Kızıl Meydan’a gömülen ilk kadın: Inessa Armand

Hiç unutmamıştır 15 yaşındayken okuduğu Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını. Kırbaç yemiş gibi olmuştur suratına, bu ününün doruğundaki yazarın Nataşa için yazdığı “evlendikten sonra gerçek bir dişi oldu” cümlesini okuduğunda. Bundan daha aşağılayıcı bir şey olabilir miydi bir kadın için? Bu ne gericilik, bu ne ilkellikti böyle. Daha o gün karar vermişti kendi kendine, asla ‘dişi’ olmamaya, ne pahasına olursa olsun hep ‘insan’ kalmaya. Öyle de kaldı ömrü boyunca

Kızıl Meydan’a gömülen ilk kadın: Inessa Armand

Sekiz gün boyunca sabırsızca beklediler, devrim için varını yoğunu feda eden bu büyük kadını, Moskova’ya yapacağı son yolculuğuna uğurlayabilmek için. Hastalardan, hamile kadınlardan, yoldaşlardan ve Naltchik kenti Komünist Partisi yöneticilerinden oluşan küçük grup, sekiz gün boyunca acı ve üzüntü içinde, çaresizce gözleri yolda öylece beklediler.

Sekizinci günün sonunda Vladikavkaz kentinden gelebildi bekledikleri içi çinko kaplı tabut. Hayır, korktukları gibi olmamıştı; 8. günün sonunda bile ne bir koku ne bir morluk, çinko tabuta uzatılan bir cansız bir beden değil de uyuyan güzeldi sanki. “Çok garip” diyordu yoldaşlardan biri mistik bir şekilde, “demek ki ruhu o kadar saf, o kadar temizmiş ki hiçbir çürüme olmamış bunca gün içinde”; Bolşevik de olsalar, geleneksek “kutsal koku” fikrinden kolay kolay vazgeçemiyor demek ki bizimkiler.

1 Eylül’de gelmişti Inessa Armand, Kafkasyanın bu şirin kentine, Lenin’in ısrarıyla, yorgunluktan bitap bir şekilde. Biraz dinlenip eski sağlığına kavuşma dileğiyle. Ama görünen o ki, Kafkasya’da da durum ülkenin diğer yerlerinden daha iyi değilmiş işte, ne senatoryumlarda ne hastahanelerde yer bulunabiliyordu ha diyince; Lenin’in yerel yöneticilere çektiği ve kendisinden önce gelen telgrafına rağmen hem de. Zar zor boş bir oda bulabildiler evlerden birinde. Hiç itiraz etmeden, sadece bir yastık istedi yöneticilerden.

Bazı geceler alarm zilleri nedeniyle çalışamazdı “Beyazların” saldırısını haber veren, bazan da ampul bulamazdı geceleri çalışmak için. Bu nedenle elinden hiç düşürmezdi gündüzleri kitap, defter ve kalemlerini.

Kırlarda sırtını bir ağaca verir, defterini dizlerine koyar, saatlerce yazardı.

“Artık gülmüyorum” diye not düşer defterinin son sayfalarına “Hemen hemen hiç gülmüyorum, bazan gülümsemek gerekiyor, gülümsüyorum ama içten gelen bir gülümseme değil bu. Doğaya karşı da çok ilgisizim. Eskiden, böylemiydim ya. İnsanları da çok az seviyorum artık. Halbuki çok sıcakkanlı ve çok konuşkandım ben, bir de şu halime bak, hiçbir şey, hiç kimse ilgimi çekmiyor. Çocuklarım ve Vladimir İlyiç dışında kalbim herhangi bir başka sevgi için ölü. Sanki bütün gücünü, tutkusunu Vladimir’e ve çalışmaya verip, bir zamanlar çok zengin olduğu sevgi ve şefkatin tüm kaynaklarını tüketmiş gibi.” (Georges Bardawil, İnès (Inessa) Armand)

“Yarının kadın ve erkeğinin öncüleri olduk”

Niye gizleniyor ki? İşte hala her şeye rağmen bütün kalbiyle seviyor. Yaralı, umutsuz, hayal kırıklıklarıyla dolu bir aşk bu.

İlk defa 1909 kışında karşılaşırlar.

Bir başka Vladimir’in ölümünden hemen sonra.

Evin en küçük çocuğuydu Vladimir Armand, herkes Volodya diye çağırırdı onu. Sonradan çılgınca aşık olacağı kadın, abisi Alexandre Yevgenyevich Armand ile evlendiğinde 8 yaşında bir çocuktur daha.

Moskova’nın Tekstil Sanayii’nde adları duyulan ünlü ailelerinden biridir Armand’lar; yıllar önce Fransa’dan Rusya’ya göç etmiş, işleri güçleri yerinde, saygın, varlıklı ve köklü bir ailedirler. Evin en büyük oğlu Alexandre’ı aile şirketlerinin başına yetirştirmektedir baba Armand, bu nedenle gerekli olan fizik ve kimya eğitimini tamamlamak üzere Paris’in en iyi okullarına gönderir.

Okul bitimi Moskova’ya dönüşünde karşılaşır İnes (Inessa) ile, elbette ilk karşılaşmaları değildir bu ama bu sefer başkadır işte, hayranlıkla bakar 18 yaşın duru güzelliğini taşıyan İnes’e, kendisi 23’ünde.

“Mutlaka evleneceğim onunla” der, “Hep mutlu edeceğim onu. Ne olursa olsun, hiçbir zaman sevmekten vazgeçmeyeceğim.”

Vazgeçmez de. Ne dördüncü çocuğunu doğurduktan sonra kendisini bırakıp en küçük erkek kardeşi Volodya ile aşkların en çılgınına yelken açtığında ne beşinci çocuğunu yaptığında kardeşiyle ne gözaltılarında ne sürgünlerinde. Başı her sıkıştığında yanıbaşında olur, cömertçe uzatır yardım elini her defasında da.

“Hayatını ve aşkını paylaşmak benim için çok güzeldi. Bugün seni arkadaş olarak da tanımak istiyorum, neden arkadaş olarak da sevmeyelim birbirimizi? Ne düşünürsün bu konuda?” diye yazar kendisini terk edip kardeşi ile yaşamaya başlayan kadına.

Ancak 6 yıl sonra Volodya’nın ölümünden sonra cevap alır bu sorusuna: “Evet sevgili Sacha, çok yakınız biz birbirimize. Gerçek anlamda dostuz biz, her zaman da öyle kalacağız.”

Yıllar sonra bir başka mektubunda daha da net anlatır düşüncelerini: “Yaşadığımız bu zamanda, kadınların genellikle erkekler tarafından ezildiği bu günlerde biz, gerçekten, sen ve ben yarının Kadın ve Erkeğinin öncüleri olduk” diye yazacaktır İnes ayrıldığı eski eşi Alexandre’a.

Hiçbir zaman basılmayan o broşür

Gerçekten de Yeni Kadın’dır O; halkın özgürlük mücadelesine bütün varlığıyla atılan ama kendi özgürlüğünden de taviz vermeyen, sorgulayan, araştıran, kafa yoran, çözüm üreten, yoku var eden, zoru başaran bir kadındır. Her şey gibi Aşk da özgür olmalı, zorunlu bağlardan kurtulmalı, dahası özüyle sözü bir olmalı insanın. Bu nedenle çatışmadı mı Lenin’le bile, üzerinde çalıştığı ‘Özgür Aşk’ broşürü üzerine. Ne demişti Lenin, hiçbir zaman basılmayan o ünlü broşürün taslağını okuduktan sonra yazdığı 17 Ocak 1915 tarihli mektubunda: “Kadınlar için özgür aşk isteği olan 3. Bölüm’ü olduğu gibi çıkar. Bu aslında proleter değil burjuvaca bir istektir.” Sonra da alt alta 10 madde sıralar özgür aşktan ne anlaşılabileceği hususunda: Sevgi konusunda maddi hesaplardan uzak olmak mı? Maddi sıkıntılardan uzak olmak? Dini önyargılardan? Dini yasaklardan? Toplumun ön yargılarından? Çevrenin dar koşullarından? Yasaların ayak bağından? Sevgideki ciddi unsurdan? Çocuk yapmaktan? Sadakatten?

“Şüphesiz ki” diye devam eder mektubuna, “sen son 3 noktayı düşünmedin ama özgür aşk dediğinde bu noktalar anlaşılır ilk 7 nokta değil, onlar için başka bir ifade bulmalısın.”

“Bırak bu aşk profesörü rollerini” diye cevaplar İnes, “Bir türlü aklım almıyor özgür aşk ile son maddenin (sadakatsizlik) bir tutulmasını. Bir anlık bir tutku, yakınlık bile bir evli çiftin sevgiden yoksun öpüşmelerinden daha şairane, daha temiz değil midir?”

“Haklısın” der Lenin, “Kaba saba bir çift arasındaki sevgiden yoksun öpüşmeler kirlidir ama bunun alternatifi niye ‘aşk’ değil de bir anlık ilişkiler olsun ki.”

Yüzyüze konuşmaya davet eder İnes’i. Ne zaman nerede ikna ettiği meçhuldür ama sonuçta hiçbir zaman basılmaz bu özgür aşk broşürü.

Asla dişi olmamak, ne olursa olsun insan kalmak

Komün’den 3 yıl sonra, 8 Mayıs 1874’te Paris’te sanatçı bir ailede dünyaya gelmiştir İnes; babası tiyatro sanatçısı Fransız Thédore Stéphane, annesi İngiliz kökenli bir şan öğretmeni olan Nathalie Wild’dir.

Küçük yaşta babasız kalınca, annesi teyzeleriyle birlikte Rusya’ya gönderir onu.

Teyzeleri Rusça ve Fransızca dersler vermektedir Armand’ların çocuklarına. Bir anlamda birlikte büyümüştür onlarla. 5 dil konuşur ana dili gibi, piyanoda da ustadır, kimse yetişemez ona, kitap okumakta da.

Hiç unutmamıştır 15 yaşındayken okuduğu Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını. Kırbaç yemiş gibi olmuştur suratına, bu ününün doruğundaki yazarın Nataşa için yazdığı “evlendikten sonra gerçek bir dişi oldu” cümlesini okuduğunda. Bundan daha aşağılayıcı bir şey olabilir miydi bir kadın için? Bu ne gericilik, bu ne ilkellikti böyle. Daha o gün karar vermişti kendi kendine, asla ‘dişi’ olmamaya, ne pahasına olursa olsun hep ‘insan’ kalmaya. Öyle de kaldı ömrü boyunca.

Rüya gibi bir yaşantıları olur Alexandre ile evlendikten sonra.

Galerilerde geçirmektedir boş vakitlerini, müzeleri gezmekte, tiyatrolara gitmekte, konferanslara katılmaktadırlar birlikte.

Bu dönemde tanışır Minna Gorbounova-Kabloukova ile; Kadın Hakları için cesurca mücadelesiyle öne çıkan bu renkli ve güzel kadınla. Engels ile mektuplaşacak kadar yakın dostluğundan bahsedilse de her cumartesi günü evinde düzenlediği toplantılarla ünlüdür kendisi, tanınmış ya da tanınmamış yazarlar, filozoflar, şairler, ressamlar kadınlı erkekli toplanıp yeni fikirleri tartışmaktadırlar kendi aralarıda. İnes de gecikmez bu toplantılara katılmakta.

1894 Eylül’ünde doğar ilk çocukları. Balolar, eğlenceler, kutlamalar birbirini izler. Ardından gelir ikinci çocukları. Neşelerine neşe katar ama İnes’i de bir düşüncedir alır. 23 yaşındadır ve kendisini ölümsüz kılacak hiçbir şey yapmamıştır henüz.

Yeniden hamile olduğunu anladığında hatıra defterine, “Sahip oldukların sana küçük göründüğünde, bu küçük şeyden bile yoksun olanları düşün” diye yazıp ardından ekler, “Kulübelerde sefalet, kitaplarda zenginlik vardır.”

Hiç vakit kaybetmeden atılır çevredeki yoksul işçi ve köylü çocukları için okul açma işine. Başta kendisi olmak üzere gönüllü ders verebilecek durumda olanlar çoktur nasıl olsa.

Okuldan sonra kadın derneği kuruluş çalışmalarına başlar. Nasıl Yapmalı’yı okumuştur o dönemde, idolü olur Çernisevski’nin kahramanı Veruşka. Meslek edinmelidir tüm kadınlar. Pazar okulları kurar onlar için, Moskova’nın bütün fahişelerini karşılamaya hazırdır artık, her birinin geçimlerini temin edebilecek bir mesleği olursa bu zorlu, bu aşağılık işe devam edecek halleri yoktur ya.

Üçüncü çocuğu da yoldadır bu dönemde. Hatıra defterini alır eline ilk defa aylardan sonra “Sakın azla yetineyim deme” diye yazar doğacak çocuğuna.

Zor bir doğumun ardından çocuklarını alıp Karadeniz kıyısına, Yalta’ya tatile gider. Durmadan okur, notlar alır. Okuduğu bir kitapta “Sadece yenilgiyi kabul edenler yenilir”in altını çizer kalın çizgilerle. Bıkıp usanmadan çalışır bundan sonra, yenilgi yoktur artık lügatında.

Bir yanda sevme özgürlüğüne yönelik bir özlem…

1901 ekiminde dördüncü ve son çocuğunu doğurur Alexandre’dan.

İlk defa tuzak olduğunu düşünür bu doğumun; her defasında zincirlerini biraz daha sıkan bir engel. Tolstoy’un Nataşa’sının kaderini mi yaşayacaktır yoksa? Ya da kaynanasının?

Karmakarışıktır kafası, bir yanda çocukları, ailesi, bir yandan özgürlük ve mücadele aşkı… Hele de Volodya, kocasının en küçük erkek kardeşi. Sosyal Demokrat Parti üyesi bu kardeşle de bir garip aşamaya girmiştir ilişkileri.

Sonunda kararını verir, 9 yıllık birlikteliğine son verip Volodya ile yeni bir aşka açar yelkenlerini. Yeni bir aşk, yeni bir çocuk. Alexandre’dan olma çocukları, amca demektedirler bu yeni doğan kardeşlerinin babasına.

Çoktan sosyalist fikirleri edinmiş, aktivistlerle bile tanışmıştır. 1905 devrimi sırasında gözaltına alınırlar Volodya ile birlikte, kaldıkları evde, sonrasında birkaç aylık bir tutukluluk.

Alexsandre’ın çabaları sayesinde kurtulurlar.

Ne gözaltılardan kurtarabilir yakasını artık ne hapis ne de sürgün cezalarından. Biri biter diğeri başlar. Sonunda çareyi Kasım 1908’de, sürgün cezasını çekmekte olduğu Mezen’den firarda bulur.

Volodya vereme yakalanmıştır bu arada, durumu da gittikçe kötüleşmiş, Fransa’nın güneyinde tedaviye gitmiştir. Firardan sonra hemen yanına gitmez ama. Önce binbir güçlükle Moskova’ya gider, orada örgütüyle ilişki kurup Petersburg’da yapılmakta olan ilk yasal Kadın Kongresi’ne Ekonomi Bölümü tartışmalarına yazdırır adını. O kadar etkisinde kalmıştır ki bu kongrenin, o kadar büyüktür ki önemi onun için, aylar sonra görüştüğü halde Volodya’sıyla, güzel günlerden, geleceklerinden, aşkarından bahsetmek yerine, heyecan içinde bütün detaylarıyla bu kongreyi anlatır sevgilisine.

Problemin kesin olarak çözüldüğünü söyleyemem ama yeni soruların sorulmasına yol açtı ve sonuç olarak bütün delegeler için olmasa da bazı delegeler için olay açıklığa kavuştu. Bir çelişkinin varlığı kesin hayatta: Bir yanda sevme özgürlüğüne yönelik bir özlem ve diğer yanda kadınların düşük ücretleri nedeniyle bu özgürlüğün görünüşte kalacağı gerçeği, en azından çocuk sahibi olmaktan vazgeçecekleri. Kongre boyunca, kafese kapatılmış sincaplar gibi bu sorun üzerinde dönüp dolaşıldı. Bu durum bana düşüncelerimi daha da netleştirme arzusu verdi.

Kavuştuktan iki hafta sonra yitirir sevgili Volodya’sını.

Dünyası yıkılır, hayatı kararır İnes’in. Yeme içmeden kesilir. Moskova’nın o en güzel, en canlı, kabına sığmaz, hayat dolu militanı gitmiş, yerine zayıf, solgun, yorgun bir İnes gelmiştir.

Lenin’le tanışma

Kaybettiği yaşam sevincini bulabilmek için, çocukluğunun geçtiği Paris’e atar kendisini.

Burada bir başka Vladimir girecektir hayatına.

Rus komünistlerinin toplantı yeri olarak kullandığı bir kahvenin arka odasında görür ilk defa, açılış konuşması için ayağa kalktığında, yıllar önce okuduğu Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi kitabının yazarı, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin kurucusu Vladimir İlyiç Lenin’i.

Volta atarak konuşmaktadır kısa boylu, bıyıklı, kel adam. Ağzından çıkan kelimeleri adımlarının ritmine uydurmuş, elleri yeleğinin kesiminde, hafifçe arkaya kaykılmış bir şekilde bir sağa bir sola gidip gelerek, saatlerce anlatmaktadır.

Sadece masanın kenarına ilişip oturmak ya da sırtını duvara dayayıp dinleyicilere bakmak için ara vermektedir gel gitlerine; işte o ara vermelerden birinde çeker dikkatini bir kenarda oturup sessizce not tutan bu uzun boylu, oldukça güzel ve zarif kadın.

Gördüğü her yeni yüz gibi İnes’i de sorup soruşturur; güvensizlikten değildir bu alışkanlık, yeni gelen göçmenlerin ağzından ülkeyle ilgili gelişmeleri daha tazeyken, unutulmadan alabilmekti amacı.

Bu nedenle tanıştırırlar İnes’le.

Krupskaya ile de tanışır aynı günlerde, Lenin’in can yoldaşı, hayat arkadaşı Krupskaya.  Evleri yakındır zaten birbirine, gidip gelirler sürekli. Geçmişten bahseder bazan Krupskaya, cezaevi günlerinden, süt ile yazdıkları mektuplardan. Meğerse koskoca Parti programını bile böyle sokmuşlar cezaevlerine. Bir gün annesi gençlik fotoğrafını göstermişti de tanımakta zorlanmıştı İnes, insan bu kadar mı değişir, zorlu yaşam ve amansız hastalık ne kadar da yıpratmıştı bu genç kadını.

Aile arasında Volodya idi Lenin’in de bir adı, Krupskaya ve annesi dışında kimse bilmezdi, bir de şimdi İnes işte. Ah bir bilseler bu adı her duyduğunda yüreği nasıl da kanardı açısını hala içinde taşıdığı kendi Volodya’sını düşündükçe.

Diğer ülkelerdeki komünistlerle yazışmak onun göreviydi; Lenin’in konuşmalarını Fransızcca olarak hazırlamak da.

Bütün tercümeleri o yapardı, belge toplama, toplantı ve konferansları örgütleme, kongreleri takip etme de günlük görevleri arasındaydı. Bitmeyen bir enerji ve sorumluluk duygusuyla çalışırdı.

Buna rağmen hala sizli bizli konuşuyorlardı Lenin ile. İnes’ten çok Lenin’den kaynaklanıyordu bu durum, hayatında beş kişiyle senli benli konuşurmuş Lenin, annesi, Krupskaya ve üç arkadaşı. Bu arkadaşlarının içinde ne Stalin ne de Troçki var ama. En sadık arkadaşları Kamenev ya da Zinovyev bile sizli bizli konuşurlarmış onunla.

Bir gün yine İnes ile sizli bizli konuşurken dayanamamış Krupskaya, niye hala sizli bizli konuştuğunu sormuş Volodya’sına.

O günden sonra altıncı kişi olarak eklenmiş İnes de senli benli konuşma listesine.

Hapis, kavuşma ve ayrılık

1912 Temmuz’unda Bolşevik Parti örgütlenmesini sağlamlaştırmak için gizlice Rusya’ya girer, bütün dikkatine rağmen birkaç ay sonra yakayı ele verir. Sağlığını oldukça etkileyenen ağır bir gözaltı sürecinden sonra uzun bir tutukluluk dönemi yaşar. Ancak 8 ay sonra 10 Mayıs 1913’te o da oldukça yüklü bir kefaletle serbest bırakılır, Alexandre koskoca bir ormanı satmak zorunda kalmıştır ödeyebilmek için istenen bu fahiş kefareti.

İşte bu cezaevi günlerinde sessiz çağrılar çınlar kulaklarında, binlerce kilometre uzaktaki Lenin’i alır getirir kondurur hücresinin demir parmaklıklarına. Uçurumlardan yuvarlanır gibidir İnes, tutunacak bir dal arar Lenin’e duyduğu özlemin dehşetiyle sarsılırken. Bu kadar mı zor olur böylesine çıkışsız, böylesine umutsuz bir aşkı kendisine bile itiraf etmek acaba? Ne yapacaktır şimdi? Nasıl devam edecektir yaşamaya böyle?

Tek çare, Lenin’in yanıbaşında atılmaktır sınıf mücadelesine. Kısa bir süre yanlarında kalıp hasret giderdikten sonra çocuklarıyla, gizlice terk eder Rusya’yı, kefaret için yatırılan koskoca servet kimin umurunda.

İsviçre’de yeniden yoldaşlarıyla buluşmaktan çok mutludur ama en çok Lenin’le yaptıkları uzun yürüyüşler kavuşturur onu eski sağlığına ve canlılığına.

O kadar yakınlaşır ki birbirleriyle yaz sonunda bir isim bile takmıştır Lenin ona: Blonina, sarışın. Öyle mutludur ki ölse bile gam yemezmiş artık, bundan böyle yazılarını da bu adla kaleme alır.

Bu mutluluk Krupskaya’ya da yansımıştır. “O sonbaharda” diye yazar yıllar sonra, “o kadar mutluyduk ki onu yeniden aramızda görmekten, o kadar bağlanmıştık ki birbirimize, yaşamın coşku ve sevincini yayıyordu çevresindekilere.”

Çok geçmeden anlaşılır hazan olduğu bu coşku ve sevincin ardından gelenin; aralık ayının ilk günlerinde valizini alıp Fransa’ya geçer İnes.

Yıllar sonra1992 yılında, KGB ve Merkez Komite arşivlerinin açılmasıyla anlaşılacaktır bu gidişin nedeni:

Ayrıldık sevgilim, Paris’ten, biz ayrıldık. Biliyorum ki bir daha gelmeyeceksin buralara. Bu tanıdık yerleri yeniden görünce iyice anladım benim hayatımda ne kadar büyük bir yer tuttuğunu. Halbuki o zamanlar aşık değildim sana ama öylesine güçlü seviyordum ki seni. Bugün bile, o zaman olduğu gibi senin öpücüklerinden vazgeçebilirim, yeter ki seni görüp konuşabileyim. Kime ne zararı var ki bunun? Niçin gerekti ki bu ayrılık? Kızgın olup olmadığımı soruyorsun? Hayır, kızgın değilim, kendin için almadığını biliyorum bu kararı.

Paris’teyken Krupskaya ile de ilişkim çok iyiydi. Ama O sadece son dönemlerde söyledi bana kendisi için ne kadar değerli olduğumu. Ben ilk görüşte sevmiştim onu, öyle bir yumuşaklık öyle bir cazibe vardı ki onda. Öylesine güzel konferanslar verirdi ki. Ne de severdim onun odasında bulunmayı, onun masasına oturup önce ciddi konulardan sonra binbir çeşit konuda derin sohbetlere dalmayı, bazan yorduğum bile olurdu onu…

Durup dinlenmeden

Aşk acısını içine gömüp dört elle sarılır Paris’teki parti faaliyetlerine de.

1914 temmuzunda Sosyalist Enternasyonal’in Brüksel toplantısı için Bolşevik Parti’nin tezlerini savunan bir rapor kaleme alır.

1915 yılında Enternasyonal Sosyalist Kadınlar Birliği’nin çalışmalarına hız verir, gençlik konferansının toplanmasına öncülük eder.

1916 yılında, Fransızca’ya çevirdiği Lenin’in Savaş ve Sosyalizm broşürünü uzun uğraşlardan sonra Fransa’da yayınlatmayı başarır.

Ardından İsviçre’ye gidip pes peşe savaş karşıtı konferanslara katılır.

9 Nisan 1917’de 19’u Bolşevik olmak üzere 32 göçmenin Almanya üzerinden Rusya’ya gidebilmeleri için ayrılma izinlerini alır, Lenin ve Krupskaya ile birlikte ünlü ‘mühürlü tren’e binip Rusya’ya girer.

İktidarın alınmasından 1 yıl sonra 1918’de Moskova Sovyeti Yürütme Komitesi’ne katılıp, Moskova Eyaleti Ekonomik Konseyi’ne başkanlık eder.

Moskova delegesi olarak katıldığı Partinin 7. Konferansı’nda Merkez Komitesi’ne seçilir. Ardından Parti Merkez Komitesi’ne girip Kadın Komisyonu’na başkanlık eder.

Çok yoğun bir tempoda çalışmaktadır. Kimi zaman Parti içi sorunlarıyla uğraşır kimi zaman Merkez Komitesi adına toplantılar yapıp konferanslar düzenler. Yoğun olmasına yoğundur ama iki eli kanda da olsa bulur kadın faaliyetine ayıracak zamanı.

1918 Haziran’ında Moskova ve Çevresindeki Kadınlar Konferansı’nı düzenler. Bu kongrede Rusya İşçi ve Köylü Kadınları Kongresi yapılması kararının alınmasında oldukça etkili olur, bu kongreyi düzenleme komitesine de seçilir.

1919 yılında Kollantay ile birlikte Zhenotdel’i kurar; Merkez Komitesi’ne bağlı çalışan Kadın Seksiyonu. Kadınlar arasında sosyalist düşüncelerin yayılması başlıca amaçlarıdır ama kadınların yaşam koşullarını iyileştirme çalışmalarıyla başlarlar işe. Cehaletle mücadele baş hedefleridir. Okuma yazma kursları veriliyor, sosyalist düzenle birlikte değişen evlilik, eğitim ve çalışma yasaları hakkında eğitim kampanyaları düzenleniyordu. Onların çabaları sayesinde kadınlar devlet hastahanelerinde ücretsiz kürtaj hakkını kazandılar; 1920 yılında hiç de azımsanmayacak bir başarı, hele de dünyada bir ilk olduğu düşünülüldüğünde.

İşte bu yoğun tabloya ayak uyduramayıp isyan etmişti sonunda yorgun vücudu.

O haliyle bile faaliyette ısrar ediyordu ama Lenin de en az onun kadar ısrarcıydı dinlenmesi konusunda. İnes dinlenmeye çekilmedikce de artıyordu sağlığı hakkındaki endişeleri. Durmadan arayıp soruyordu.

İçi çinko kaplı bir tabutta

Sonunda dayanamayıp gelmişti Kafkasya’ya. Birazcık dinlenip güç toplardı belki de.

Nereden bilecekti bir de koleranın bineceğini boynuna.

Bütün çabalarımız sonuçsuz kaldı demişti üzülerek tedavi edildiği hastahane görevlileri 24 Eylül sabahı. İki gün önce getirilmişti buraya kolera şüphesiyle, mide ağrısı, ateş ve terden sırılsıklam bir şekilde. Geceyarısı bilincini yitirmiş, bir daha kendisine gelememişti.

9 Ekim sabahı girebildi O’nu taşıyan tren Kazan Garı’na.

Siyahlar giyinmiş küçük bir grup dışında kimse yok bekleyen.

Zavallı Alexandre, o kadar solgun görünüyor ki. Çocukları, annesi ve diğer yakınları arasında ayakta zor duruyor belli. Bir de Lenin var… Yaralı bir aslan gibi bir sağa bir sola gidip gelmekte.

Görevliler içi çinko kaplı tabutu çıkarıyorlar kırmızı siyah dökümlü bir vagondan. Yakınlarının gözyaşları arasında varıyorlar çiçeklerle bezenmiş siyah cenaze arabasına.

Kortej ilerledikçe izleyenler şaşırıyor kortejin başını Lenin’in çektiğini gördükçe. Ama öyle bir durumda yürüyor ki ha düştü ha düşecek. Bayılmak üzere neredeyse çektiği acıdan belli.  Kapalı gözlerinden yaşlar boşanmakta. Hiç kimse böyle görmemiş onu şimdiye dek.

12 Ekim’de Bolşoy Orkestrası’nın çaldığı Enternasyonal marşıyla toprağa verilir İnes Armand,

Kızıl Meydan’a gömülen ilk kadın komünisttir O.

Dört yıl bile yoktur Kollantay’ın “Lenin, asla İnes’in ölümünün üstesinden gelemedi” demesine.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur