Şah-Mat Hareketsizliği: “Haklıyım, bilgiliyim, iyimserim!”

Mücadele dediğimiz şeyin malzemesi ne çimentodur ne de demir. Perspektif-alternatif dediğimiz şey, bir mimarın çizdiği inşaat projesi de değildir. Mücadelelerin harcı insandır. O harcın içerisinde yoğrulmayanlar, o harca ilişkin perspektif de üretemezler. Bu hepimiz ama hepimiz için geçerli olan bir gerçeklik

Şah-Mat Hareketsizliği: “Haklıyım, bilgiliyim, iyimserim!”

“Eski dünya tüm köşelerinden çatırdamakta: Roma ve Rusya’daki çöküşler-çürümeler ortada. Bu yüzden biz kadınlar ve erkekler yeni ışık ve mutluluk şehrini yakalayabilmek için, cehaleti ve kötülük yaratan sefaleti yenmeliyiz. Bilgi sahibi olan bizler, bilgimizi bencilce kendimize saklarsak suç işlemiş oluruz. Eksik olan şey ise heyecanımız-coşkumuz: Sadece bilmek yeterli değil. İrade ve harekete ihtiyacımız var…”

Louise Michel, 1904

Bu pasaj Louise Michel’in, Komünarlar’ın-yoldaşlarının katledildiği çatışmaların ve uzun yıllar boyunca yaşadığı hapis-sürgün koşullarının ertesinde, Fransa’daki ilk kadın feminist olarak bilinen Madeleine Pelletier tarafından davet edildiği Duvarcılar Locası Toplantısı’na katıldığında yaptığı konuşmasındandır.

Ve orada, “Kadınlar sürekli erkek gibi olma çabasındalar. Zayıflık belirtisi sayılabilecek, çocuksuluk benzeri küçük bir listeden yakalarını kurtarmak üzere açıkgözlü bir erkek gibi davranıyorlar; ancak o zaman mutlu olacaklarını sanıyorlar…” diyerek, “POLEMİKLERİMİZİ ERKEKLER GİBİ YÜRÜTMEYECEĞİZ” haykırışını sürdürür!

***

– Nasıl bir dönemden geçiyoruz? “Geçinemiyoruz-barınamıyoruz” diyerek, pencerelerinden tencere-tava tıngırdatarak geceleri yırtan ve sık sık sokaklara dökülen emekçiler var. Bu emekçiler Asya’dalar, Avrupa’dalar, Latin Amerika’dalar, Afrika’dalar… dünyanın dört bir yanındalar.

Bırakalım yek ekmeğe muhtaçlığı, sulak topraklarına demirler-çimentolar atılarak susuzluğa mahkûm edilen insanlar var.

Onlar duyamasa bile hepsinin ellerine, ayaklarına, çığlıklarına olan sevgimle!

– “Kâr diye diye dünyayı da tükettiniz” diyen yüz binlerce insan dökülüyor sokaklara. Bankaların giriş kapılarını bloke edip yerlere yatıyor gençler. Yok edilen ya da yok edilmeye başlanılan köylerinin bulunduğu topraklarda, kazı çalışmalarını gerçekleştiren enerji şirketlerinin mekânlarını işgal ediyor binlerce insan.

Bunlardan bazıları İkizderelilerdi. Bazıları Zapatistalardı. Bazıları Lützerathlılardı.

Onlar bizi duyamasalar da, çok sınırlı bir şekilde katılabildiğim bu eylemlere emeği geçenlere, yüreği çarpanlara sevgiyle bin selam!

– Her gün ama her gün bir grup işçi grevde. Oralarda-buralarda, ama her yerde. Haykırmaktan vazgeçmiyorlar. Sınırlı tutmak zorunda kaldıkları hak taleplerini kazanana dek ise gece-gündüz ve bazen bir ekmek bir çayla beslenerek direniyorlar.

– Pandemi sürecinde yine dünyanın dört bir yanında bir avuç diyebileceğimiz sağlık-eğitim emekçisi, hayatlarını her gün riske atmak zorunda oldukları çalışma koşulları içerisinde, tüm insanlığın sağlığı ve geleceğin sahiplerinin eğitimi için haykırmaktan vazgeçmiyorlar!

Devletlerin kayıt tutmakta dahi “ihmalkâr” davrandığı ölüleri anlatmayı sadece bir avuç insan görev edinmiş vaziyette. “Yaşayamazlar mıydı?” diyerek haykırmakta!

Tüylerim diken diken, gözlerim dolarak yazıyorum bunları, selam olsun yüreğinin atışını hepimize duyurmaya çalışanlara!

– Irak, Suriye ve zaten yerle bir ettikleri nice coğrafya parçasında yaşayan insanları kimyasal silahlarla bombardıman altında tutmaya devam ediyorlar. Ölenlerin, yaralıların sayılarını tespit etmek üzere o bölgelere gidebilen insan hakları aktivistlerine dahi artık “yurtdışı yasağı” var (Almanya’daki Sol Parti Heyeti sadece buna bir örnek).

Sınırlar kanla çizilmeye devam ediliyor. Bu ilke değişmedi! Dünya resmen ve hâlâ bir kan gölü.

Daha ilkokul sıralarındayken ailelerinden kopup buralara gelen ve ancak on sekizini doldurduktan sonra ilk kez onları ziyaret etme hakkına sahip olabilen Afganistanlı gençlere sorular sormayı deniyoruz. “Ekmek bulabiliyor mu oradaki insanlar?” Bu basit soruyu kendilerine yönelttiğimizde dahi “anlatırsak gidişimiz engellenebilir, susmalıyız” yanıtını alıyoruz.

Ve gözyaşlarımızı içimize akıtarak, dudaklarımızın acıyla titreyişiyle aktarıyoruz duygularımızı birbirimize!

Selam olsun tüm bu tarihsel gerçekliklerin de, “sahipsiz bir cenaze olarak gömülmesine izin vermeyeceğiz” diyerek direnenlere!

– Sokaklar, yürüyüşler, direnişler ve elbette hapishaneler!!

Her gün katlana katlana çoğalan dava dosyaları, alınan tutuklama kararları, süren mahkemeler…

ABD’den Türkiye’ye, tam bir Orta Çağ karanlığına terk edilmeye, unutturulmaya çalışılan, doldurulup taştırılan ve sürekli yenilerinin inşasına başlanılan hapishaneler!

Sadece geçmişlerinden, yoldaşlarından, direnenlerden, ezilen tüm halkların haykırışlarından güç alarak, irade ve coşkularını koruyarak direnen politik tutsaklar!

Selam olsun onlara, selam olsun hapishane kapılarını aşındıran ve bu yüzden kendileri de sürekli bedel ödemek zorunda kalan tutsak yakınlarına, avukatlara ve insan hakları aktivistlerine…

***

Çok daha fazlası yazılabilecek bu dünya gerçekliği içerisinde bir de bize çok tanıdık gelen, yağmak isteyen, ancak bir türlü yağamayan, gürledikçe sadece ama sadece Şah-Mat Hareketsizliği üyelerini artırmaya hizmet eden bir akım var. Bu yeni bir durum değil. Ve o kişi ya da bu kişiden ibaret değil. Şah-Mat Hareketsizliği’nin neredeyse bir yüz yılı aşkın geçmişi var. Bunların yazılı örnekleri, analizleri ve bu deneyimlerden çıkarılan sonuçlar var.

Hepimizin iç dünyasında etkisi olan ve kendimizdeki bu etkiyi aşmak için dahi aralıksız bir mücadele vermemiz gereken bir Hareketsizlik bu.

İrade ve coşkuyu kaybetmiş bir Hareketsizlik!

“Haklıyım, bilgiliyim, iyimserim-umutluyum” parolasıyla var olan, bilgiyle şah-mat etmeyi hedefleyen, hep pata kalan bir Hareketsizliktir bu. Pata kalmak ise hep bir çaresizlik ve öfke doğurur.

Özelde sistemin bizi zehirlemekte gayet ustalaştığı bu dönemde, kendimize karşı dahi önlemler almak zorunda olduğumuz bir gerçeklikte yeşeren böylesi bir polemik salgını da elbette zamana uygun bir yayılım göstermekte.

Sürekli analizler sunuluyor bu konuda. “Dijital iletişim araçları öfkeyi artırıyor” deniliyor. Belirli kuşaklar arasındaki polemiklerin artık sağlıklı bir rotaya girmesinin mümkünatı yok gibi görünüyor. Asır, günlük yaşam içerisinde dahi hepimizin sağlıklı tartışmalar yürütemediği bir asır. Ve bu Şah-Mat Hareketsizliği toplumun iliklerine kadar sirayet etmiş vaziyette.

Polemik salgınımıza biz bir aşı üretemedik! Kapitalizmin gelişim hızı, krizlerinin yankısı taşıdığımız virüslerin hızla evrim geçirmesini de beraberinde getirdi. Biz bu evrimleri neredeyse boş verdik. Bu hastalıkları ideolojik hastalıklar olarak tanımlarız ve hepimiz bunu biliriz. Bazılarımız artık kronik hasta. Bazılarımız hastalığa yakalanıp yakalanıp atlatmaya çalışmakta. Bazılarımız salgından etkilenmemek için hiçbir polemiğe yaklaşmamakta.

Ancak en önemlisi, bu hastalığımız toplumsal-sınıfsal mücadeleler içerisinde genç kuşaklara da bir şekilde sirayet etmekte.

Geleceğe yönelik perspektifler-alternatifler üretmeyi deniyorsak, önce “haklılığımız ezenlere karşı, bilgimiz dostlarımızı ezmek için bir silah değil, bu zulüm dünyasında iyimserlik-karamsarlık değil gerçekler devrimcidir…” gibi, daha da çoğaltılabilecek noktalarda iç mücadelelerimizi de vermeyi denememiz gerekiyor.

Ve içinde olmayanın başında olamayacağı gerçekliğini çoktan kavramış olmamız gerekiyor!

Mücadele dediğimiz şeyin malzemesi ne çimentodur ne de demir. Perspektif-alternatif dediğimiz şey, bir mimarın çizdiği inşaat projesi de değildir. Mücadelelerin harcı insandır. O harcın içerisinde yoğrulmayanlar, o harca ilişkin perspektif de üretemezler. Bu hepimiz ama hepimiz için geçerli olan bir gerçeklik.

Mücadele harcı içerisinde yoğrulmayanlar, eylem de beğenmezler! E tabii ki bu, eyleyenleri de beğenmemeyi beraberinde getirir. İşte bu nokta, artık ipin koptuğu yerdir! Eyleyenler onları, onlar da eyleyenleri hiç duyamaz hale gelir.

Bu gerçeklik içerisindeki, yürütülmesi başarılamayan polemikler de bir boks maçı olmaya mahkûmdur. Ardında yaralılar-yenikler bırakan, seyircilerden de taraftar olmalarını bekleyen bir boks maçı… Ve böylesi maçların mücadele-sınıf bilinciyle uzaktan yakından alâkası kalmamaya başlar. Böylelikledir ki Şah-Mat Hareketsizliği’nin üyeleri artar da artar.

Gözler, yürekler ve elbette bilinç, mücadele edenlerden, direnenlerden, bedel üstüne bedel ödeyenlerden uzaklaştıkça uzaklaşır.

İrade ve coşkunun esamesi okunamaz hale gelir.

Altını yeniden çizmek istiyorum. Bu hepimiz için geçerli olan ve her daim kolayca kapılabileceğimiz bir tehlikedir. Bu konuda tarih, anmaya sayfaların yetemeyeceği kadar fazla örnekle doludur.

Evet bilgi edinebiliyorsak, bu bilgileri paylaşmaya can atmamız gayet insani bir davranıştır. Ve iyi ki böyle, iyi ki böyleyiz! Ancak bu en insani istem içerisinde, içimizdeki ‘eril’ iktidar mücadeleleri bu insani istemimizin önüne geçiyorsa, yerini öfkeye ve “kişisel haklılık” davasına bırakıyorsa ardımızda temizlenemeyecek bir çöplük de bırakıyoruz demektir.

Ve bir süre sonra bu çöplüğün kokuları artık hiç ama hiçkimseyi rahatsız etmemeye başlar.

***

Eril dünya, zehirledikçe zehirledi insanlığı! Ve bu eril dünya polemik pandemimize de bir aşı üretemedi! En azından bizden sonraki kuşaklara daha “zehirsiz” söylemler aktarabilmek için, önce kendimizle mücadele etmeli!

Dünyanın dört bir yanında eyleyenler var.

Ve dünyanın dört bir yanında, Şah-Mat Hareketsizliği’ne hiç katılmamayı başarmış, sürekli ve gerçekten bilgilenerek bu hastalığa karşı mücadele etmiş, mücadele edenlere ise asla ve asla sırtını dönmemiş, yaşı hayli ilerlemiş olan azımsanmayacak sayıda insan da var! İyi ki varlar! Diyerek sözü yine Louise Michel’e bırakıyorum:

Fikirlerin büyük bir barış içerisinde serpildiği, şimdiye dek, evet şimdiye dek, sonsuz bir şekilde, sonsuz bir değişim döngüsünde, herkes için ilerlemenin sonsuzluğunun ortaya çıktığı yere doğru; daima ileri!


Not: Louise Michel’den alıntılar, araştırmacı-yazar-yayıncı Eva Geber’in, Louise Michel’in konuşma ve yazılarını direk Fransızca orjinal kaynaklardan bulup çevirerek kitap haline getirdiği ve 2019 yılında ‘bahoe books-politiks’ yayınlarının Almanca olarak yayınladığı kitabından çevrilerek aktarılmıştır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur