Almanya’da seçimleri sahiden kim kazandı?

Her şey iyi olacak umudu ile seçim sonuçlarına bakanlar, bir de neyin iyi olacağını söyleseler iyi olurdu, söyleyemiyorlar çünkü öyle bir olgu yok. Merkel rejiminin bıraktığı enkazın kaldırılmasının faturası ellerine geçince neyin iyi neyin kötü olacağı ortaya çıkacak

Almanya’da seçimleri sahiden kim kazandı?

Almanya’da iki büyük koalisyonun ardından gelen 26 Eylül genel seçimlerinden yine koalisyon çıktı. 75 yıldır Alman demokrasinin başını çeken iki parti Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) tek başlarına iktidar olmaya yetecek oy alamayacakları önceden belliydi. Burada belirleyici olan ise seçime katılmayan kişilerin ve diğer küçük partilerin aldığı oy oranıydı. Seçmen sayısının 61,1 milyon olduğu ülkede seçime katılamayanların sayısı yaklaşık %23,4 olarak gerçekleşmiş ve küçük partilerin oy sayısı %8,6 ile ikiye katlanmıştı. Bir de buna 60 senedir burada yaşayan yabancıların oy kullanma hakkının olmaması eklenirse demokratik olmayan bir tablo ortaya çıkıyor. Katılımın %76 civarında olması ilk kez oy kullanan genç kesimin katılımı ile oldu. Zaten beklenen de oydu.

CDU seçmenleri nereye gitti?

Toplumsal içerikli siyasetten uzaklaşma 2000’li yıllara dayanıyor. Oyların kaymasında pandemi yorgunu toplumun seçimlere sıcak bakmamasının dışında etkili olan faktörler var. Örneğin Almanya’da her sene ortalama 900 bin ilâ bir milyon arası insan hayatını kaybediyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doğum sayılarının yüksek olduğu on yıllık bir dönemden geçilmişti. Son üç beş yıldır, o dönemde doğan ve şu an 75-80 yaşında olan bu kesim ölenler arasında ağırlığı oluşturuyor. Tam da burada CDU’nun seçmen kesimine bakmak gerekiyor. Yıllar önce bir araştırmaya göre CDU’ya oy veren seçmenlerin %60’ı 60-70 üzeri yaşlılarından oluşuyor. Şimdi son seçimlerden bugüne 3,5-4 milyon kişi hayatını kaybetmiş ve bunların çoğunluğu ömürleri boyunca CDU’yu seçmiş yaşlılardan oluşuyordu. Bu bir sır değil, çok önceden bilinen bir olgu. Kısacası CDU seçime girmeden önce 2,5 milyon seçmenini kaybetmiş. Arta kalan bir milyon ise diğer partilere dağılmış durumda. Bu trend böyle devam edecek ve iki büyük partinin ciddi kan kaybetmesine neden olacak.

Yıpranan iktidar partileri

Helmut Kohl iktidardan düştükten sonra da Sosyal Demokratlar ve Yeşiller iktidara gelmişti. 16 senelik yönetimi ile iki Almanya’nın birleşmesinin halka yüklenen maliyeti toplumda huzursuzluk yaratmış ve alternatifi Sosyal Demokratlarda ve Yeşillerde görmüştü. Bugün yaşanan olay da o zamankini anımsatıyor. Merkel 16 yıl sonra giderken arkasında altından kalkılamaz bir enkaz bırakarak gidiyor. Toplum alternatifini bulmuş görünse de bu seçim kan tazelemek isteyen sermayenin seçimidir. (Eğer bu işte Rusların parmağı yoksa J, Alman derin devletinin ve ana medyanın beş parmağı kesin içindeydi.) Yapılan yayınlarda beyin yıkamalar o kadar yoğundu ki sonuca kendileri de şaşırdılar.

Şimdi gelelim sermayenin truva atına. Her ne kadar Yeşiller ve Liberaller (FDP) anahtar partiler gibi görülse de esas top iki büyük parti SPD ve CDU’da. Bunların yeni bir koalisyona girmemeleri için bir sebep yok. Belirleyici nokta CDU’lu Laschet’in SPD’li Scholz’un yedeğinde olmayı kabul edip edemeyeceği. Sonuçta dört yıl önceki seçimlerden sonra SPD, Yeşiller ve Sol Parti’nin mecliste çoğunluğu elde etmiş olmasına rağmen SPD, CDU ile büyük koalisyonu kurmuştu. SPD’nin kararını CDU’dan yana yapmasının en önemli nedeni neoliberalizmin yeniden inşasının sorunsuz bir şekilde hayata geçirmekti.

Eğer büyük koalisyon olmayacaksa o zaman en önemli anahtar FDP’dir. Yeşillerin yerel düzeyde hem SPD hem de CDU ile koalisyonları var ve her ne pahasına olursa olsun devleti yönetmek istiyorlar. FDP ise hem CDU hem de SPD için ilginç, sonuçta bu partilerin hedefi Merkel’in yarıda bıraktığı neoliberal yenilenmeyi noktalamak. FDP, 2017’de sermayenin Yeşillerin istediği başka alanlara aktarılmasını istemediği için CDU ile kurulması istenen Jamaika (CDU, Yeşiller ve FDP) koalisyonundan çekilmişti. Şimdi Sol Parti’nin devre dışı kalması nedeniyle elleri biraz daha güçlendi. Böylece ister CDU-Yeşiller, isterse SPD ve Yeşiller ile aynı pazarlık söz konusu olacak.

Aslında renklerden başka değişen bir şey olmadı. Öngörülen koalisyonlardan hangisi olursa olsun sermaye iktidarda olacak. Seçimler öncesi verilen sözlerin seçim gecesi unutulduğunu yeterince gördük. Bu anlamda partilerin gelecekte ne yapacaklarını kestirmek için ne söylediklerinden çok geçmişte ne yaptıklarına bakmak gerek.

Koalisyon kuracakların ortak yanları

Koalisyona katılacak bu partiler NATO yanlısı ve Almanya’nın askeri operasyonlarını destekliyorlar.

Savaş bölgeleri de dahil her yere silah satmakta sakınca görmüyorlar.

ABD’nin savaşlarına katılmaya, yaptırımları uygulanmasına itirazları yok.

Rusya’yı ve Çin’i büyük tehlike olarak algılıyorlar, baskıların artırılması konusunda NATO-ABD ile aynı görüşteler.

Toplumda bölünmeyi kışkırtan, insanları ötekileştiren politikalarda FDP hariç hemfikirler.

Afrika’da terörle mücadele adı altında sürdürülen savaşların sürmesini ve böylece mülteci akımının kesilmesini talep ediyorlar.

İnternet sansürü konusunda aynı düşünceleri savunuyorlar.

Totaliter rejim yanlıları.

Asgari ücrette anlaşsalar bile onlar yasayı çıkarana kadar emekçilerin gelirlerindeki muhtemel yükselmenin enflasyonla eriyeceğini biliyorlar. Başta artan ev kiralarının, zorlaşan yaşam koşulları ve pahalılığın yapılması öngörülen ücret artışlarını bir sene içinde eriteceğini biliyorlar.

Yeşiller

Yeşiller ve yenilebilir enerji konusunu ele alalım. Birincisi, Almanya’da yapısal anlamda yenilenebilir enerji programlarını hayata geçirmek en az 30-40 seneyi alacak. Sanayinin ve de şehirlerin elektrik ihtiyacını karşılayacak altyapı yok. Örneğin elektro-otomobiller. Şimdi Merkel’in “2020’ye kadar 1 milyon elektro-otomobil Almanya caddelerinde gezecek” dediği programın en önemli sorunu yeterince elektro-şarj istasyonlarının olmaması, bu araçların mesafe kapasitelerinin kısıtlı (450 km) olması, daha önemlisi Almanya’da onları şarj edecek kapasitede elektriğin üretilememesi. 1 milyon aracın akşamları şarja bağlanması şu an var olan kapasiteden en az dört beş kat fazla elektrik gerektiriyor. Yani çöküşü engellemek ya Fransa’dan atom enerjisi ya da Polonya gibi komşu ülkelerden kömürlü termik santrallerde üretilen elektriğin ithali ile mümkün. Kısacası Almanya’da temiz enerjiye komşulardan gelecek kirli enerji katılacak. Ayrıca bu kapasiteyi taşıyacak elektrik hatları dahi yok. Hangi yenilebilir enerjiden bahsediliyor. Altyapısı için gerekli parayı, sermaye sahipleri daha fazla kar getirecek işlere yatırmak istiyor. Yeşillerin senatosunda olduğu Brandenburg eyaletinde 2021 sonunda 400 rüzgâr türbininin devre dışı bırakılacağını bilmemesi mümkün değil. Sebep, 20 yıl sonra teşviklerin kalkması ve üreticiye yeterince kâr bırakmaması. Şimdi ya Yeşiller kapitalizmin kurallarını bilmiyorlar ya da bilinçli olarak seçmenlerine hikâye anlatıyorlar.

Sol Parti

Ben kişisel olarak Sol Parti’nin (die Linke) seçimlerde aldığı kötü sonucu son iki yıl içinde izledikleri kötü politikalara bağlıyorum. Sokakları terk edip eleştirdikleri sistemi yönetme hevesi ile diğer partilerle aynı tutumu alan, toplumu bölücü, ötekileştirici kararlarına bağlıyorum. Yönetime ortak oldukları eyaletlerde sergiledikleri kötü performans ile başka bir sonucun çıkmayacağı aklı başında her solcunun malumu idi. Özgürlükleri kısıtlayan her kararın altında onların da imzası vardı. Bu da yetmiyormuş gibi bir de sürekli eleştirdikleri iki partiyle koalisyon kurma ve illa da devleti yönetme isteklerini sürekli ön plana çıkarmaları toplumda ters tepki yarattı.

Basit bir örnek, seçimlerden üç hafta önce Berlin senatosunda 2G (aşı olanlar ve COVID-19 geçirip iyileşenler) kuralı getirildi. Sadece 2G olanlar restoranlara, sinemalara vs. girebilecekler. İki çocuklu bir aile restorana gitti mi aşılı anne ve baba içeri girebilecek aşısız çocuklar dışarıda beklemek zorunda kalacaklar. Karar SPD, Yeşiller ve Sol Parti tarafından alındı. Gelen itirazlar sonunda üç gün sonra çocukların girmesine de izin çıktı. İlginç olan ise yapılan açıklamalara göre, aldıkları kararların taslağını dahi okumamış olmaları. Aynı saçmalıkları başka eyaletlerde ve konularda da yaptılar. Yasakları savunan böyle bir partiye oy vermesi kendi seçmeninden bile nasıl beklenir.

Fakat bu yenilgi ile kendini yenileme şansı yakaladılar. Bu şansı kullanıp kullanmamalarına göre ya sol bir parti olarak devam edecekler ya da tarihin sayfalarında kalacaklar.

Almanya’da rüşvetin adı “komisyon” oldu

Duvarın yıkılmasından önce adı herhangi bir skandala karışan siyasiler istifa ediyorlardı.

Helmut Kohl hükümetinde 1987’den 1991’e kadar Eğitim Bakanı 1991’den 1993’e kadar da Ekomoni Bakanı olan FDP’li Jürgen W. Möllemann zincir mağazalarda kullanılan alışveriş arabalarında bir firmanın çiplerinin kullanılması yönünde önerilerini mektupla işverenlere gönderdiği için istifa etmişti.

Başka bir örnekte de, 2010 yılında Cumhurbaşkanı Horst Kohler’in basına yaptığı bir açıklamada Alman gemilerinin Somali açıklarında Almanya’nın çıkarlarını savunduğunu söylemesi onun istifasını getirmişti. En büyük eleştiri ise Yeşiller Partisi’nin ağır toplarından Jürgen Trittin’den gelmiş ve ağır baskılara maruz kalan Kohler istifa etmişti.

İstifa eden ikinci Cumhurbaşkanı Christian Wülff bir iş insanı ile gittiği otelin ücreti olan 500 avroyu kendi cebinden ödemediği ortaya çıkınca yapılan eleştiriler sonucu 2012’de istifa etmişti.

Şimdi ise işler tersine dönmüş gibi görünüyor. Ne kadar çok rüşvet alıyorsan o kadar yükseliyorsun.

Bunların en ünlülerinden biri Helmut Kohl’ün siyaseti bırakmasını getiren Yasadışı Bağış skandalında hapis cezasına çarptırılan, CDU’nun o zamanki genel sekreteri Schäuble, kriminal geçmişini devletin hizmetine sunup önce İçişleri Bakanı sonra da Yunanistan’ın fatihi olarak tarihe geçen Maliye Bakanı oldu. Ve kariyerini meclis başkanı olarak sürdürdü. 1965’te siyasete giren Schäuble, 56 yılık saltanatına dünyanın hiçbir diktatör aşık atamaz. 75 yıllık iki partinin diktatörlüğünde sistem o kadar kokuşmuş ki birbirlerinin hatalarının üstüne gitmek değil örtmek alışılagelmiş. Ana akım medyayı da kendilerine benzetince toplum her skandalı olağan görmeye başladı. Sen daha “bu kişi parmağını…” demeden onlar “bal tutan”dan bahsetmeye başlıyor. Yüksek bir makama gelmek için dürüst olmak değil, yolsuzluklara karışmış olmak şart olmuş sanki.

Ulaştırma Bakanı Andreas Scheuer, otoyollarda otomobil geçişleri için kullanılacak sayım ödeme sistemini Avrupa Mahkemesi’nin reddedeceği bilinmesine rağmen karardan kısa bir süre önce şirketlerle anlaşmaları imzalamıştı. Toplam zarar 760 milyon avro. Merkel hükümeti düşmesin diye ne onu ne de ondan öncekileri görevden almıştı.

SPD’nin adayı Olaf Scholz, 3 ayrı davanın direk sorumlusu, hatta birinin de sanığı olmasına rağmen başbakanlığa layık görülüyor. Hamburglu Özel Banka “MM Warburg” tarafından Maliye’nin Cum EX[1] sistemi ile 47 milyon avro dolandırılmasına olanak sağlamıştı. Dava halen sürmekte iken Scholz Berlin’e kaçıp orada Maliye Bakanı olmuş ve onun Hamburglu Maliye Senatörü Peter Tschentscher de ondan boşalan Belediye Başkanlığı’na geçmişti. Ayrıca Scholz’un sorumlu olduğu ve Almanya’nın en büyük vurgunu olarak tarihe geçen ve 25 Haziran 2020’de iflas eden Wirecard kasasında 1,9 milyar avronun eksik çıkması ve dünya çapında binlerce yatırımcının dolandırılması skandalı var. Son olarak da kendi bakanlığına bağlı ve Scholz’un bakan olduktan sonra oraya kendi adamlarını yerleştirdiği Gümrük Müdürlüğü’nde yaşanan büyük yolsuzluklar, kara para aklama olayları üzerine soruşturmaları devam ederken Teflon Scholz’un başbakanlığa soyunması kendisi için söylenen derin devletin adamı olduğu tartışmalarını daha da açacağa benziyor.

Burada kısa bir not düşeyim, “derin devlet” kavramını Almanya’da solcular dahil birçok insan pek kabullenmiş değil. Onlara göre bu kavram sadece diğer ülkeler için (ABD-Türkiye vs..) geçerli. Almanya’da da bir derin devletin olduğunu, dönem dönem anayasa koruma kurumlarının, polisin, yeri geldi mi ordunun, diğer gizli servislerin sermaye, politikacılar ve sivil faşistlerin ortak hareket ettiğini dile getirmiyorlar.

Irkçı parti AfD’yi engellemek için düzen partilerine yönelen demokratların unutmaması gereken şey ise bugüne kadar çıkan ırkçı yasaların ve uygulamaların altında düzen partilerinin imzası vardı. 1999-2004 SPD ve Yeşiller koalisyonu döneminde işlenen cinayetler, anayasa koruma kurumlarının buradaki rolü ve bu iki partinin gelmiş geçmiş en ırkçı yabancılar yasasını çıkarmaları bunun en açık örneği. Toplumu söğüşleyen yatırım fonlarının legalleştirilmesini düzenleyen yasalar da her türlü uyarılara rağmen bu iki parti tarafından çıkarılmıştı. O dönemler ne AfD vardı ne de seçimlerde kayda geçer oy alacak sağ partiler. AfD’yi bahane edip sermaye düzeninin daha iyi çalışması için çaba harcayan düzen partileri “biz olmazsak bunlar gelir” argümanı ile toplumu uyutmaya devam ediyorlar. Başkalarının pisliğini göstermek kendi pisliğini örtmeye yetmiyor. AfD’yi engellemek için diğerlerine oy vermek ırkçı sömürgeci sistemi desteklemek olmuyor mu?

Her şey iyi olacak umudu ile seçimlere ve sonuçlara bakanlar, bir de neyin iyi olacağını söyleseler iyi olurdu, söyleyemiyorlar çünkü öyle bir olgu yok. Merkel rejiminin bıraktığı enkazın kaldırılmasının faturası ellerine geçince neyin iyi neyin kötü olacağı ortaya çıkacak.

Dipnot:

[1] Cum EX dolandırıcılık metodu: Bir banka aracılığı ile fonlara yatırım yapılıyor. Bankadan alınan belge ile Maliye’ye verilen verginin geri verilmesi için başvuruluyor, para alınıyor. Daha para gelmeden yatırım bir başkasına satılıyor, o da bir başkasına satıyor. O kadar sık satış yapılıyor ki alanlar bankalardan aldıkları belge ile yapılan ilk yatırımın en az on onbeş katını maliyeden alıyorlar. Yani yatırılan bir milyon avro 30 kişiye satılırsa %19 vergi iadesi ile 5 milyon 700 bin avro getiriyor. Almanya’da bu yolla dolandırılan miktar 18 milyar avronun üzerinde. Avrupa toplamında ise 200 milyarı geçiyor. Alan belli, satan belli, ödeyen belli.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur