Metafor olarak ev – Aksu Bora (Birikim)

Bugün, 21. yüzyılda, ev bize ne anlatır? Hâlâ aynı hikâyenin içinde miyiz? Evden kaçma, kaybolma, maceralar ve geri dönüş? Kahramanın (öznenin) göçebeliği ile ilgili söylenenler, bize bunu düşündürüyor- bütün o post humanite anlatısı. Kimliklere, dile, hatta bedene sığmayan, taşan, değişen, akan bir öznelik. Göçebe Özne

Metafor olarak ev – Aksu Bora (Birikim)

Rebecca Solnit’in Kaybolma Kılavuzu diye bir kitabı var. Orada, şair John Keats’ın “insanın bilinmeyenler ve gizemli, şüpheli durumlar karşısında, gerçeğe ve mantığa ulaşmak için huzursuz edici bir dürtü hissetmeden kalabilme kabiliyeti”nden bahsettiğini aktarıyor. Bir anlamda, kaybolma kabiliyeti.

Ev, olağanüstü kullanışlı bir metafor, değil mi? Keats’ın bahsettiği türden bir mantık ve gerçekliği de anlatabiliyor, içine doğduğumuz yeri de, aileyi, mahalleyi, ulusu, kültürü, dili… de. Bir “iç”in olduğu her yerde, ev metaforu işler. “Dış”a karşı “iç”in metaforu olarak. Bir yanda emniyet, sıcaklık, tanıdıklık, öbür yanda risk, kaybolma. Ya da bir yanda kalıplar, sıkışma, hareketsizlik, öbür yanda cesaret, yenilik, özgürleşme.

Bir yanda Oddysseus, öbür yanda Penelope.

Anlatılmaya değer olan, Oddysseus’un hikâyesidir, Penelope’nin değil. Çünkü biliyorsunuz, kahramanlık, öyle bir şeydir. Ejderhalar ve mızraklarla ilgilidir. Yolculukla, macera ve tehlikeyle, aksiyonla. Neyse ki Margaret Atwood anlattı da Penelope’nin beklemenin ve iffetin sembolünden çok daha fazlası olduğunu öğrenebildik! Hikâyeyi Penelope ve on iki hizmetçisinden dinlediğimizde, işin renginin başka olduğunu fark ettik! “Sabır, derlerdi bana. Bir işi sonuna kadar götürmeyi severim ben.”

Bu “içler” “dışlar” hikâyesinin göründüğü kadar basit olmadığını anlatanlar sadece feministler değildi tabii ama galiba bunu esas meseleleri haline getirenler, onlardı. “Yuvanın bekçisi” rolüne itiraz ettiler, evin bir metaforun çok ötesindeki, kanlı canlı varlığını didikleyip durdular. Bütün “iç”leri, bedeni, evi, kimliği, kültürü, dili, ulusu… birbirlerine bağlayan görünmez iplikleri görünür kıldılar. Böylece, “sıcak aile ortamı” masalının ipliğini pazara çıkardılar.

Biliyorsunuz kızların büyüme yolculukları, feminizmin merkezi konuları arasındadır: annelik, aile, ev. Feministler, evi bir metafor olarak almazlar, bazen başka metaforları evi anlatmak için kullansalar da (hapishane gibi). Çünkü ev, fiziksel varlığıyla, devasa bir makinedir (metaforlardan kurtuluş yok işte!). Üstelik bu makinenin dişlileriyle diğerlerininki birlikte çalışırlar- ev “kurtarılmış bölge” değildir yani. Ev içi emekle ilgili bütün bir literatür bize evdeki çalışma ile fabrikadaki çalışma arasındaki bağı gösterir- ev ile ev dışı, özel ve kamusal alan arasındaki. Sokağın evden bambaşka bir yer olmadığını söyler bize. “Dışarıda” ne varsa, “içeride” de o vardır- ve tersi. Ev ahalisini canından bezdiren tahakküm ile iş yerindeki, okuldaki, hapishanedeki, televizyondaki… birbirlerine bağlıdırlar, mekanizmaları birlikte işler.

Feministlerin eşitlik mücadelesinin bir bileşeni hep budur: “içerdeki” eşitsizlikle “dışarıdaki”, birbirlerine bağlıdırlar ve biri varken ötekinin ortadan kalkması, mümkün değildir.

O sebeple, feministlerin eşitlik mücadelesi her zaman evi içerdi. Onu geride bırakmayı hayal ettiğimizde bile. Geride bırakmak için de onu “katetmek” gerekiyordu- terk etmek değil, üstesinden gelmek. Yemeği kim pişirecek sorusunun üstünden atlayıp geçebilir misiniz?

Politikanın, aydınlanmanın ve özgürleşmenin evin dışında mümkün olduğu fikri, feministleri de cezbeden, çok güçlü bir fikir. Gündeliğin, zorunlulukların, “biyolojinin” zincirlerinden kurtulabilmek için, evden çıkmak lazım. Aslında babanın otoritesinden kaçmak için de. O baba kimse artık! Dilin “babanın adı”na kayıtlı olması sebebiyle dilden firar etmeyi hayal eden Fransız feministlerini düşünün!

Bu fikrin Türkçe edebiyatın kurucu iki metninde, Kiralık Konak’ta ve Ankara’da nasıl geliştirildiğini hatırlayın: İmparatorluğun dağılmasının metaforu olarak bir konağın içine bakarız. Naim Efendinin hastalanıp güçten düşmesine, Seniha’nın “buhranları”na. Çöküş ve bunalım. Hikâyenin omurgasını oluşturan şey, bir kadının yoldan çıkması, bir türlü doğru adamı ve gerçek aşkı ayırt edememesidir. Yerleşememesi. Burada ev, İmparatorluğun metaforudur.

Ankara’nın son bölümü ise, bir ütopyadır ve dikkatini eve değil, meydana yöneltmiştir. Adeta herkes evden kaçmış gibidir, sanki kocaman bir “dış”ta yaşanır. Romanın temel aksını yine bir kadın, Selma üzerinden izleriz erkek kahramanları onun aynasında tanırız ve son bölüme geldiğimizde, Selma geride, evde kalmıştır artık. Metnin ağır kadın düşmanlığı ile evin mazinin, ufunetin sembolü haline gelmesi arasında bir bağlantı olmalı. Hayat artık “ufki”dir, yeni insan, kuş gibidir. “Bunlara artık yürüyor denilemez. Uçuyorlar. Kanatla hiç derine gidilir mi? Kanat daima yükseğe ve uzağa götüren uzuvdur.”

Kanatlar ve uçmak. Hep yükseğe, hep uzağa.

Odysseus da öyle yapmıştı. Yelkenini açıp İthaka’dan ayrılmıştı. Kahramanlar öyle yaparlar.

Kahramanın yolculuğu, ancak geri, eve döndüğünde tamamlanır, bilirsiniz. Değişip büyümüştür, artık evden ayrılan genç adam değildir. O kadar ki, kimse onu tanımaz. Penelope dışında. Bir kahraman olarak krallığının başına geçebilmesi için, bu tanınma şarttır. Odysseus’un hikâyesi, Penelope’nin bakışıyla tamamlanır. Ev orada beklemeli ki kahramanın dönecek yeri olsun. Penelope tanımalı ki Odysseus kral olsun.

Bugün, 21. yüzyılda, ev bize ne anlatır? Hâlâ aynı hikâyenin içinde miyiz? Evden kaçma, kaybolma, maceralar ve geri dönüş? Kahramanın (öznenin) göçebeliği ile ilgili söylenenler, bize bunu düşündürüyor- bütün o post humanite anlatısı. Kimliklere, dile, hatta bedene sığmayan, taşan, değişen, akan bir öznelik. Göçebe Özne.

Bir yandan da içinde yaşadığımız zaman, yerinden yurdundan edilmenin zamanı. Dönüşsüzce. Savaşlarla, yoksullukla, zulümle. Yüz binlerce insanın kamyon kasalarında, su alan teknelerde göç yollarına düştüğü bir zaman. Eve dönmenin de bir eve ulaşmanın da hayal olduğu bir zaman.

Hakikat sonrası da deniyor içinde yaşadığımız zamana, biliyorsunuz. Keats bu bağlamda “kaybolma kabiliyeti”nden nasıl söz ederdi, tahmin edemiyorum ama şunu biliyorum, çok kabiliyetli olmasak da, kaybolmak fazlasıyla kolay şimdi. Hakikatin toprağına ayak basamaz hale geldiğinizde, artık yükseğe mi uçarsınız, havaya mı karışırsınız… Bildik anlam çerçeveleri dağılıp giderken, hakikatin mahiyetinden bir türlü emin olamazken, içimiz dışımıza çıkmış gibiyken. Su bile, akmak için yatak ister!

Evin ve çalışmanın, siyasetin ve ailenin, meydanın ve ekranın, kamusal olanla kişisel olanın, içle dışın sınırlarının böylesine bulanıklaştığı bir zamanda, ev neyin metaforu olabilir? Hâlâ aidiyetin, hâlâ belirlenmenin metaforu mu?

Buna bağlı bir başka soru, özgürleşme belirlenmeyi reddetmek midir, yoksa belirlemek mi? Yani, “kurtuluş” fikrinin ima ettiği negatif özgürlüğü mü öncelikle dikkate alacağız yoksa “ütopya”nın işaret ettiği imkânı mı?

Hem bütün “ev”ler birbirleri içine geçer, dünya koskoca bir “ev” haline gelirken; hem de hepimiz bir biçimde yersiz yurtsuzlaşmaktayken? Neyi reddedeceğiz?

Dünyanın koskoca bir ev haline gelmekte olduğunu, evlerin birbirleri içine geçtiklerini söylerken, aklımda asıl olarak yeni çalışma biçimleri var- güvencesiz, esnek ve aslında “görünmez” bir emek. Emeğin emek, emekçinin emekçi gibi görünmediği yeni biçimler. Onun için çalışmanın “kadınsılaşması”ndan bahsediliyor – evin çalışmaya doğru yayılmasından. Bir yandan da bütün bu “evden çalışma” tecrübesi, çalışmanın da eve yayılmakta olduğuna işaret ediyor. Aynı şekilde, kamusallığın mahremin replikası haline gelmesini de düşünüyorum- arzularla ve korkuyla işleyen o acayip “makine”yi. Ve bunun adeta “doğal”laşmış olmasını. Sanki insan doğasıyla o makinenin düzeni arasında bir özdeşlik varmış gibi. Frederick Jameson, “günümüzde, dünyanın sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolay” demişti- dünya dönmeye devam edecek mi bilmiyoruz ama düzenin değişmeyeceğini biliyoruz. Dünyanın düzeni, koskoca bir “iç” olmuş!

Dışın olmadığı bir iç, yer değildir artık- yön kalmamıştır, zaman kalmamıştır. “Yer olmayan yerler”den söz ederken Marc Auge, havaalanlarını, alışveriş merkezlerini örnek veriyordu; henüz evi değil. “Tarihin sonu” üzerine bütün söylenenler, bitmeyen bir “şimdi”de kısılıp kaldığımız hissi, bununla ilgilidir. Yani yersiz yurtsuz kalmamız savaşlardan, yoksulluktan, şiddetten olduğu kadar, “yer”in ortadan kalkmakta oluşundandır da. Yeri mümkün kılan bütün o anlam çerçevelerinin, ilişkilenmelerin, bağların buharlaşmasından. Evler hep birbirlerine bağlıydılar ama bağ, mesafeydi de. Şimdi olan, mesafenin ve yerleri birbirlerinden farklılaştıran niteliklerin bulanıklaşıp birbirlerinin içine geçmeleri. Dışarısız bir iç ile içsiz bir dış birbirlerinden çok farklı şeyler değil sanki, çekilecek bir yer kalmamış ve çıkılacak bir yer de kalmamış gibi.

Bu koskoca “yer olmayan yer”den çıkmanın yolu gerçekten evin reddi olabilir mi?

Feministler evle uğraşıp dururlarken, bir metafor değil, kanlı canlı, baş edilmesi çok zor bir dünya vardı karşılarında, bir tür ejderha! Reddedilebilecek, geride bırakılabilecek bir dünya değildi bu. Katedilmesi gerekiyordu. Değiştirebilmek, yeniden yoğurabilmek için orada olup biten her şeyin anlaşılması, anlatılması lazımdı. Bunu yaptıklarında, yalnızca evi değil, sokağı da, yalnızca içi değil, dışı da anlayabildik. Ev diye bir yer yokmuş gibi sokaktan bahsedilemeyeceğini, özel hayat diye bir şey yokmuş gibi siyasetten, aile diye bir şey yokmuş gibi yurttaşlıktan.

Bu bağları kurarlarken, evi katederlerken, oradaki sömürüyü ve şiddeti, belirlenmeyi olduğu kadar, bakımı ve özeni, belirlemeyi de gördüler. İnsanlar arası ilişkilerin, insanların dünyayla ilişkilerinin neyle, nasıl örüldüğünü, buradaki emeğin kurucu niteliğini. Bakmayın siz ona “yeniden-üretim” dendiğine, sanki üretimin yancısından ibaret bir faaliyetmiş gibi. Sermaye sahiplerinin gözünden öyle görünür tabii ama hayatın sürmesini sağlayan, bu faaliyettir. Evle sınırlı olmayan, onun dışına taşan, dünyaya yayılan bir emek türü olarak bakım emeği.

Feminist politika emeğin kadınlara özgülenmesine, karşılıksızlığına, görünmezliğine itiraz ederken, aynı zamanda, bu emek türünün “tanınması” ve insanlar arası ilişkilerin asli kipi olması durumunda dünyanın neye benzeyebileceğine de işaret etti. Evi “katetmek” böyle bir şeydi: içinden geçerek aşmak.

Metaforlar, bildiğimiz bir şeyi kullanarak bilmediğimiz bir şeyi anlamamızı sağlarlar, Beliz Hocam öyle öğretmişti. Bir yandan da, tıpkı temsil eden şeyin temsil ettiğini tarif etmesi gibi, metaforlar da bildiğimizi varsaydığımız şeye dair bilgimizi pekiştirirler. Bu sebeple, metaforlara fazla bel bağlamak pek iyi bir fikir olmayabilir. Benjamin’in “Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır” dediğinde bahsettiği, bir metafor olarak sokak mıydı, emin değilim ama ben bu etkileyici sözü okuduğumda, sokakta kırk sekiz saat geçirenin kim olduğunu düşünüyorum! Dönecek bir evi olan, döndüğünde hoş karşılanacak, bağra basılacak biri olmalı.

Sonra şunu düşünüyorum: evi her şeye rağmen bunca cazip kılan o bağra basılma umudunu odağına yerleştirecek bir ütopya nasıl bir şey olurdu?

Madem ütopyayla bitiriyoruz, Umut İlkesi’nin son cümlesini hatırlatayım: “İnsan, kendini kavrayıp da kendisine ait olanı dışlaştırmadan ve yabancılaştırmadan gerçek demokrasi içinde temellendirdiğinde, herkese çocukken görünen ve henüz kimsenin gitmediği bir şey meydana gelecektir dünyada: Vatan.”

Kaynak: Birikim

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur