Elçi krizinde hesap kesimi – M. Sinan Birdal (Evrensel)

Elçilerin ortak açıklamasının hedefi neydi? Söz konusu on ülke Kavala’yla ilgili tavırlarını daha özel kanallardan Erdoğan’a iletebilirlerdi. Bunu tercih etmediler. Türkiye’den insan haklarına ve yargı bağımsızlığı ilkesine bağlılık talep ettiklerini tüm dünyaya duyurmak istediler. Bu anlamda bildirinin hedefine fazlasıyla ulaştığını söyleyebiliriz. Bildiri karşısında Erdoğan’ın önünde iki seçenek vardı: Bu tavrı sineye çekmek veya gerilimi tırmandırmak

Elçi krizinde hesap kesimi – M. Sinan Birdal (Evrensel)

On ülkenin Ankara elçilerinin Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını talep ettikleri ortak açıklamayla patlayan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elçileri istenmeyen kişi ilan edeceğini söylemesiyle tırmanan kriz garip bir manzarayla son bulmuş durumda. Bildiriyi organize eden lider ülke ABD’nin Viyana Anlaşması’nın 41. maddesine bağlılığını teyit eden açıklaması ve bunun diğer ülkeler tarafından paylaşılmasını nasıl yorumlamalı?

Batı basınındaki manşetler Erdoğan’ın geri adım attığını haber veriyor. Türkiye basını ise ikiye bölünmüş durumda: Hükümete bağlı basın Erdoğan’ın zaferini müjdelerken, Batı’nın tavrından hayal kırıklığına uğrayan muhalif basın Batı’nın geri adım attığı konusunda bu görüşe kısmen katılıyor. Buna mukabil muhalif basının geri kalanı ve hükümete destek veren bazı yayın organları Batı’nın geri adım atmadığını, aksine Erdoğan’a usulca geri çekilme seçeneği tanıdıklarını ileri sürüyor. Hadise bir kamu diplomasisi (yani propaganda) mevzusu olduğundan karşılıklı açıklama ve eylemler ardından kamuoyunda oluşan ve oluşacak algı çok önemli.

Elçilerin ortak açıklamasının hedefi neydi? Söz konusu on ülke Kavala’yla ilgili tavırlarını daha özel kanallardan Erdoğan’a iletebilirlerdi. Bunu tercih etmediler. Türkiye’den insan haklarına ve yargı bağımsızlığı ilkesine bağlılık talep ettiklerini tüm dünyaya duyurmak istediler. Bu anlamda bildirinin hedefine fazlasıyla ulaştığını söyleyebiliriz. Bildiri karşısında Erdoğan’ın önünde iki seçenek vardı: Bu tavrı sineye çekmek veya gerilimi tırmandırmak. Birinci seçenek söz konusu değildi, çünkü bu ekonomide, iç ve dış siyasette manevra alanı giderek daralan Erdoğan liderliğinin -tabiri caizse- bir komaya girmesine neden olurdu. Devlet bürokrasisinden ve parti kadrolarından pişmanlık ifşaatları başlamışken böyle bir tavır liderliğin kontrolü tamamen yitirmesi anlamına gelirdi. Elçileri istenmeyen kişi ilan etme tehdidini kullanarak el yükseltmek atılabilecek en doğru adımdı. Böylece Erdoğan krizde inisiyatif elde etti ve en azından zarar kontrolü sağlayabildi.

Kimi muhalif yorumcular ABD liderliğindeki Batılı on ülkenin Erdoğan’ın kriz davranışını hâlâ anlayamadığından dem vurdu. Buna göre Batı hâlâ Erdoğan’ın tüm gemileri yakarak krizi tırmandırma potansiyelini hafifsemişti ve ilişkilerin kopma noktasına geldiğini görünce geri adım attı. Bu yorum ilk bakışta inandırıcı görünse de geçmiş krizlerle beraber düşünüldüğünde çok akla yatkın gelmiyor. Bildirinin ardındaki diplomatik inisiyatif Erdoğan’ın verebileceği cevapları geçmiş deneyimler ışığında değerlendirmiş ve risk analizi yapmış olmalı. Türkiye ekonomisinin ve dış politikasının kırılganlığını, Erdoğan rejiminin çıkmazlarını ve Erdoğan’ın önceki krizlerdeki davranışlarını değerlendirmeye almış olmalı. Nihayetinde bildiri sadece Erdoğan’la veya Türkiye’yle ilgili bir mesele değil, Batı ittifakının nasıl bir arada kalacağına, nasıl devam edeceğine dair bir mesele. Süreç sadece Rusya ve Çin değil, ittifaka üye olan ama insan haklarına ilişkin benzer sorunlar yaşayan ülkeler tarafından da takip ediliyor. Dolayısıyla Batı’nın Erdoğan’a ilişkin bir saflık içinde olması fazlaca safiyane bir yorum.

O halde Viyana Anlaşması’nın 41. maddesine (Yani içişlerine karışmama ilkesine) bağlılık açıklaması ne anlama geliyor? Muhalefete yakın bir yorumcu bu mesajı ABD’nin Türkiye’nin içişlerine karıştığı için üstü kapalı biçimde özür dilediği şeklinde okudu. Oysa mesajı ilk bildirinin Viyana Anlaşması’na uygun olduğu şeklinde de yorumlamak mümkündü. Burada metinden ziyade yorumcuların analitik kalıplarının devreye girdiğini not etmek lazım. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın 26 Ekim günü “ABD gerçekten de geri adım attı mı?” sorusuna verdiği cevap gayet net: “18 Ekim’de ortaya koyduğumuz açıklamanın Viyana Sözleşmesinin 41. maddesiyle uyumlu olduğunu dile getiriyoruz. Küresel ölçekte insan haklarına saygıyı, hukukun üstünlüğünü savunma taahhüdümüzde kararlıyız. Bu tereddütsüz bir taahhüttür ve Türkiye ile Viyana Sözleşmesinin 41. maddesine uygun şekilde diyaloğumuzu sürdürmeye devam edeceğiz.” Sözcü “18 Ekim’deki açıklamayı gerekirse bir kez daha yayımlar mısınız?” sorusuna da bildirinin ABD açısından evrensel ilke ve taahhütleri içerdiği cevabını veriyor. Özetle: ABD bildirinin arkasında duruyor. Basına yansıyan bilgilere göre Erdoğan’ın elçileri istenmeyen kişi ilan etme tehdidinin ardından İbrahim Kalın ve Mevlüt Çavuşoğlu gerilimi azaltmak için ABD elçiliğiyle temasa geçmiş ve Erdoğan’ın kabul edebileceği bir çıkış yolu bulunmuş.

Buradaki esas soru şu: Temasa geçen Kalın ve Çavuşoğlu olduğuna göre acaba ABD’ye Viyana Sözleşmesi mesajı karşılığında ne teklif edildi? Nasıl bir pazarlık söz konusu oldu? Sanırım bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. İktidarın Avrasyacı desteği Doğu Perinçek’in feveranı gayet yerinde: “Geri adım değil. Viyana sözleşmesine gönderme yapıyor. Böyle bir şey yok. Kendilerinin Viyana sözleşmesini ihlal ettiklerine dair bir ifade var mı burada? Hiçbir şey yok. Bakın burada bir tuzak var. Kendileri bir geri adım atmıyor ama Sayın Cumhurbaşkanım Tayyip Erdoğan’a geri adım attırarak geri adımda ne var biliyor musunuz? Uçurum var. Yani arkasında geri adım attığı zaman Sayın Tayyip Erdoğan orada bir uçurum var.”

Kaynak: Evrensel

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur