Boğaziçi’ne feminist bakış: Üniversiteden 25 Kasım’a!

25 Kasım’a giderken; kayyumların kampüste temsiliyetini yaptığı erkek-devlet şiddeti ile üniversiteyle sınırlı kalmayan hayatlarımızın her alanında maruz bırakıldığımız erkek şiddetinin aynı motivasyonun ürünü olduğunu vurgulayarak feminist üniversite mücadelesini kampüslerden sokaklara taşımak gerekiyor

Boğaziçi’ne feminist bakış: Üniversiteden 25 Kasım’a!

Ocak ayında yapılan ikinci rektör ataması ile başlayan Boğaziçi protestoları, üç yüz günü aşkın süredir sürmeye ve bir şekilde gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Melih Bulu’nun ve Naci İnci’nin de diğer kayyumlar gibi erkek devlet pratikleri ile kendilerini var etmeleri; direnişin içerisinde kadınları ve LGBTİA+’ları, saldırılara karşı oluşturulan toplumsal ve politik taleplerin ortaklığıyla özneleştirdi. Üniversitenin içinde veya dışında olan eylemlerde kadın ve LGBTİA+ hareketlerinin erkek şiddetinin karşısında geliştirdiği yıllardır süregelen politikaların izlerini görmek hatta direniş sürecinde bir odak haline geldiğini söylemek mümkün. Boğaziçi özelinde başlayan eylemler, bu nedenler ve bu karakteriyle dönem dönem kitlesel bir ivme yakalamayı başardı ve direniş süreci Boğaziçi’nde yaşanan olayların Türkiye’nin güncel siyasal atmosferinden ayrı ele alınamayacağını ortaya koydu.

İktidarın kuklası kayyum rektörler, devletin eril şiddetini ve kadın düşmanı politikalarını kampüslerde toplumsal cinsiyet eşitliğini doğrudan hedef alan yaptırımlar uygulayarak sürdürüyor. Melih Bulu’nun atandığı ilk anda BÜLGBTİA+ Çalışmaları Kulübü’nü kapattırması, Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu’nu (CİTÖK) fiili olarak işlevsiz hale getirmesi; iktidarın özellikle direnişin ilk aylarında eylemlerde öne çıkan gökkuşağı bayraklarını hedef gösterme aracı olarak kullanması ve ana akım medyada bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan, Süleyman Soylu ve Devlet Bahçeli gibi isimlerin LGBTİA+’lara karşı nefret söylemlerinde bulunması kayyum siyasetinin kendini eril tahakkümle birlikte var ettiğini gösteriyor. Melih Bulu’nun ardından atanan diğer kayyum rektör Naci İnci de aynı pratiklerden azade değildi. Önceki kayyumun işlevsizleştirmeye çalıştığı CİTÖK’ün tek çalışanı Cemre Baytok’un işine tamamen son verildi, kampüse “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz” pankartı asan öğrencilere rektörlük tarafından disiplin soruşturması açıldı. Kadınları korumak ve failleri cezalandırmak için uygulanması gereken 6284 sayılı kanun; katillere, tecavüzcülere uygulanmazken kayyumları protesto eden Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine uygulandı ve Naci İnci’nin öğrenciler için uzaklaştırma talebi bu kanunla kabul edildi. Boğaziçi Üniversitesi özelinde bakmaya devam ettiğimizde eski kayyum rektör Mehmed Özkan da karma yurtları kapatarak, yurtların cinsiyetçi formu ve yurtlarda öğrencilere uygulanan cinsiyetçi politikalarla kendisini var etmişti. Aynı şekilde, her sene mahallede yapılan geleneksel 8 Mart Kadınlar Günü ve 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü yürüyüşleri, kayyum rektör Mehmed Özkan döneminde kampüs içinde ve izin alınarak yapılmaya başlanmıştı.

Kayyum rektörlerin iktidarın temsilcileri olduğunun ve siyasal iktidarın güncel kadın ve LGBTİA+ düşmanı politikalarının tek örnekleri Boğaziçi Üniversitesi’nde ve Boğaziçi protestoları sürecinde gerçekleşmedi. 2016 yılından bu yana üniversitelere yapılan kayyum rektör atamaları ile benzer uygulamalar tüm üniversitelerde görülürken belediyelere atanan kayyumlar da aynı erkek devlet politikalarını sergilemekten geri durmadılar. Belediyelere atanan kayyumlarla beraber ilk kapatılan belediye birimleri de kadın dayanışma merkezleri oldu. İşte bu yüzden bugün Boğaziçi’nde yaşanan olayları AKP-MHP iktidarının ülkede yürüttüğü kadın düşmanı, ayrımcı, nefret üreten politikalarından ve güncel siyasal olaylardan ayrı, kendine has ele almak mümkün değildir. Eninde sonunda geldiğimiz noktada Boğaziçi Direnişi’ni kitlesel hale getiren faktörün de dışarıya kapalı, kendine has bir kurum veya kültür mücadelesi değil, tüm kayyumlardan LGBTİA+’ların temel insan haklarına kadar oluşturdukları merkezi talepler olduğunu görmek gerekir. Bundan dolayı, üniversiteye ve Boğaziçi protestolarına feminist bakış açısı ile yaklaşmak son yıllarda kadınlar ve LGBTİA+’lar üzerinde baskısını artıran siyasal iktidar ve verilen onca örnekle birlikte kaçınılmaz hale gelmektedir.

Katledilen kadınların sayısı her sene artarken, pandemi dönemi ile birlikte kadınlara evde uygulanan şiddet türleri ve miktarı artmaya devam ederken, siyasal iktidarın gündemine İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi alması kadın ve LGBTİA+ hareketine son bir senede yeni bir ivme kazandırdı. İktidarın saldırgan politikalarının İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme sürecinde iyice artması bunun en önemli sebeplerinden biriydi. 2020’den bu yana baskı ve nefret söylemlerini artıran iktidar Boğaziçi Direnişi’ne de aynı kadın ve LGBTİA+ düşmanı politikalarla saldırdı ve aynı tarihlerde Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı aldı. Bu karar, kayyum rektör atamaları gibi bir gece yarısı yayımlanan Cumhurbaşkanı kararnamesi ile yürürlüğe kondu. Sözleşme’den çekilme kararı Boğaziçi’nde protesto edilirken, sokağı boş bırakmayan kadınlar ve LGBTİA+’lar da eylemlerinde kayyum atamalarına karşı söz söylemeyi ihmal etmedi. Erkek-devlet şiddeti; iş yerlerinde, evlerde ve kampüslerde yani hayatımızın her alanında artarak karşımıza çıkarken Boğaziçi Üniversitesi’nde de yukarıdaki tüm bu sebepler yüzünden hem karşılık buldu hem de yeri geldiğinde güncel siyasette karşılık bulan bir etken oldu. Kampüslerde kadınlar ve LGBTİA+’lar için erkek şiddetinin her an görülmesi, bilgi üretim süreçlerinde kadın ve LGBTİA+’ların çoğu zaman mobbing ile tahakküm altına alınmaya çalışılması, yani üniversitelerin mevcut erkek egemen işleyişinin sürmesi, üniversiteden doğru bir feminist mücadele örmenin gerekliliğini bizlere hatırlatıyor. Yani, özerk-demokratik üniversite mücadelesinin yanında feminist üniversite mücadelesi verilmesi bir görev haline geliyor. Aylardır Boğaziçi’nde görülen mücadele de bu yüzden hem feminist mücadele hem kadın ve LGBTİA+’ların özgürlük mücadelesi ile ortak paydalar taşıyor.

25 Kasım’a giderken; kayyumların kampüste temsiliyetini yaptığı erkek-devlet şiddeti ile üniversiteyle sınırlı kalmayan hayatlarımızın her alanında maruz bırakıldığımız erkek şiddetinin aynı motivasyonun ürünü olduğunu vurgulayarak feminist üniversite mücadelesini kampüslerden sokaklara taşımak gerekiyor. Kadınlar ve LGBTİA+’lar kayyum rektörlere, mobbinge, akademide mansplaininge, akademide görünürlüklerinin azaltılması amacıyla maruz bırakıldıkları ayrımcılıklara, kadın üniversitelerine karşı direnişi büyütüyor. Hem tüm üniversiteli kadın ve LGBTİA+’ların hem de toplumun diğer alanlarında erkek-devlet şiddetinin hedefi olmuş tüm kadınların sesi olmak ve haklı taleplerimizi haykırmak için feminist isyanımızla 25 Kasım’da alanlarda buluşalım!

Boğaziçi Direnişi’nde kampüslerden sokaklara taşan mücadele gibi feminist üniversite mücadelemiz de 25 Kasım’da kampüslerden sokaklara taşıyor!

İsyanımız bitmedi, büyüyor!


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur