ‘3’üncü ittifak’ beklentisi var. Gazete Duvar. https://www.gazeteduvar.com.tr/erkan-bas-milyonlarin-3uncu-ittifak-beklentisi-var-haber-1542481

[7] DW Türkçe. (2021, Kasım 19). DW Türkçe [Tweet]. Twitter. https://twitter.com/dw_turkce/status/1461730127159693327

[8] Cumhuriyet Gazetesi. (2021, Kasım 19). Cumhur ve Millet’e alternatif HDP, TİP ve Sol Parti, ‘sol ittifak’ kuruyor. Cumhuriyet.com.tr. https://www.cumhuriyet.com.tr/?aspxerrorpath=/turkiye/cumhur-ve-millete-alternatif-hdp-tip-ve-sol-parti-sol-ittifak-kuruyor-1885877

[9] Evrensel Gazetesi. (2021, Kasım 19). EMEP, TKP ve SOL Partiden “sol ittifak” haberlerine yalanlama. Evrensel.net. https://www.evrensel.net/haber/448202/emep-tkp-ve-sol-partiden-sol-ittifak-haberlerine-yalanlama

[10] Gerçek Gündem. (2021, Kasım 19). ‘3. İttifak’ tartışmaları: Kuruldu mu? Hangi partiler yer alacak? HDP’den ‘somut’ açıklama. www.gercekgundem.com. https://www.gercekgundem.com/siyaset/313518/3-ittifak-tartismalari-kuruldu-mu-hangi-partiler-yer-alacak-hdpden-somut-aciklama

[11] Birgün Gazetesi. (2021, Kasım 19). SOL Parti’den ‘ittifak’ iddialarına yanıt: Bu tip tartışmaların içine sokulmayı yakışıksız buluyoruz. Birgun.Net. https://www.birgun.net/haber/sol-parti-den-ittifak-iddialarina-yanit-bu-tip-tartismalarin-icine-sokulmayi-yakisiksiz-buluyoruz-366377

[12] Ergün, D. (2021, Ekim 24). Şu ittifaklar meselesi. İleri Haber. https://ilerihaber.org/yazar/su-ittifaklar-meselesi-131982.html

[13] Ergün, D. (2021b, Ekim 27). Şu ‘bağımsız siyasi hat’ meselesi. İleri Haber. https://ilerihaber.org/yazar/su-bagimsiz-siyasi-hat-meselesi-132146.html

[14] Çulhaoğlu, M. (2021, Kasım 19). Siyasette süreçlere odaklanma. İleri Haber. https://ilerihaber.org/yazar/siyasette-sureclere-odaklanma-133191.html

[15] Wood, E. M. (2011). Sınıftan Kaçış: Yeni “Hakiki” Sosyalizm. Yordam Kitap. s. 257

[16] Büyük Hesaplaşmaya Doğru Sosyalistler Geleceği Konuşuyor. (2021, Kasım 20). [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=mAOWkYC6Cqk

[17] Wood, E. M. (2011). Sınıftan Kaçış: Yeni “Hakiki” Sosyalizm. Yordam Kitap. s. 264

[18] Açan, H. S. (2021, Kasım 16). Şu malûm mesele: Öncülük. Sendika.Org. https://sendika.org/2021/11/su-malum-mesele-onculuk-636838/

[19] Lenin, V. I. (1989). Proleter Devrim ve Dönek Kautsky. Bilim ve Sosyalizm Yayınları. ss. 27-32

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur