Enerji işçisinin bir derdi var

Enerji işçileri, her ne kadar tek başlarına genel eğilimi temsil etmeseler bile, “Sonunda ne olursa olsun!” diyerek asalak gibi işçilerden beslenen sarı sendikadan kurtulup mücadeleci sendikayı seçiyor. Her sohbetin düğüm noktasında, sarı sendikadan kopuşun ve diğer mücadelelere duyulan sempatinin ardında “Bu ücretlerle geçinemiyoruz” sözüyle ifade edilen gerçeklik yer alıyor

Enerji işçisinin bir derdi var

Yaşam koşulları her geçen gün ağırlaşıyor. TL hızla değer kaybederken iğneden ipliğe her şey zamlanıyor ama işçilerin ücretlerinde yaprak dahi kımıldamıyor. Kira, elektrik, su, doğalgaz ve mutfak masrafı karşısında emekçilere verilen 2800 TL’lik asgari ücret açlığa mahkûmiyet demek. Emekçilerin bütçesi her ay açık veriyor. Çalışma koşullarımızda hiç bahsetmiyorum bile. Bu koşullar içerisinde en zor zanaat bu ücretler ile hayatta kalabilmek olsa gerek.

Normal koşullarda aralık ayında gündeme gelmesi gereken asgari ücret tartışmaları bu yıl erken başladı. Bunun öncelikli nedenleri elbette ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik koşullar karşısında ücretlerimizin hızla erimesi ve ülkenin seçim havasına girmesi.

Açlık sınırının 3000 TL’nin üzerinde seyrettiği, yoksulluk sınırının ise 10.000 TL’nin üzerine çıktığı bir zamanda on milyonlarca ücretli emekçi, asgari ücrete gelecek zam oranını bekliyor. Tüm çalışanların neredeyse yarısını oluşturan asgari ücretliler değil, aylık ücretinin belirlenmesinde en önemli referansın asgari ücret olduğunu bilen bütün işçiler bu sürecin muhatabı. Asgari ücretlilerin toplam ücretli emekçiler arasındaki oranı gittikçe artıyor. Ayrıca asgari ücret üzerinde ücretlerle çalışan pek çok işçi de kısa süre içinde dahil oldukları vergi dilimleri nedeniyle ücretlerinin asgari ücretle eşitleneceğini biliyor.

Her ne kadar asgari ücrete bugüne kadar görülen en yüksek oranda zam yapılacağı yönünde söylentiler olsa bile katıldığımız birçok işçi toplantısında işçilerin ortak kanısı şuna benzer sözlerle dile getiriliyor: “Ne kadar zam yapılırsa yapılsın kısa bir süre sonra artan hayat pahalılığı karşında aldığımız ücretler eriyecek ve biz gene açlık sınırında yaşayacağız.”

Uygulanan ücret politikası nedeniyle geçinemeyen işçiler yıllardır ek işler yaparak hayatlarını devam ettirmeye çalışıyor ya da çalıştıkları işyerlerinden bir tık fazla ücret ile iş bulduklarında en önemli güvenceleri olan kıdem tazminatlarından feragat ederek başka sektöre yönelmeyi tercih ediyorlar. İşveren de bunu bir fırsat olarak değerlendiriyor, gidenin yeri dışarıda bekleyen işsizler ordusu sayesinde anında dolduruluyor ve böylece yıllarca çalışmış olan işçinin kıdem tazminatı patronların cebinde kalıyor.

İşçiler dostu da düşmanı da görüyor

Sendikasız bırakılmış, bir araya gelmesi engellenmiş, bıçak kemiğe dayanıp bir hak arama mücadelesine girdiğinde en güvendikleri tarafından dile getirilen “haklıyken haksız duruma düşmeyin” sözleriyle cesareti kırılmış, patronlar aracılığı ile sarı sendikalarının kıskacına itilmiş işçiler her geçen gün daha da yoksullaştırılıyor.

Örgütsüz işçiler kendilerine ne dayatılırsa onunla yetinmek zorunda kalıyor. Sarı sendikaların kıskacına itilen işçiler, geçmişte mücadele ile kazanılmış birçok haklarının patronun istekleri doğrultusunda imzalanan toplu iş sözleşmeleri ile tek tek elinden alındığına şahit oluyor. Örgütlü olan işçiler ise üretimden gelen güçlerini kullandıklarında, insanca yaşayacak bir ücret için grev dediklerinde “milli güvenliği bozdukları” iddiasıyla yasaklarla yüz yüze geliyor.

Bugün büyük ölçüde örgütsüz olan işçiler yaşananlara bir sınıf olarak tepki veremese bile yaşadıkları yoksulluğun sorumlusunun kim olduğunu iyi biliyor. Toplumun öncü kesimlerinin yaptıkları cılız eylemler bugün beklenen karşılığı alamıyor olsa bile işçiler tarafından takip ediliyor. Anadolu’nun en ücra köşesinde aldığı üç kuruş ücret ile çocuğunu devlet yurduna kaydettiremeyen işçi “Umudumuz sokakta eylem yapan gençlerde” diyebiliyor. İstanbul’un sokaklarını karış karış gezen sayaç okuma işçileri duvarlardaki afişlerde “Kiralara üst sınır getirilsin” talebini görünce, bunu hak verdiği ve sahiplendiği bir talep olarak kahvehane toplantılarında anlatabiliyor. Pandemi koşullarını patronların nasıl fırsata çevirdiğini kendi çalışma hayatında görüyor. Getir kuryesi gibi işten atılacağını bilse dahi uzatılan mikrofona konuşuyor, yaşadığı hayata isyan ediyor.

Enerji işçisine ne oldu?

Bilindiği üzere Enerji Sen sendikası güvencesizliğe ve taşeron çalışma koşullarına karşı yıllarca mücadele etmiş ve kendisini bu dinamikler üzerinden var etmiştir. Tüm sendikal kadroları bu alan üzerinden yetişmiş ve bu duruma karşı ülkenin dört bir yanında taşerona karşı direniş bayrağını yükseltmiştir.

Enerji işçileri yıllar boyu ülkenin neresinde çalışırsa çalışsın TEK tarafından belirlenen bir ücret çizelgesi ile çalıştı. Adana Kozan ilçesinde çalışan işçi de Trabzon’da çalışan işçi de İstanbul’da çalışan işçi de “asgari ücret + %60 + AGİ + Yemek + Yol ücreti” ile çalışırdı. Her yıl başında asgari ücrete gelen zam üzerinden maaşlarını çok rahat hesaplar, ne kadar ücret alacaklarını bilirlerdi.

Dağıtım şirketlerinin ülke genelinde parça parça satıldıkları özelleştirme süreçleri tamamlandıktan sonra enerji patronları kendi aralarında kurdukları dernekler ile bir araya geldiler. İlk başlarda alışılagelmiş olan ücret düzeneğini değiştiremediler ama var olan personel sayılarında yaklaşık %30 civarı bir küçülmeye gittiler. Eskiden TEDAŞ talimatnamesi arıza bakım işleri 1 mühendis, 2 EKAT belgeli personel ve 1 şoförden oluşur derken sermaye “mühendis olmasa da olur” diyerek arıza ekiplerinin başlarında bulunması gereken mühendis arkadaşlarımızı sahadan çektiler. Daha sonrasında EKAT belgesi olan personel aynı zamanda araç da kullanılabilir diyerek şoför olarak çalışmakta işçi arkadaşlarımızı işten çıkardılar. İlk başlarda ücret konusunda sıkıntı yaşamayan enerji işçileri bu yeni durumu artan iş yükü, iş kazaları ve iş cinayetleri yaşadılar.

Türkiye’de özel sektörde nerede bir sendikal girişim olsa hepimiz biliriz ki anayasal hak olan sendika seçme hakkı patronların yasa, kanun tanımayan tavrı ile karşılaşır; ya işçilere baskı yaparak istifaya zorlar ya da işten atarak sendikal mücadeleyi bitirmeye çalışırlar. İşçiler anayasal haklarını dahi direnerek kazanmak zorunda kalırlar. Burada ise tam tersi yaşandı ve işverenler “bizler kurumsal firmalarız, işçilerimiz tabiî ki sendikalı olacaklar” diyerek kurdukları dernekleri aracılığıyla sarı sendikalarla anlaşıp tüm çalışanlarını tek seçenek olarak sundukları sarı sendikalara üye olmaya zorladılar. Özelleştirme öncesi çalışan işçileri tasfiye ettiler.  Yeni oluşturdukları ekipleri “ikramiye geliyor, daha iyi sosyal haklarınız olacak” gibi söylemlerle büyük beklentiler yarattılar. Sonuçta ise yapılan toplu sözleşme görüşmeleri her seferinde işçiler açısından hüsran ile sonuçlandı. İşçiler patronlara karşı tepki verdiklerinde işverenler “sendikanızla muhatap olun” diyerek işçileri sendikaya yönlendirdi. Sendika ise icazet ile oturduğu masayı kaybetmemek için türlü yalanlar ile işçileri bir şekilde ikna etmeyi başardı.

Zaman içerisinde işçilerin maaşları hızla düşerken sözde birçok sosyal hak olmasına rağmen toplu sözleşmeler sonucu enerji işçilerinin aldığı ücret ile asgari ücret arasında ki fark kapanmış, işçilerin çıplak ücreti özelleştirme öncesi 1,6 asgari ücret iken şimdi 1 asgari ücretle hemen hemen denk bir hal almıştır.

Yaşam pahalılığındaki tırmanışla ücretleri günbegün eriyen işçiler son imzalanan toplu sözleşmelerdeki ücret artışları da enflasyon altı kalınca “geçinemiyoruz” diyerek harekete geçti. Sosyal medyanın sunduğu imkânlarla bir araya geldi, tercihlerini Enerji Sen’in militan mücadele çizgisinden yana koydular.

Safları sıklaştıralım

Enerji işçileri, her ne kadar tek başlarına genel eğilimi temsil etmeseler bile, “Sonunda ne olursa olsun!” diyerek asalak gibi işçilerden beslenen sarı sendikadan kurtulup mücadeleci sendikayı seçiyor. Her sohbetin düğüm noktasında, sarı sendikadan kopuşun ve diğer mücadelelere duyulan sempatinin ardında “Bu ücretlerle geçinemiyoruz” sözüyle ifade edilen gerçeklik yer alıyor.

Sorun bu kadar yakıcı bir hal almış, memleket seçim havasına bürünmüşken sınıfın öncülerine düşen görev kahve köşelerinde, vardiyalarda, çay molalarında fısıldanan bu sesleri birleştirmek ve meydanlara taşımakta… Dağılmış olan safları tekrar sıkılaştırmakta…


* Süleyman Keskin: DİSK Enerji Sen Genel Başkanı


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur