Belediye sosyalizmini hatırlamak

Halkçı belediye rüzgârının ülkemizde esmeye başlamasının kişilere yani belediye başkanlarına bağlanamayacağı uyarısını yapan derleyiciler, 61 Anayasası ile oluşan özgürlükçü ortamla birlikte yükselişe geçen sendikal hareket, 68 kuşağı ve hak mücadelelerini hatırlattıktan sonra CHP’nin bu dönemde devletçilikten halkçı bir söyleme geçtiğine dikkat çekiyorlar. Halkçı belediyelerin, dönemin ruhunun vücut bulmuş hali olduğunu söyleyebiliriz

Belediye sosyalizmini hatırlamak

“Bir rüzgâr gibi tarihten geçtiler”

Ahmet Kaya 

2019 yerel seçimleri iktidar bloğu tarafından devletin beka sorunu olarak ortaya konulduğunda çoğu kişi bunu abartılı bulmuş olabilir. Belediye yönetimlerinin rant dağıtımı mekanizmasının başına geçerek yandaşları ihya etme fırsatı vermesinin yanı sıra sosyal yardım ve istihdam olanağının elde tutulmasıyla yoksulları kendine muhtaç etmeyi sağladığı düşünülürse beka meselesi bir anlam kazanabilir. Ancak konunun ve korkunun tam anlaşılabilmesi için 70’li yıllarda görülen halkçı belediyelerin incelenmesi şart.

Bu önemli görev, Sezgin Sezgin ile Tuğba Canbulut’un 1973-77 yılları arasında İstanbul, Ankara, İzmit, Çanakkale ve Adana’da CHP’li belediye başkanları aracılığıyla yürütülen halkçı belediye uygulamalarını konu edinen araştırmaları derlediği bir kitapla yerine getiriliyor. “Toplumcu Belediyecilik” adını taşıyan kitabın derleyenleri yukarıda sayılan şehirler dışında da halkçı yerel yönetimlerin olabileceğini, bu konunun araştırmacıları beklediğini ifade ediyor. Bu deneyimlerin Toplumcu Belediyecilik Bildirisi’ni yayımlayan bir partinin anlayışı olduğunu düşünen derleyenler Fatsa Belediyesi’ni bu nedenle kapsam dışı tutarken, yine aynı nedenle 1977-80 arasında Vedat Dalokay’ın yerine Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ali Dinçer’i kitaba dahil etmişler.

Giriş bölümünde; Castells, Lefebvre, Harvey’in çalışmalarına referansla çizilen teorik arka plandan sonra Glasgow, Birmingham örnekleri ile belediye sosyalizminin dünyada ortaya çıktığı koşullar sınıf mücadelesi çerçevesinde anlatılıyor. Elbette Paris Komünü’ne de değiniliyor. Halkçı belediye rüzgârının ülkemizde esmeye başlamasının kişilere yani belediye başkanlarına bağlanamayacağı uyarısını yapan derleyiciler, 61 Anayasası ile oluşan özgürlükçü ortamla birlikte yükselişe geçen sendikal hareket, 68 kuşağı ve hak mücadelelerini hatırlattıktan sonra CHP’nin bu dönemde devletçilikten halkçı bir söyleme geçtiğine dikkat çekiyorlar. Halkçı belediyelerin, dönemin ruhunun vücut bulmuş hali olduğunu söyleyebiliriz.

Halkçı belediyelerin çalışmalarının Milliyetçi Cephe hükümeti tarafından engellenmesi, gelirlerinin kesilmesi, baskı görmesi okura fazlasıyla tanıdık gelecektir. Ancak odaklanılması gerekilen asıl nokta bu zorlukların aşılarak merkezi yönetime karşı demokratik ve halkçı bir alternatifin bütün topluma gösterilmiş olmasıdır. 1977 seçimlerinde CHP’nin %41’lik oy oranı ile tarihinin en yüksek oyuna ulaşmasının altında yatan gerçek budur. Fatsa’ya ancak dokuz ay tahammül edip askeri bir operasyonla belediye başkanının görevden alınması ise yerel yönetimlerin devlet için beka sorunu oluşturabileceğinin abartı olmadığını ortaya koymaktadır.

Sırasıyla İstanbul’da Ahmet İsvan, Ankara’da Vedat Dalokay ile Ali Dinçer, İzmit’te Erol Köse, Çanakkale’de Reşat Tabak, Adana’da Ege Bağatur’un çalışmalarına yer verilen bölümlerde başkanların kısa biyografik bilgilerinden sonra belediye fırını, sosyal konut projeleri, tanzim satış mağazaları, altyapı sorunlarının çözümü gibi çalışmalar anlatılıyor. Bu çalışmalar sırasında çıkar grupları karşısında geri adım atmayan, mafyanın silahlı saldırısına uğrayıp ölümden dönen ama yolundan dönmeyen halkçı başkanları tanıyoruz. Maaşını alamayan işçiler için açlık grevi yapan, belediyeden arsa satın alan kardeşine arsayı iade ettiren, kendisinin haberi olmadan adı bir caddeye verildiğinde tabelayı indiren, ameliyat olması için verilen ödeneğin artan kısmını geri ödeyen halk adamları portresini okuyoruz.

Marmara ve Boğazları Belediyeler Birliği, Devrimci Belediyeler Birliği gibi birliklerin kurulması, merkezi iktidara karşı demokratik ve halkçı alternatifin daha güçlü ve geniş bir biçimde hayata geçirilmesi yönünde atılmış bir adım olarak karşımıza çıkıyor.

İlgi çeken noktalardan biri de halkçı belediyelerin daha o yıllarda ekolojik sorunlara eğilmesi. “Temiz Hava İçin Yeşil Ankara” projesi, Marmara ve Boğazları Belediyeler Birliği’nin zehirli atıklarını denize döken 64 fabrikayı mahkemeye vermesi, fabrikaların yapım sürecinde “Ekolojik Belge” almasının zorunlu tutulması, gemi söküm tersanesi kurulmasına izin verilmemesi, Dünya Çevre Günü’nün 5 Haziran 1976’dan itibaren kutlanmaya başlanması halkçı belediyelerin doğaya, çevreye ve toplum sağlığına verdiği önemi gösterir.

“Ankara Ankara

Ey iyi kalpli üvey ana!”

Cemal Süreya

Ankaralı olmamız hasebiyle şehrimize özel bir bölüm açma hakkı çok görülmez sanırım. Moskova Belediyesi’ni ziyareti sırasında Deniz Gezmiş’in mezarından aldığı toprağı Nazım Hikmet’in mezarına bırakan, Bask militanlarının idamını protesto etmek için İspanya Büyükelçiliği’nin suyunu kesen, görevden alınma girişimlerine karşı Ankara Valisi’ne halkın iradesiyle geldiğini, ancak halkın iradesiyle gideceğini söyleyerek demokrasi dersi veren, işçilerin hakkı için açlık grevi yapan, Devrimci Belediyeler Birliği’nin kurucusu Vedat Dalokay zaten böyle bir ilgiyi hak etmektedir. %63’lük oy oranı ile seçilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Ahmet İsvan’dan 1 puan düşük oy alarak seçilen Dalokay’ın görevden alındıktan bir hafta sonra Danıştay tarafından görevine iade edilmesinin nedeni, arkasındaki halk desteğinden duyulan korkudur. Şimdi Altınpark olan Golf Kulübü’nü küçük bir elit gruba ait alan olmaktan çıkarıp halka açmak için verdiği mücadele sınıf mücadelesinin görünümlerinden biri değilse nedir? Şehrin kavşaklarını dönel kavşak haline getiren, ekmek fabrikasını kuran, Batıkent projesinin ilk adımlarını atan Dalokay’ın bazı projeleri de hükümet tarafından engellendiği için hayata geçirilememiş. Ankaralıların metroya 20 yıl geç kavuşması bu engellemelerden kaynaklanır.

Diğer şehirlerin aksine 1977 seçimlerinden sonra da Ankara’da halkçı belediye politikaları Ali Dinçer ile devam eder. Bu dönemde hayata geçirilen projelerden otobüs özel yolu ile hız, süre, yakıt konularında optimizasyon sağlanır. Bir milyon çocuk kitabının dağıtımı, demokratik kitle örgütlerinin kent yönetimine katılımı konularında başarıyı yakalayan yeni yönetim de engellemelerden payına düşeni alır.

Ali Dinçer’le ilgili bölümde bina-meydan ikilemi çerçevesinde yürütülen demokrasi ve toplumculuk tartışması kayda değer. Meydanların halkın demokratik haklarını savunduğu alanlar olduğu, binaların ise halka seslenme platformu (nedense balkon konuşmalarını hatırladım) olduğu, bu seslenme biçiminin de demokratik olmadığı bu tartışmanın girişinde belirtiliyor. Dönemin Ankara Büyükşehir Belediyesi insana saygı mesajını verebilmek için Kızılay’ı seçer. Sakarya Caddesi ve onu kesen üç sokak, 1978 sonbaharında trafiğe kapatılır. 13 aylık çalışmanın ardından Türkiye’nin ilk yaya bölgesi halkın kullanımına sunulur. O günden beri Ankaralılar “Sakarya” denildiğinde bir caddeyi değil o caddenin içinde bulunduğu bir alanı anlar. Sakarya Caddesi, toplumsal muhalefetin sayısız eylemine ev sahipliği yapmış, hak mücadelesi verenlere büyük mitinglerden sonra dinlenme imkânı sunmuş, polis saldırılarında sığınak görevi gören mekanları barındırmıştır. Behçet Aysan, Ahmet Erhan gibi şairlerin biralarını yudumladığı mekanlar gericiliğe karşı bir yaşam tarzının sembolü olmuş, yozlaşmaya başlayana kadar Sakarya Caddesi birkaç kuşağın güzel anılarının geçtiği yer olmuştur. 78 gün süren Tekel direnişinde esnafıyla, müdavimleriyle işçilere kucak açan Sakarya Caddesi halkçı belediyenin yarattığı bir güzelliktir.

Muhalefetin 31 Mart 2019 günü elde ettiği yerel seçim başarısı ile tarihte olayların iki kez yaşandığını ileri süren Hegel’i doğruladığını söyleyebilirdik. Tabii dışarıdan komedi gibi görünen olayları bizim trajedi olarak yaşadığımız gerçeğini not düşerek. Halkın iradesinin gaspı anlamına gelmese “Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şey oldu” pişkinliğine biz de sabahlara kadar gülebilirdik. “Toplumcu Belediyecilik” kitabının önemini artıran yanlarından biri de geçmişin halkçı belediyeleri ile bugünün sol popülist uygulamalarının karşılaştırıldığı bölüm olmuş. Bu bölümü KHK ile ihraç edilen akademisyen Ulaş Bayraktar kaleme almış. Halkın oyu ile seçilmiş belediye başkanlarını topal ördek durumuna düşürmek için başvurulan yetki gaspları, kredi çekme, halk ekmek büfesinin sayısının artırılması, mahalle kreşlerinin açılması, yardım kampanyaları, altyapı ve ulaşımda yaşanan sorunların çözümüne yönelik girişimlerin engellenmesi, bir köpeğe kumpas kurmak için cebinde dışkıyla gezen organize kötülükten beklenen davranışlardır. Ulaş Bayraktar bu engelleri aşmak için başvurulan formüllere göz atıyor. Belediye Meclisi toplantılarının ve ihalelerin canlı yayınlanması, önemli sorunlar hakkında çalıştaylar düzenleyerek halkın katılımının sağlanması, kitle örgütlerinin görüşlerinin sorulması yönetimin nispeten demokratikleşmesine işaret ediyor. “Askıda fatura”, “Ankara Tek Yürek” gibi dayanışma pratikleri yardım kampanyalarının önüne konulan engellerin aşılmasını sağlamakla kalmıyor, hemşeri dayanışması ruhunu da canlandırıyor. CHP’li belediyeler arasında ortak projeler ve ticari ilişkilerle kurulan işbirliği dayanışmayı ülke ölçeğine taşıyor. Kooperatiflere verilen destek tarımsal üretime ilginin artmasını, ürün alım garantisi üreticinin, alınan ürünün sosyal yardım olarak dağıtılması yoksulların yüzünün gülmesini sağlıyor. Çiftçiye dağıtılan yerli tohumlar gıda egemenliğine boş verilmediğinin resmi oluyor. Kadın istihdamına öncelik verilmesi, kadın yaşam merkezleri ve sığınma evleri açılması, bazı kent konseylerinde LGBTİ meclisinin kurulması feminist harekete kulak verildiğini gösteriyor. Atık yağların toplanması, ambalajlı atıkların ayrıştırılması karşılığında verilen puanların alışverişte, sinemada kullanılması ya da öğrenciler için bursa dönüştürülebilmesi, yağmur suyu toplama sistemi kurulması gibi uygulamalar ekoloji konusundaki duyarlılığın kanıtı oluyor. Dezenfektandan asfalta kadar birçok ürünün belediyeler tarafından üretilmesinin, güneş enerjisi panellerinin kurulmasının sağladığı tasarruf, hükümetin mali kıskacına karşı nefes aldırıyor.

1970’li yıllarla günümüz arasında benzerlikler olduğu kadar dönemin ruhundan, toplumsal muhalefetin gücünden kaynaklanan farklılıklar olacağı açık. Dönemin ittifaklar politikasının bazı sapmalara yol açması muhtemeldir. Yine de 2019 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan yeni dengenin toplumsal muhalefet tarafından değerlendirilmesi yerinde olacaktır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur