Direniş alanlarına ve örgütlenme potansiyeline doğru bakmak

Devrimcilerin teori ve pratiğinde direniş alanlarına yönelik düşünüş ve hareket etme biçimi asgari ilkelerde ortaklaştırılmalıdır. Bu ilkeler hareketin anti-faşist, anti-kapitalist, anti-cinsiyetçi ve anti-türcü, sistem karşıtı çerçevesinden hareketle inşa edilebilir. Direniş alanlarına ve örgütlenme potansiyeline doğru noktadan bakabilen ve eylemini bu çerçevede yükseltebilen militanların o alanların örgütçüleri olabilmesi ve öz örgütlerini kurabilmelerini kolaylaştıracaktır

Direniş alanlarına ve örgütlenme potansiyeline doğru bakmak

Tayyip Erdoğan’ın halkta rıza üretme kapasitesinin iyiden iyiye daraldığı, iktidarın halktan kopukluğunun “Kimse aç değil” sözünde simgeleştiği bir siyasi-toplumsal süreçten geçiyoruz. İktidar krizi diye tanımlanan somut durum, özelde AKP-MHP bloğunun krizi, genel çerçevede ise kontrgerillanın krizi olarak yaşanıyor. Bu yönetme kapasitesinin daraldığı anda toplum, içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve politik problemlerden çıkışı seçimlerde görüyor. CHP’nin başını çektiği Millet İttifakı “İlk seçimde gidecekler” sözüyle bu kurtuluş algısını yaygınlaştırıyor.

Diğer taraftan, devletin halk tarafından arandığı yerdeki yokluğu, halkın yaşadığı sorunlar karşısındaki umursamazlığı toplumsal dayanışma pratiklerinin gelişmesine yol açıyor. Bu yaz yaşanan orman yangınlarında, Karadeniz’de yaşanan sel felaketinde görünen bu boşluk halkta başının çaresine bakma ve devamında hesap sorma potansiyelini harekete geçiriyor.

Bu çerçeveden bakıldığında sol-sosyalist hareketlerin içinde bulunduğu programsızlık ve kesintili kampanyalar, halkı alternatifsiz bırakıp mevcut devlet iktidarının “onarımını” hedefleyen seçimlere yönlendiriyor. Sokak siyasetindeki boşluk egemen siyasetin iki temsilcisi tarafından dolduruluyor.

Sözümüz etkili, pratiğimiz yeterli mi?

İçerisinden geçtiğimiz sürecin büyük siyasi çatışmalar içinde aynı zamanda sosyalist hareketin de yeniden kurulacağı bir süreç olduğunu dikkate alırsak buna ilişkin gerçekleri görmezden gelemeyiz. Bir politik programın oluşturulması ve halkın güveneceği bir örgütün var edilmesinin önündeki öznel problemleri net olarak saptamalıyız. Sol-sosyalist hareketlerin bu denli daraldığı bir noktada kitleselleşmenin önündeki engeller ancak gerçek hareketin yaratılması hedefiyle yola çıkıldığında aşılabilir.

Gerçek hareketi yaratmak ve ona önderlik etmek ihtiyacından biçim ve içerik olarak ne anlamalıyız? Bugün isyan ve direniş dinamiği barındıran alanları örgütlemeye yönelik adımlar attığımız andan itibaren bazı genel sorunlarla karşılaşıyoruz. Geliştirdiğimiz söylemlerde, ürettiğimiz kampanyalarda ve örgütlediğimiz pratik süreçlerdeki kesintililik hali, kısa vadede sönümlenme sorunu ve sonuca bağlayamama problemleri mevcut. Bu da kendini doğalında kitleselleşememe, daha doğrusu kitle ile teması kalıcı bir örgütlenmeye dönüştürememe sonucuna bağlamakta.

Bu biçimle hareket ettiğimizde içerik ne olursa olsun ürettiğimiz kampanyalar halkta karşılığını bulamıyor, krizi derinleştirecek ve sistemi yıkacak gerçek harekete önderlik edecek potansiyeli açığa çıkaramıyor.

Direniş alanları ve örgütleme potansiyeli

Bu noktada halihazırda sürmekte olan direniş ve örgütlenme odaklarını nasıl değerlendirebiliriz? Bunlar halkın güvenceli çalışma ve insanca yaşama arzusunun bir yansıması olarak ele alınamaz mı? Dahası bu talepler faşizme karşı mücadelenin ve siyasal iktidarın ele geçirilmesinin kurucu adımları olarak örgütlenemez mi?

Artvin Hopa’da çayda kota ve kontenjana karşı yürüyen mücadele, Rize İkizdere’de Cengiz’in taş ocağı projesine karşı yürütülen nöbet, enerji işçilerinin sarı sendika bariyerini aşan örgütlenme iradesi, kadın ve LGBTİ+ların eşitlik ve özgürlük mücadelesi, özel sektör öğretmenlerinin güvencesizliğe karşı mücadeleye yeni bir soluk getirmesi, sağlık emekçilerinin pandemi koşullarında yeniden canlanan örgütlenme mücadelesi, barınma hakkı mücadelesinin “kiralara üst sınır getirilsin” talebiyle yeniden sahne alması, süpermarket işçilerinin güvenceli çalışma talebi bizlere ne anlatıyor?

Tüm bu direnişlere, neoliberal kapitalist düzenin sömürü çarkına karşı yükseltilen bir isyan gözüyle bakmalıyız. Yoksa direniş bölgesindeki halkın seçim tercihlerine, direnişin kesintililiğine, sönümlenme potansiyeline bakarak buralardan faşizme karşı mücadelenin yıkıcı pratiklerini çıkarmak mümkün olmayacaktır.

Devrimcilerin teori ve pratiğinde bu direniş alanlarına yönelik düşünüş ve hareket etme biçimi asgari ilkelerde ortaklaştırılmalıdır. Bu ilkeler hareketin anti-faşist, anti-kapitalist, anti-cinsiyetçi ve anti-türcü, sistem karşıtı çerçevesinden hareketle inşa edilebilir. Direniş alanlarına ve örgütlenme potansiyeline doğru noktadan bakabilen ve eylemini bu çerçevede yükseltebilen militanların o alanların örgütçüleri olabilmesi ve öz örgütlerini kurabilmelerini kolaylaştıracaktır.

Bu alanları faşizme karşı mücadele pratikleri biçiminde örgütleyecek örgütün ve militanlarının ideolojik birlik, politik netlik ve çizgisinin ancak bu pratikler içinde şekillenip keskinleşebileceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu iki yönlü süreç geçişli ve eş zamanlı yürütülebilmelidir. Aksi takdirde bu pratik süreçler basit, zaman kaybı, sürekliliği olmayan ve sönümlenmeye mahkûm gündelik mücadeleler sınırında kalacaktır.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur