Sınırlarına dayanmış kapitalizmde ücret mücadelesi

Ücret mücadelesi, çalışma şartlarının daha insani koşullara getirilme mücadelesi, yoksulluğa ve hayat pahalılığına karşı çeşitli taleplerle yürütülen mücadeleler sermayenin birikim dinamiklerinin belirli sınırlara ulaşmasından kaynaklı tıkanıklık yaşadığı kapitalist sistemde belirli kesimlerin yaşamlarını daha iyi hale getirme mücadelesinden daha fazla anlam taşır. Geçmişte gündelik çelişkilerin sistemle olan çelişkilerle bağ kurulması ve dolaylı politikleşme kanalları olarak tartışılan bu mücadelelerin talepleri artık, sermayenin karşılaması imkânsız ya da imkânsıza yakın talepler haline geldi. Bu da bu mücadele alanlarının doğrudan sisteme karşı verilecek politik mücadeleler halinde kurgulanması potansiyelini yarattı

Sınırlarına dayanmış kapitalizmde ücret mücadelesi

1980’lerden itibaren çeşitli düzeylerde ilerleyen neoliberal politikaların yarattığı yıkımlarla karşı karşıyayız. Tarihin en büyük metalaştırma dalgasının ardından neredeyse hiçbir mal ve hizmete meta dışı bir formda erişemez hale geldik. Eğitimden sağlığa, barınmadan beslenmeye, giyinmeden ulaşıma, iletişimden eğlenmeye, sanattan spora kadar insana dair ne kadar şey varsa hepsi ancak satın alabileceğimiz mal ve hizmetlere dönüştü.

Neoliberalizm öncesinde var olan kentli insanların köylerinden gelen çeşitli erzak destekleri kırın çözülmesiyle neredeyse ortadan kalktı. Kamuya parasız olarak sunulan eğitim ve sağlık gibi temel hizmetler; özelleştirmeler, özel sektörün teşviki, kamusal servislerdeki işleyişin piyasacı bir eksende dönüştürülmesi sonucunda parasız olarak alınamayacak hale geldi. Sosyal güvencedeki aşınmalar emekliliği geciktirip emekli ücretlerini düşürürken sosyal güvencenin getirdiği çeşitli imkânlar da giderek daraldı. Elektrik, su, doğalgaz gibi temel altyapı hizmetlerindeki devlet sübvansiyonu neredeyse tamamen kalktı. Bu hizmetler özelleştirilirken onlarca kalem vergi de bu hizmet kullanım bedellerine yüklendi. Çeşitli yapı kooperatifleri, tüketim kooperatifleri gibi çeşitli mal ve hizmetleri kâr amacından çıkararak meta dışı kılan yapılar da tasfiye edildi.

Her şeyin ancak satın alınarak elde edilebildiği bir sistemde de ücret, tek başına çalışılan saatin karşılığı olarak hesaplanabilecek bir şey olmaktan çıkmıştır. Ücret geliri, nüfusun çok büyük bir bölümünün yaşamını idame ettirme noktasındaki tek kalemdir. Dolayısıyla ücrete, sosyal haklara, temel hizmetlere erişime dair mücadeleler, bu bilince sahip olunup olunmamasından bağımsız biçimde, sadece ekonomik mücadeleler değil aynı zamanda politik mücadelelerdir.

Bu mücadelelerin politik potansiyelinin bir ayağını ücret gelirinin yaşamı idame ettirme noktasındaki tek kalem olması oluştururken bir ayağını da neoliberal kapitalizmin birikim dinamiklerinde yaşadığı güncel tıkanıklık oluşturuyor.

2018 sonrasında dünya genelinde 60’ın üzerinde ülkede on milyonlarca insan yoksulluk, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, sosyal haklarda yapılan kesintiler, ücret, fazla mesai ücreti, kıdem tazminatı gibi en formel hakların dahi hiçe sayılarak verilmemesi, kadın cinayetleri, ekolojik felaketler gibi sebeplerle sokağa çıktı. 2020 yılında pandemiye dönüşen COVID-19 ise emekçi kesimlerin bütün sorunlarına büyük bir çarpan olarak eklendi.

Pandemi sürecinde de bu isyanlar ara vermedi. Kendi içinde sürekliliği sağlanamayan ancak dünya genelinde baktığımızda toplam varlığının kesintisiz olduğu isyanlar, gündelik gelişmelere yansıyan çeşitli sorunların ötesinde sistemin bütününe detaylı şekilde bakma ihtiyacı yaratıyor.

Son 10 yılda iki kuşak halinde onlarca ülkede baş gösteren ve milyonlarca insanın katıldığı isyanlar, çeşitli ülkelerde artan intiharlar, bireysel eylemler, çok yaygınlaşmasa da baş gösteren “borç grevleri” sistemin bir süredir krizde olduğunu göstermektedir. Faiz politikaları, kredi genişlemesinin sağlanamaması, döviz krizleri gibi güncel gerekçeler her an görünebilse de krizin daha derinlikli olarak temellendirilmesi gerekmektedir. Geldiğimiz noktada neoliberal sistemin birikim dinamiklerinde ciddi bir tıkanıklık yaşanmaktadır.

Niyetimiz bu birikim dinamiği krizini teorik ve tarihsel arka planıyla ortaya koymak ve yeni süreçte sınıf mücadelesinin ücret mücadelesi, çalışma şartlarının daha insani koşullara getirilme mücadelesi, yoksulluğa ve hayat pahalılığına karşı çeşitli taleplerle yürütülen mücadeleler gibi pratiklerinin bugün açısından taşıdığı politik potansiyeli gösterebilmektir.

1. Teorik arka plan

Rosa Luxemburg, Sermaye Birikimi adlı eserinde kapitalizmin kendini sürdürebilmesi için sürekli olarak kapitalist olmayan çevrelere doğru genişleme ihtiyacının olduğunu vurgular. Marx’ın genişletilmiş yeniden üretim döngüsüne işaret eden Luxemburg, “Üretim genişleyerek sürerken yeni tüketiciler kim olacak?” diye sorar. Kapitalist üretimin temelinde artı değer vardır. Dolayısıyla işçilerin toplamda ürettiği değer, kendi ücretlerinin üzerindedir. Eğer metaların sadece kapitalistler tarafından tüketileceği öngörülmüyorsa işçilerin de kendi ücretleri üzerinde ürettikleri metaları tamamen tüketemeyeceği aşikârdır. Sömürü her ne kadar üretim aşamasında gerçekleşse de metanın satışı gerçekleşmediği takdirde artı değer, paraya döndürülemez.

Luxemburg, artı değerin realize edilebilmesi için “üçüncü kişilerin”, yani kapitalistler ve işçiler dışındaki kişilerin gerekliliğine dikkat çekiyor ve kapitalizmin gelişim aşamasından örnekler veriyor. İngiliz dokuma sanayisinin 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da köylülere, küçük burjuva kentlilere ve Hindistan’daki, Amerika’daki ve Afrika’daki köylülere pamuklu kumaş satmasını örnek olarak gösteriyor. Marx da Kâr Oranının Düşme Eğilimi Yasası’nı açıklarken yasaya karşıt yönde etkide bulunan faktörlerde dış ticareti sayar. Özellikle sömürge ülkelerle yapılan dış ticaretin yasaya negatif yönde etki ettiğini ifade eder.

“Dışarıyla” yapılan bu ticaretle artı değerin realizasyonunu sağlar ancak birikim için hâlâ yeterli koşullar sağlanmamıştır. Kapitalist olmayan çevrelerin ilerleyen süreçte talebi artsa dahi üretim için gerekli maddi malzeme nasıl sağlanacak? “Artı değerin realize edilmesinde ön kapıyı oluşturan bu işlem, aynı zamanda realize edilmiş artı değeri üretken yatırıma dönüştürme fırsatlarının kaçıp gittiği bir arka kapıdır sanki – kapılardan biri cehenneme diğeri ise açık denize açılmaktadır.” (Sermaye Birikimi, s.272)

Luxemburg, Marx’ın Kapital’de verdiği sayısal örnekler üzerinden giderek detaylı analizlere gider ve üretim-tüketim dengesinin sağlanabilmesi için kapitalizmin sürekli olarak kapitalist olmayan çevrelere doğru genişleme ihtiyacını vurgular. Bu sistemin azgınlığı ya da doyumsuzluğu değildir. Sistemin ayakta kalabilmesinin bir koşuludur.

Dolayısıyla kapitalizm var olacaksa bu, sürekli olarak kapitalist ilişkilerin hüküm sürmediği kişilere ve alanlara doğru genişleyerek mümkün olacaktır. Bu yüzden geçimlik ekonomiler, kapitalistler tarafından sürekli olarak tarumar edilerek emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan nüfuslar yaratılır. Bu yüzden kapitalizmin gelişim dönemi sömürgelerden gelen ucuz ya da ücretsiz hammadde ve işgücüne el koymakla geçmiştir. Bu yüzden Afrika’daki binlerce siyahi, Amerika’ya taşınarak gerekli emekgücü arzı yaratıldı.

Bu genişleme, meta formunda olmayan ürün ve hizmetlerin metalaştırılmasını, proleter olmayan nüfusların mülksüzleştirilerek proleterleştirilmesini, kapitalist tahakküme girmemiş zamanların kapitalist tahakküm altına alınmasını gerektirir.

Peki bu genişlemenin bir sınırı yok mudur? Sermaye düzeninin ilişkileri bütün kürede hakim olduğunda kapitalizmin ayakta kalma koşulu olan genişleme nasıl gerçekleşecek? Kapitalizmin gelişim aşamasına tanık olan Marx’ın da emperyalist ilişkilerin henüz yeni oluştuğu döneme tanık olan Luxemburg’un da ana gündemi olmadı bu soru.

Ama savımız şudur ki, tarihin böyle bir dönemine tanık oluyoruz.

Bunun daha net anlaşılabilmesi için neoliberal kapitalizmin birikim dinamiklerinde yaşanan tıkanıklığın irdelenmesi gerekir.

2. Tarihsel arka plan

Neoliberalizm, 1970’li yıllarda belirginleşen birikim dinamiklerindeki tıkanıklığa emperyalist kapitalist sistemin ürettiği bir cevap olarak gelişti. Kâr oranlarının düşüşü 70’li yıllardaki petrol kriziyle de perçinlendi. Bu süreçte yükselen devrimci hareketler darbeler veya hareketlerin düzen içine eklemlenmesi yoluyla bastırıldı. SSCB’nin ve Doğu Bloğu’nun çözülmesi ve Çin’in piyasa ilişkilerine dahil olmasıyla kapitalizm, çok geniş bir büyüme alanı yakaladı.

Neoliberal kapitalizmin birikim dinamikleri de bu süreç içerisinde olgunlaştı. Kapitalist tahakküm içerisinde değerlendirilemeyecek ne kadar “değer üretebilecek şey” varsa hepsinin de içerilmesi odaklı bir birikim dinamiği şekillendi. Sermayenin kuralsızlaşması ve serbestleşmesi, reel ücretlerin düşürülmesi ve işçi sınıfının tarihsel kazanımları olan sosyal hakların budanması, emekgücünün güvencesizleşmesi, özelleştirmelerle kamusal üretimlerin ve hizmetlerin sermaye tahakkümüne sokulması, daha önceden yaşamın “sürdürülebilirliği” için sermaye döngülerine konu edilmeyen doğal alanların ranta açılması, kentsel rantın kentsel dönüşümlerle katlanması ve finansallaşmanın genişlemesi gibi birikim dinamikleriyle sermayenin birikim dinamiğindeki tıkanıklık büyük oranda aşıldı.

Sayılan bu dinamikler, 30-40 yıl içerisinde muazzam bir sermaye birikimi yaratırken giderek genişleyen kesimlerde de büyük derecede ekonomik ve toplumsal yıkımlara yol açtı. Gelinen noktada bu dinamiklerin de doğal veya toplumsal sınırlarına ulaştığını görmek için biraz yakından bakalım.

2.1. Proleterleştirmenin sınırları

20. yüzyılın ilk yarısından itibaren kapitalizmin hakim örgütlenme stratejisi olan Fordist üretim sistemi, üretimi merkez kapitalist ülkelerde, kitlesel fabrikalarda yoğunlaştırdı. Neoliberal süreçte, kitlesel fabrikalar parçalandı. Kapitalizm, bütün küreye yayılan küçük üretim hücrelerinin sevkiyat hatlarıyla birbirlerine bağlanmasıyla ortaya çıkan tedarik zincirleri formunda örgütlenmeye başladı.

Tüm kürede tedarik zincirleri etrafında örgütlenen kapitalizm, tarihin en büyük proleterleştirme dalgasını yarattı. Neoliberal kapitalizm, kayıt dışı emeğin, ücreti ödenmeyen emeğin yaygınlaştığı bir süreç olmasına rağmen resmi kurumların rakamlarına yansıyanlar dahi çok çarpıcı bir gerçekliği gözer önüne seriyor.

ILO’nun verilerine[1] göre 1990 yılında 15-64 yaş arası nüfus (yani emekgücüne katılabilecek kesim) 3,25 milyarken emekgücüne 2,35 milyar kişi katılıyordu. 2019 yılında ise 15-64 yaş arası nüfus 5,03 milyarken emekgücüne 3,49 milyar kişi katılmış durumda. Emekgücüne katılım sayısı, ücretli çalışanları, işsiz olup iş arayanları, yeni iş aramaya başlayanları, kendi istihdamını sağlayanları (esnaf, zanaatkar vb.) kapsıyor.

Son 30 yılda 1,14 milyar insan işçileştirildi. Üstelik bu sayılara, son yıllarda göçmen emeğinin artışıyla daha da büyük pay olan kayıtdışı emek ve umutsuzluk sonucu iş aramaktan vazgeçmiş nüfusun işsizliği dahil değil. Bu sayıya, kadınların ücreti ödenmeyen bakım emeği ve çoğunluğunu çocukların, kadınların ve mültecilerin oluşturduğu kayıtdışı işçiler dahil değil.

Türkiye’de de oranlar benzerlik taşıyor. TÜİK’in verilerine göre nüfusun yüzde 60’ı ücret gelirine bağımlı olarak yaşıyor. Bir yanda ücrete bağımlılıkta tarihin en yüksek oranlarını bir yanda da neoliberal kapitalizmin milyonları hızla işçileştirirken yakaladığı büyüme ivmesinin nüfus sınırlarına yaklaştığını görüyoruz.

2.2. Özelleştirmelerde dayanılan sınır

Neoliberal dönem öncesinde kamusal olarak sunulan pek çok hizmet ve mal üretimi yapan pek çok kamusal işletme, bu süreçte özelleştirildi. Bu durum özellikle SSCB, Doğu Bloğu ülkeleri gibi kamusal hizmetlerin çok yoğun, sermaye hareketinin neredeyse hiç olmadığı ülkelerde sermayeye çok geniş bir büyüme alanı açtı.

2000’lerin başındaki özelleştirme dalgasında kamu iktisadi teşekküllerinin (KİT) önemli bir bölümü özelleştirildi. OECD ülkeleri içerisinde KİT’lerin istihdam oranı yüzde 2-3 bandına kadar geriledi.[2] Ayrıca kalan KİT’ler de şirket hukukuna göre yönetilmekte ve kapitalist ilişki ağında içerilmektedir. Kamu sektörünün GSYH içindeki payları da önemli oranlarda düştü.[3]

Kamusal hizmet olarak sunulan eğitim ve sağlık alanında sermaye girişimlerinin önü açıldı. Devlet bünyesinde sunulan hizmetler de performans sistemi ya da türevleri yoluyla piyasacı mantığa oturtuldu. Özellikle sağlık alanında her bir hizmet fiyatlandırılarak Sosyal Güvenlik Kurumu’na faturalandırılmaya başlandı.

Elektrik, su, iletişim, ulaşım gibi altyapı hizmetleri önemli ölçüde özelleşmiştir. Bunların bir kısmı işletme/dağıtım hakkı özelleştirilirken bir kısmı tamamen mülk olarak devredilmiştir.

Türkiye’de ise özelleştirmeler TEİAŞ, MKE gibi stratejik kurumlara kadar dayandı. Sermayenin özelleştirmeler yoluyla sağladığı genişleme ivmesi, özelleştirilebilecek kurumların sonlarına gelmesinden dolayı oldukça düştü. Öyle ki bu politikalar ancak devletin ödeme garantisi verdiği kamu özel işbirliği anlaşmalarıyla yürütülebilir hale geldi.

2.3. Ücreti ödenmeyen bakım emeğinin dayandığı sınır

Kadınların ve kız çocukların ev içerisindeki ücreti ödenmeyen emeği, ücret sisteminin devamlılığı ve emekgücü maliyetlerinin baskılanması açısından hayati bir öneme sahip. Bu ücretsiz emek sayesinde işçinin bir sonraki güne hazırlanması süreci, ne sermayenin ne de devletin sırtına yük olacak şekilde işleyebiliyor. Ücretsiz emeğin, kapitalist sistem tarafından içerilmesi sermaye birikimi açısından büyük bir “tasarruf” imkânı yarattı. Ancak gelinen noktada kadınların ve kız çocuklarının ücretsiz emeği artık genişleyemeyecek durumda.

Oxfam’ın yayımladığı “Bakım Zamanı: Ücreti ödenmemiş ve hak ettiğinden az ödenmiş bakım emeği ve küresel eşitsizlik krizi” raporuna göre, dünya üzerinde en yoksul yerlerdeki kadınlar ve kız çocukları günde 12,5 milyar saat bakım emeğini ücretsiz sağlıyor. Bu da yıllık 10,8 trilyon dolar değerinde bir “sermaye tasarrufu” sağlıyor ki bu sayı küresel teknoloji endüstrisinin üç katına tekabül ediyor.[4]

Düşük gelirli ülkelerde ve kırsal bölgelerde kadınlar ortalama günde 14 saat ücretsiz bakım emeği sağlamaktadır. Bugün çalışma yaşındaki kadınların ancak yüzde 45’i istihdam edilmektedir.[5]

Bakım alanındaki sermayenin bu tahakkümü ve kamu yatırımlarının kesintisi, yaşamın sürdürülebilirliğini krize sokmanın eşiğinde. ILO’nun verilerine göre 2030 yılında bakıma muhtaç yaşlı sayısına 100 milyon, 6-14 yaş çocuk sayısına yine 100 milyon ekleneceği tahmin ediliyor.[6] Kamu yatırımlarının kesildiği, bakımın sermayenin kar odaklı inisiyatifine bırakıldığı günümüzde bu insanlara hangi kaynakla kimin bakacağı soruları cevapsız kalmakta.

2.4. Ekolojik yağmada gelinen sınır

Ekolojik kriz artık kitlesel ölümlere yol açan sonuçlar doğuruyor. Kuralsız ve kontrolsüz şekilde doğal kaynakların metalaştırılması ve sermaye döngülerinin konusu haline gelmesi, yabani hayatla insan faaliyetlerini çok iç içe geçirdi. Endüstriyel tarım merkezlerinin yoğunlaştığı yerlerin etrafında gıda tabanlı patojenlerin salgın şeklinde insanlar arasında yayılması tesadüfi değildi. Bugün ise COVID-19’un yabani hayvan pazarlarının yoğunlaştığı Wuhan’dan çıkması tesadüfi değil. Yabani hayat içerisinde evrimleşen patojenlerle diğer canlılar arasındaki denge evrimin kuralları çerçevesinde kurulabiliyor. Ancak yoğun insan faaliyetlerinin dengenin kurulacağı alanların kesişimi arttıkça patojenlerin yayılabileceği alanlar da artmakta. Dolayısıyla endüstriyel faaliyetlerin yoğunlaştığı doğal yaşam alanlarında salgınlara neden olacak patojenlerin insanlara geçmesi ve yaygınlaşması ihtimali yükselmektedir. Endüstriyel tarım ve hayvancılık sektörü artık tüm insanlığın yaşamını tehdit edecek salgınlara sebep olmaktadır. Bu durum da bu sektörün ve doğal kaynak sömürüsüne dayanan bütün sektörün büyüme alanında önündeki bir bariyer oluşturmaktadır.[7]

Sermayenin bu alandaki genişleme çabası artık ölümcül salgınları, yüz milyonları ve belki gelecekte milyarları ilgilendirecek açlığın ve susuzluğu getirmektedir. Enerji, turizm, madencilik ve inşaat sektörlerinde muazzam bir birikim elde eden sermayenin bugünkü gündemleri kutuplara, büyük sıradağların tepesindeki buzullara ve hatta okyanuslara kadar gelmiştir. Doğanın metalaşmasına dayanan sermaye birikiminin genişleyecek alanı oldukça daralmıştır.

3. Günlerin bugün getirdiği…

Neoliberal sistemin birikim dinamiklerinde ciddi bir tıkanıklığın olduğu artık gözler önüne serilmiş oldu. İlk kısımda bahsettiğimiz kapitalizmin kendini sürdürebilmesi için gerekli olan genişleme alanlarında sınırlar görünmeye başlandı. (Belki de sınırlara dayanıldı.) Proleterleştirilebilir nüfus, demografik açıdan sınırlara dayandı. Geniş proleter kesimler sosyal haklarının budanması ve kamusal hizmetlerin özelleştirmeler yoluyla tasfiyesi sonucu biyolojik ve toplumsal bütün ihtiyaçlarını ücret geliriyle karşılamaya zorlandı. Ücretlerin de metalaşan hizmetleri karşılayabilecek kadar artmaması bu kesimleri dayanılmaz bir yoksulluğa itti. Özelleştirmeler yoluyla dolaşıma sokulabilen sermaye, özelleştirilebilecek hizmetlerin ve işletmelerin neredeyse kalmamasından dolayı sınırlarına ulaştı. Doğal alanların ranta açılması, uygarlık krizi boyutunda bir yıkım yarattı. Bu krizin içinde milyarlarca insan, devletler ve şirketler yaratılan yüksek borçlulukla patlamaya hazır, tahrip gücü yüksek bir ödemeler zinciri krizine sokuldu. Tedarik zincirlerinde COVID-19 pandemisiyle birlikte ciddi aksamalar yaşandı. Pandeminin ilk yılında, tedarik ağlarında yaşanan aksaklık nedeniyle dünyanın çeşitli yerlerinde binlerce üretimhane işlemez noktaya geldi.

Dolayısıyla sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi döngülerinde ciddi aksamalar meydana geldi. Bu tıkanıklık, 70’li yıllardaki tıkanıklıktan farklı. Çünkü bu sefer, egemenlerin bu tıkanıklığa çare olarak neoliberalizm gibi sistematik bir cevabı yok.

Türkiye kapitalizmi ise bu genel kriz ortamında nispi bir çıkış yakalama gayesi içerisinde. Aksayan tedarik ağları, küresel çaptaki sermaye gruplarında tedarik zincirlerini kısaltma ihtiyacını yarattı. Aksama riski artık daha yüksek olan uzun sevkiyat hatlarındansa daha kısa, bölgesel çapta üretim-dolaşım ağları kurulması sermaye stratejisi olarak belirdi. Türkiye de bulunduğu konum açısından Avrupa menşeli sermaye gruplarının tedarik ağlarının odağı olarak yurt içine uluslararası sermaye akışının sağlamak istiyor. Bu sayede genel kriz durumu çözülmese dahi nispi bir çıkış yakalanabileceği öngörülüyor.

Uluslararası sermayenin yurtiçine çekilebilmesi için de ücretlerin ve para biriminin değerini düşürme, güvencesizliği artırma gibi hamleler yapılıyor.

4. Mücadele

Neoliberal kapitalizmin genişleme sınırlarına dayandığı dönem, tesadüfi olmayacak şekilde isyanlar çağı olarak da yaşanıyor. Reel ücretlerin düşüklüğünün yarattığı yoksulluk, her gün gelen yeni zamlar ve vergiler, sosyal haklarda yaşanan kayıplar, işsizlik ve güvencesizlik milyarlarca insana dayanılmaz yaşam koşulları dayatıyor. Ücret gelirine bağımlılıkta tarihin en yüksek oranlarını yaşarken var olan ücretler de insanca yaşam koşullarını sağlamaya yetmiyor.

Kapitalist genişlemenin sınırlara dayanması bir yandan da sınıf mücadelesinde sermayenin işçi sınıfına karşı verebileceği taviz aralığını da daralttı. İşçi sınıfının ücrete, sosyal haklara, daha insani çalışma koşullarının sağlanmasına dair talepleri artık sermaye tarafından karşılanması imkânsız ya da imkânsıza yakın noktaya geldi.

Türkiye kapitalizminin dönemsel hedefleri de ücret ve sosyal haklar gibi emek “maliyetlerini” düşürme saldırıları açısından küresel konjonktürle kesişiyor.

Son süreçte Türkiye’deki direnişlere baktığımızda sınıflar arasındaki çelişkinin boyutunu görmek mümkün. Ücretlerin, kıdem tazminatlarının yatırılmaması, kıdem tazminatından kaçınmak için işçilerin Kod-29 ve türevleriyle işten çıkarılmasının ardından pek çok direniş çıkmakta. Bahsi geçen harekete geçme motivasyonları, işçi sınıfının en formel hakları. Yani mevcut formel hakların dahi “düşük maliyet stratejilerine” sığdırılamadığı bir dönemdeyiz.

Sınıfsal çelişkilerin bu denli keskin, uzlaşmaz ve sistem içinde kısa vadede çözülemez göründüğü bir dönemde işçi sınıfının sisteme müdahale kanalları oldukça açıktır. Eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlere parasız erişim, ücretlerin yalnızca çalışma süresi baz alınarak değil, insanca yaşamın gerekliliği baz alınacak şekilde yükseltilmesi (somut bir talep olarak asgari ücretin yoksulluk sınırına çekilmesi gibi), iş güvencesi ve sosyal haklar, nitelikli barınma, elektrik, su, doğalgaz ve iletişim hizmetlerine parasız erişim gibi taleplerle yürütülecek mücadeleler işçi sınıfının her katmanı açısından kapsayıcı olmakla birlikte sistemin kendisiyle de çarpışacaktır. Sistemin bütünüyle olan çelişkilerin bilince çıkarılması ve işçilerin sınıf olarak örgütlenmesi için değerlendirilebilecek çeşitli ekonomik mücadeleler, bugün genişleme sınırlarına dayanmış kapitalist sistemde ve Türkiye kapitalizminin bugünkü konjonktüründe, sisteme doğrudan politik olarak müdahale aracı olma potansiyeli kazanmıştır.

Dipnotlar:

[1] https://ilostat.ilo.org/topics/population-and-labour-force/

[2] https://read.oecd-ilibrary.org/governance/the-size-and-sectoral-distribution-of-state-owned-enterprises_9789264280663-en#page3

[3] https://www.ebrd.com/what-we-do/economic-research-and-data/cse-economists/economic-performance-soes-in-emerging-economies.html

[4] https://www.oxfam.org/en/research/time-care

[5] https://ilostat.ilo.org/topics/population-and-labour-force/

[6] https://www.ilo.org/global/publications/books/WCMS_633135/lang–en/index.htm

[7] https://monthlyreview.org/2020/05/01/covid-19-and-circuits-of-capital/


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur