Beyazyakalı işçileşirken

Beyazyakalı artık yerini ve saflarını netleştirip sermayeden yana değil, Gezi Direnişi’nde olduğu gibi aklını zekasını başka türlü kullanmanın yolunu bulmalıdır. Sermayeden yana tavır alır bu gidişe dur demezse her gün daha aza daha çok çalışmaya, mobbinge, pandeminin sonucu ve teknolojinin getirdiği olanaklarla daha çok denetim ve baskıya razı olacak, sınıf içi rekabat içinde ezilen, ırkçı, şovenist cinsiyet ayrımcılığı ile beslenen kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bireylere daha da çok dönüşecektir

Beyazyakalı işçileşirken

Mühendisler, mimarlar, beyazyakalılar, toplumun eğitim almış işçi sınıfı proleterleşiyor, işçileşiyor. Her geçen gün daha aza daha çok çalışmak zorunda kaldıkları bir çalışma hayatı ile yüzleşiyorlar. Bu işçileşme sürecinin elbette bir tarihselliği var. Her meslek alanı üyeleri sadece kendi başına geliyor gibi hissetse de birbirlerinden farklı hız ya da koşullar içerisinde tüm meslekler eriyor, değersizleşiyor, dönüşüm yaşıyor. Bilimsel bilgi ve emek gücündeki dönüşüm ve değişim mesleklerin değersizleşmesine sebep oluyor. Kapitalizmin ilk evrelerinde manifaktür evresiyle, fabrikalaşmayla başlayan yeni iş düzeni ile kendi işyerinde çalışan zanaatkârların yaşadığı kaderi şimdiki mühendisler, mimarlar, avukatlar yani beyazyakalılar yaşıyor.

Marx proleterleşmeyi 3 aşamada açıklıyor: toplumun işçileşmesi, emek gücünün işçileşmesi ve politik işçileşme.[1]

Burada toplumun işçileşmesi, işçi sınıfının büyümesi, insanların kendi hesaplarına çalıştıkları küçük işletmeleri ve kendi topraklarını kaybederek, giderek mülksüzleşip ücretli işçi haline gelmelerini ifade eder.

İşgücünün işçileşmesi, işçinin çalıştığı makinanın basit bir uzantısı olarak, kolay kazanılan becerileri yineler hale gelmesi anlamına gelir. Bu süreçte işçi, sermayenin denetimi altında, yaptığı işin bütününe dair fikri olmayan basit bir alete dönüşür.

Politik işçileşme ise işçi sınıfının siyasi bilincinin gelişmesi ve kendisi için sınıf olmasıdır.

***

Sanayi devrimi ile ortaya çıkan işçilerin proleterleşme sürecinin benzerini şimdi de o dönemin “ayrıcalıklı” kesimi mühendisler, mimarlar, beyazyakalılar hızlandırılmış bir şekilde yaşıyor.  Fabrikaların ilk kurulduğu dönemde ilk “ayrıcalıklı” olarak konumlanan Lockwood’un[2] [3] deyimiyle beyaz bluzluların (üretim aracı sahiplerine yakın olan muhasebe, yönetici sekreterleri, satış elemanları) ayrıcalığının kaybolması çok uzun sürmez. Fabrikaların ürün hızını ve kalitesini artırmak için mühendise ihtiyacın ortaya çıkması ile birlikte sermayenin, işverenin sorumluluğu olan işi yönetme ve teknik konuları yürütme sorumluluğu mühendise devredilmiş olur. Böylelikle, sermayenin işlevini sermaye yerine getiren orta sınıf diye de adlandırılan ayrıcalıklı statü ve daha yüksek ücret sahibi olan mühendis, mimar, avukat gibi beyazyakalı kesim ayrıcalıklı yerini alır.

Carchedi’ye[4] göre orta sınıf bugünün tabiriyle beyazyakalıların ne hukuksal olarak ne de ekonomik olarak üretim araçlarına sahiptirler, yine de zamanlarının bir kısmını sermaye işlevini yerine getirmeye vakfederler. Dolayısıyla kazançları iki bileşenden oluşur: ücret bileşeni (kolektif emekçi işlevini gerçekleştirmeye bağlıdır) ve gelir bileşeni (küresel sermaye işlevini yerine getirmeye bağlıdır). Başka deyişle, kazançları ancak kısmi olarak emek güçlerinin değeriyle belirlenir, diğer kısımlar, işçi sınıfı karşısındaki ayrıcalıklı konumlarıyla ilişkilidir ve bu, işçi sınıfının ücretleriyle çelişen kazançlarını açıklar.

Özetle mühendislerin, mimarların, beyazyakalıların ayrıcalıklı konumları, sermayenin işlevini yerine getirmeden kaynaklanmaktadır. Ancak bu ayrıcalıklı konum da günümüzde kaybolmakta, beyazyakalıların işçileşme sürecinin hızlandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aslında emeğin, bilimin, mesleğin niteliği değişmekte eski “ayrıcalıklı” beyazyakalı yeni işçiyi temsil etmeye başlamaktadır. Güvencesiz çalışma koşullarında çalışan beyazyakalı eğitim almış işçilerdir artık.

***

  1. yüzyılda işçileşme sürecinin en önemli göstergeleri şöyle sıralanıyordu:[5]
  • işçinin yaptığı iş üzerindeki denetimini yitirmesi,
  • emek gücünün niteliksizleşmesi, yapılan işin değersizleşmesi,
  • değişik alanlardaki emeğin giderek birbirine benzemesi ve tek tipleşmesi,
  • emeğin sermayeye olan bağımlılığının artması

Şu anda benzer süreçleri yaşamayan beyazyakalı var mı acaba diye insan sormadan edemiyor. Çünkü sayıları fazla alttan gelen daha donanımlı geliyor. Yerine geçebilecek çok arkadaşı, kendisiyle sınıf içi rekabet eden meslektaşı var. Yeni gelişen yazılımlar, teknolojiler hem işlerini kolaylaştırıyor hem de iş üzerindeki denetimi kolaylaştırıyor. Sermaye karmaşık işleri bile kolay yönetebilecek yeni teknoloji ve metotlar geliştiriyor.

16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar gelen dört yüz yılda sermayenin işçileştirdiği, mülksüzleştirdiği, disipline ettiği ve işe koştuğu toplam insan sayısı yaklaşık 60-70 milyon.[6] 1900’den 2015’e kadar işçileştirilen nüfus 3,5 milyar (Dünya nüfusu şu anda 7,33 milyar). 115 yıllık sürede işçileştirilen nüfus, dört yüzyılda işçileştirilen nüfusun yaklaşık 50 katı. Bu işçileştirmenin en hızlı dönemi, 2 milyar insanın işçileşmesi ise 1980-2015 arasında gerçekleşiyor.

İşçileşme süreci işsizlik sürecini de birlikte getiriyor. Sermayenin gerekli emeği aza indirip artı değeri, kârı artırma eğilimi çalışan sayısını azaltırken mümkün olduğunca yeni iş alanları yaratarak yeni iş olanakları yaratmaktadır. Ancak bu iki eğilim yedek işgücü ordusunun, işsizler sayısının artması yönündedir.

Sonuçta, daha az emek gücüyle daha fazla hammadde ve makinenin harekete geçirilmesi sağlanmakta, birikim ilerledikçe bir yandan yeni yatırımlar için giderek daha az emeğe ihtiyaç duyulurken, diğer yandan eski yatırım alanlarında da üretkenlik artışı sonucu istihdam edilen emek miktarında azaltmalara gidilmektedir.[7]

***

Sermaye yasasının eğilimi, o halde, gerekli emeği en aza indirmekle birlikte mümkün olduğu kadar çok emek yaratmaktır. Sermaye bir yandan emekçi nüfusu artırmaya yönelirken, bir yandan da bunun bir kısmını sürekli bir artı nüfus (sermaye tarafından kullanılmadıkça varlığı lüzumsuz olan fazlalık bir nüfus) olarak ortaya koyar. Sermayenin eğilimi bir yandan insan emeğini (nispi olarak) gereksiz hale getirirken, bir yandan da insan emeğini sınırsız bir şekilde arttırmaktır.[8]

Yedek emek gücü ücretlerin istenmeyen şekilde artmasına engel olacak sermaye birikiminin canlandığı dönemlerde aktif işgücüne katılabilecektir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün öngörülerine göre sanayi sektörlerinde yoğunlaşması beklenen robot kullanımı ve otomasyona dayalı üretim biçimleri önümüzdeki yüzyılda sanayide çalışanların en az yüzde 40’ını olumsuz etkileyecek; onlarca iş sahası, yerini robotların düzenleyeceği iş süreçlerine bırakacak.[9] Otomasyonun ve yapay zekâ ile donatılmış robotların sanayide yaygınlaşması sonucunda 2030 yılına değin 400 milyon istihdam kaybının yaşanacağı tahmin ediliyor. Bu rakam küresel emek gücü arzının yüzde 15’ine denk geliyor.[10]

***

İstihdam eğiliminin genel olarak işsizliği artıran eğilimine AKP iktidarının çözümü 80 yıllık cumhuriyet döneminde açılan üniversite sayısını katlayarak her ile üniversite açarak hem işsizliği ötelemiş, ertelemiş olup hem de üniversite açmayı seçim vaadine dönüşmüştür. Yani üniversiteye giremeyip emek gücüne liseden sonra katılacak ya da işsiz bir dönem yaşayacakken üniversiteye gidip bitirdikten sonra benzer süreçleri yaşamaktadır. 1923’ten 2003’e geçen 80 yılda toplam 77 üniversite açılırken 2003’ten 2018’e geçen 15 yılda 129 üniversite açıldı. 2018-2019 döneminde faal olan üniversite sayısı böylece 206 oldu. Her ile bacasız fabrika açılmış aileler çocuklarının gelecekleri için tüm birikimlerini aktararak üniversite mezunu olmalarını sağlamaya çalışmıştır. Üniversite açılan il için hem inşaat sektörünü canlandıran yeni binalar anlamına gelmektedir hem de ilin esnafı için ekonomik canlılık anlamına gelmektedir. Bu kısa sürede açılan üniversiteleri karşılayacak akademik personel olmadığı gibi verilen eğitimin kalitesi düşmüş, niteliksizleştirilmiştir. Yeni açılan üniversitelerdeki akademik personel haftanın büyük bir kısmını ders vererek geçirmekte bilimsel, akademik çalışmalara zaman bulamazken üniversiteler diploma alınan ticarethanelere dönüşmüştür. Genel eğitim politikası olarak da öğrencileri öyle ya da böyle üniversiteden mezun etmenin önemli olduğu yeterli eğitim alıp almadıklarının önemli olmadığı bir politika benimsenmiştir. Böylelikle bir toplumun proleterleşme süreci oldukça hızlandırılmış olup işsizlik süreçleri geciktirilmiş ihtiyaç fazlası meslek sahibi üniversite mezunları oluşturulmuştur. Erdoğan da 2019 yılı Yükseköğretim Akademik Yıl Açılış Töreni’nde “Her üniversiteyi bitirdiği zaman iş sahibi olacak diye de bir şey yok. Bunu dünyanın hiçbir yerinde bulamazsınız” diyerek malumun ilamını yapmıştır.

***

Piyasalaşma ve işçileşme süreci bilimsel çalışmalar, bilimsel keşifler alanında çoktan yerleşmiştir. Artık bilimsel gelişmelerde yeni keşiflerde bilim insanların isimlerini değil CEO’ların şirket sahiplerinin (Steve Jobs, Elon Musk, Uğur Şahin-Özlem Türeci gibi) isimlerini çoktan duyar olduk. Bu süreç 1960’lı yıllarda çoktan tamamlanmıştır. 20. yüzyılın ilk yarısında kişilere verilen patentler hızla şirketlere verilmiştir.[11] Bilimin sermayenin hizmetine sokulmasıyla birlikte özgür bağımsız, halkın yararı, toplumsal fayda için bir bilimsel üretimden söz etmek mümkün değildir.

ABD’de Verilen Patentlerin Sektörlere Yüzde Dağılımı (1901-1951)
Yıllar Toplam Şirketlere Kişilere Kamuya
1901 25546 18.2 82.8
1921 37798 28.3 71.7
1931 51756 48.5 51.4 0.1
1932 53458 58.8 49.1 0.1
1951 44326 55.2 42.8 2
1957 42744 62.3 35.5 2.2
Kaynak:NBER(National Burea of Economic  Research), 1962. (7)

Örneğin Robert Oppenheimer (1904-1967) gibi bilim insanlarını artık görmek pek mümkün değil. Manhattan Projesi’nde sorumlu olan ünlü fizikçi atom bombasının patlatılmasından sonra görevinden ayrılarak, hidrojen bombasının geliştirilmesi projesine karşı çıkmıştır. Ardından hakkında komünistlerle ilişkisi olduğu iddiasıyla güvenlik soruşturması açılarak, vatana ihanetle suçlanmıştır.[12]

Medikal Araştırmacı Dr. Jonas Salk 1952 yılında, 1950li yıllarda büyük kayıplara sebep olan çocuk felcine karşı bir aşıyı başarıyla test ettiğini duyurur. Bu duyurunun ardından çıktığı bir televizyon programında sunucu ile Dr. Salk arasında o efsanevi diyalog geçer:

Sunucu: Bu aşının patenti kimde?

Salk: Halktadır diyebilirim. Patent falan yok. Güneşi patentleyebilir misiniz?

Jonas Salk ve Robert Oppenheimer gibi bilim insanlarına rastlamak artık neredeyse pek mümkün değildir.

Tüm dünyayı etkisi altına alan bu zamana kadar 3 milyondan fazla kişinin ölümüne sebep olan pandemi sürecinde her gün ortalama 5 ila 25 bin insanın ölümüne patent engeli nedeniyle göz yumulmaktadır. Yani sermaye güneşi de bilimsel bilgiyi de patentlemeye çalışmaktadır.

***

Beyazyakalıların, tarihsel süreç ve çalışma hayatında yaşadığı pratikler göstermektedir ki beyaz yakalılar diye adlandırılan orta sınıfların önemli bir kesimi işçileşerek “eğitimli, hünerli işçi kitlelerine” dönüşmüştür. Elbette sermayenin yerini tutan kritik görev ve sorumlulukları olan çekirdek bir kesim yerini koruyabilmekte avantajlı ücretler alabilmektedir. Ancak sınıfın geneli kendileri fark etmese de kabul etmese de işçileşmiştir. Bunu toplumsal düzenin dayattığı sınıfsal bir sonuç olarak göremeyenler işsizliğin, mobbing altında çalışmanın baskısı ile depresyon, umutsuzluk, mutsuzluk hatta intihar eğiliminde kendilerini bulmaktadır.

Beyazyakalı artık ne bilimsel üretimde, bir projenin yönetiminde ya da karar mekanizmasında söz sahibidir. Siyasiler, önceliği kâr elde etmek olan şirket yöneticileri yapılacak işlerde söz sahibidir. Mühendisler, mimarlar, beyazyakalılar meslekleri üzerindeki sözlerini de yitirmişlerdir. Bir fabrikanın, bir inşaatın mavi yakalı işçisi ile arasındaki mesafe oldukça kapanmıştır.

Tarihsel süreç ve yaşanan pratikler her ne kadar beyazyakalıların işçileştiğini gösterse de buna direnç gösteren kabul etmeyen beyazyakalı kimliği bulunmaktadır. Ve bu kimlik işçileştiğini kabul etmekte direnç göstermektedir.

Derber bunun nedenini proleterleşmeyi ideolojik ve teknik proleterleşme olarak ayırarak anlatmaya çalışmıştır:

Marx, kendi emek gücünü başkalarına satmaya zorlanan işçinin iş üzerindeki denetimden iki anlamda yoksun olduğunu söyler: İlk olarak emek süreci üzerindeki denetimi; ikinci olarak ürünü kullanma üzerindeki denetimi. İlki işlerin nasıl örgütleneceğine ve yürütüleceğine dair kendi kavrayışlarını benimseterek, üretimi “yönetmek” üzere işgücü satın alanların hakkını yansıtır. İkincisi yani ürünün tasarrufu üzerindeki yoksunluk ise başka bir anlamda mülkiyet haklarını yansıtır, işverenlerin neyin üretileceğini, hangi koşullar altında piyasaya sunulacağını belirlemesidir. İşçilerin kendi işleri üzerindeki denetimi kaybetmesine teknik proleterleşme olarak adlandırılabilir. Teknik proleterleşmenin derecesi yönetimin üretim aşamalarındaki planlama ve işi en küçük birimlerine kadar rutinleştirme becerisine bağlı olarak değiştirebilir.

Üretilen ürün üzerindeki denetimsizlik ise “ideolojik proleterleşme” olarak tarifliyor Derber.[13] Üretilen ürünün piyasadaki değeri, toplumdaki kullanımı gibi konularda denetimsizliği yetkisizliği işçinin ideolojik proleterleşmesini tarifler. Örneğin mühendislerin büyük bir kısmı işverenlerinin etkinlikleri ya da ürünlerini eleştirmekten çekinmektedir ya da ussallaştırarak kendilerini de savunmaya ikna etmektedirler. İşçi, proleterleşmenin ayrılmış bu iki aşamasını da birlikte yaşar. Ancak bu iki kavramın Derber’e göre ücretli profesyoneller, beyazyakalılar için farklı bir anlamı vardır. Ücretli profesyoneller, beyazyakalılar daha çok ideolojik proleterleşmeyi yaşamış olup teknik proleterleşmeye başlamış olsalar da işin üretim sürecindeki yetki ve etkileri tamamen niteliksizleşmemiştir. Ancak süratle yakın dönemde bu teknik proleterleşmeyi, niteliksizleşmeyi gözlemleyebiliyoruz.

***

Kişi acizlik yaşadığı alandan enerji ve bilincini çekerek muktedir olduğu alanlara yöneltir. Yani beyazyakalı yaptığı işteki gücünü kaybederek ideolojik olarak duyarsızlaşmıştır. İşin sosyal fayda ve amaçlarıyla ilgisini kesmiş sınırlandırılmış bilgi ve beceri alanını ile ilgilenmede bulmaktadır kendisini. İşe sadece salt parasal çıkar olarak bakma eğilimi gösterir. Yani işten alınan doyum, mühendis, mimar olma toplum için insanlık için faydalı bir şeyler yapma hazzı çoktan kaybolmuştur. Maaş fazla mesai ek ödemeler tatilde gidilen yerler kalmıştır geriye. Sistemin ürettiği meslek alanlarında en yüksek idealizm birinci sınıf öğrencilerinde olduğu görülmektedir. Örneğin Morris Sherlock’un çalışmasına göre birinci sınıf diş hekimi öğrencilerinin yüzde 67 oranla idealist oldukları etikten yüksek puan aldıkları gözlemlenirken lisansüstü öğrencilerin yalnızca yüzde 18’lik kısmı etikten yüksek almıştır. Mesleki tecrübe kazandıkça beyazyakalı ahlaki ideallerden uzaklaşıp faydacı davranış biçimine yönlenmektedir.[14]

Peki, bu kadar mesleki itibarsızlaşma ve yaşam koşullarının baskı altına alınmış beyazyakalıların toplumsal olarak kaynama direnç gösterme kabul etmeme beklenmesi olağan değil midir?

Bu kaçınılmazdır, örneklerini en iyi gördüğümüz yer Gezi Direnişi’dir. Beyazyakalıların bir eyleme nasıl renk verdiği ve zekâsını kattığı Gezi Direnişi’nde çok iyi görülmüştür. Gezi Direnişi’nden sonra süreklilik içeren bir örgütü ya da sürükleyeni yoktur ancak sokağa çıkarsa neler yapabileceğini göstermiştir. Beyazyakalıların hareketlerinin önündeki en büyük engel hala merdivende çıkabilecekleri basamakların olması ve tanımlı bürokratik, statükocu üyesine yabancılaşmış örgütlerin adres olarak tanımlanmasıdır. Kadın hareketinin muhalefetin en diri ve en eylemsel yanı olmasının nedeni tanımlı bir örgütünün olmamasıdır belki de. Meslek örgütleri maalesef bu potansiyeli değerlendirememekte bazen de olası potansiyeli de sönümlendirmektedir. Meslek örgütlerinin bürokratik yapısı ve içerisinde bulundukları durum başka bir tartışmanın konusu olup sonuç olarak proleterleşen beyazyakalının toplumsal potansiyeli oldukça fazladır.  Bu potansiyeli yer yer gösterse de hala bir örgütlenme merkezi ve öncüsü yoktur. Prometheus’un sönmeyen ateşi beyazyakalıları da aydınlatacaktır bir gün.

***

Gelinen tarihsel sürecin sonucunda beyazyakalılar yeni proletaryanın bir parçası olmuş yeni işçi sınıfının bir bileşenine dönüşmüştür. İşçi sınıfının onurlu bir bileşeni olarak işçi sınıfına öncülük edecek sönmeyen ateşin meşalesini taşıyacak bir güce dönüşmesine ihtiyaç vardır. Beyazyakalı artık yerini ve saflarını netleştirip sermayeden yana değil, Gezi Direnişi’nde olduğu gibi aklını zekasını başka türlü kullanmanın yolunu bulmalıdır. Sermayeden yana tavır alır bu gidişe dur demezse her gün daha aza daha çok çalışmaya, mobbinge, pandeminin sonucu ve teknolojinin getirdiği olanaklarla daha çok denetim ve baskıya razı olacak, sınıf içi rekabat içinde ezilen, ırkçı, şovenist cinsiyet ayrımcılığı ile beslenen kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bireylere daha da çok dönüşecektir. Oysaki elinde tarihsel bir fırsat bulunmaktadır. Cinsiyet özgürlüğü mücadelesi nasıl topluma LGBTİ+’yı öğrettiyse, kadın mücadelesi kendisine “bayan, kız” denilemeyeceğini öğrettiyse, beyazyakalılar da “mühendisin mimarın fazla mesai meselesi de olur, hakları da vardır”ı öğretebilir. Ekolojik yıkıma karşı çevresel direnişin mühendisi, mimarı, avukatı olabilir. Başka bir dünyanın ve sistemin mümkün olduğunu gösterebilir.

Dipnotlar:

[1] http://emekatolyesi.org/Dosya-Yazisi/iscilesme-kavrami-uzerine#.YF73gK8zaUk

[2] Lockwood , D. 1982 Sources of Variation in Working Class Images of Society , Giddens ve Held (der.) Classes , Power and Conflict , London, Macmillian.

[3] Öngen T. 2014 Prometheus’un Sönmeyen Ateşi Günümüzde İşçi Sınıfı Kitabı. Yordam Yayınları.

[4] Carchedi G. 1975 economy and Society Abingdon : Routledge Journals, Taylor & Francis, ISSN 0308-5147, ZDB-ID 121660-0. – Vol. 4.1975, 1, p. 1-86

[5] Kaderoğlu Bulut Ç. 2019, Beyazyakalılarda Proleterleşme sunumu, İMO Ankara Şube Proleterleşme Paneli

[6] Gündoğdu O.  https://www.birgun.net/haber/plansizligin-bilancosu-ogrencinin-sirtinda-282854

[7] Oğuz S. 2016, İşgücü İstatistiklerinden Yedek İşgücü Ordusuna Nüfusu Yeniden Sınıflandırmak Mülkiye Dergisi, 40(4), 31-67.

[8] agm

[9] Kaderoğlu Bulut Ç. 2019, Beyazyakalılarda Proleterleşme sunumu, İMO Ankara Şube Proleterleşme Paneli

[10] ags

[11] Oğuz S. 2016, İşgücü İstatistiklerinden Yedek İşgücü Ordusuna Nüfusu Yeniden Sınıflandırmak Mülkiye Dergisi, 40(4), 31-67.

[12] Kaderoğlu Bulut Ç. 2019, Beyazyakalılarda Proleterleşme sunumu, İMO Ankara Şube Proleterleşme Paneli

[13] Derber C. 1983.Profesyonelleri Yönetmek İdeolojik Proleterleşme ve Post-Endüstriyel İşgücü. Çeviri. Gelmez A. TMMOB İMO Ankara Şubesi Kırılmalar: Yakalar ve Renkleri Makale 1

[14] Moris ve Sherlock, Decline of Ethics and The Rise of Cynicism


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur