Tarihimizin kayıp halkası

Saklı Tarihin İzinde adlı çalışmayla sadece sosyalist hareketimizin 1908’den önceki dönemini öğrenmekle kalmıyoruz. Anadolu’nun “gâvurlardan” arındırılmasının yan etkisi olan kendi tarihimize şoven bakış açısıyla bakma hastalığından da  kurtulma şansını elde ediyoruz

Tarihimizin kayıp halkası

“Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafı,
On bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafa’nın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.”

Nazım Hikmet

Yakın bir geçmişe kadar ülkemiz sosyalist hareketinin tarihini inceleyen çalışmalar milat olarak Mustafa Suphi’lerin TKP’sini alır, 1920’den önce kurulan devrimci örgütleri yok sayardı. Neyse ki Osmanlı’nın Anadolu ve Balkanlar’daki topraklarında sosyalizm mücadelesini başlatan Bulgar, Rum ve Ermeni devrimcileri inceleyen çalışmalar yayımlanmaya başladı da tarihimize enternasyonal gözlüklerle bakmaya başlayabildik. Bu çalışmaların en önemlisi sayılabilecek incelemelerden biri de 1915 yılında Beyazıt’ta asılan 20 Ermeni devrimciyi anlatan Paramaz adlı eserdir. Darağacına çekilen Deniz Gezmişlerin, Erdal Eren’lerin, Hıdır Aslan’ların akıbetini yıllar önce yaşayan Paramaz yoldaşın adı Kobanê’de bir kez daha ölümsüzleşecekti.

Bizi tarihimizin kayıp halkasıyla tanıştıran Kadir Akın, bu kez Tanzimat Fermanı ile Bâb-ı Âli Baskını arasında geçen sürede Ermeni devrimci hareketinin mücadelesini anlatıyor. Bugüne kadar milliyetçi olduğu sanılan Ermeni örgütlerin Türk, Kürt, Alevi, Laz, Ezidi, Süryani, Arap ve Kıptilerle birlikte eşit koşullarda yaşamak ideali uğruna savaşan devrimci hareketler olduğu kendi açıklamalarına dayanarak gösteriliyor.

Resmi tarih anlatısıyla hesaplaşmayı önüne koyan Saklı Tarihin İzinde adlı kitap işe kullandığımız dille başlayarak bugüne kadar çete denilen Ermeni devrimcilerden gerilla diye bahsediyor. Kimi Ermeni gerillalarla, Şemsi Paşa suikastını gerçekleştiren İttihatçı subayın Meclis-i Mebûsan’da birlikte vekil olarak bulunmalarının tarihin bir cilvesi mi, dönemin devrimci ruhunun sonucu mu olduğunu okurların yorumuna bırakmak doğru olur. Yazar kitabın birinci bölümünde yönetenler arasındaki çatışmaları, Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılmasını, Bektaşilerin tasfiye edilerek mallarına “çökülmesini”, Osmanlı Devleti’nin dışa bağımlı hale gelmesini, Tanzimat Fermanı’yla gayrimüslimlere tanınan hakları, kapitalist ilişkilerin uç vermeye başlamasının reformları Osmanlı’ya nasıl dayattığını anlatarak okura tarihsel arka planı çıkarmış oluyor. Bununla birlikte bu bölümde de saklı kalmış bir bilgi gün yüzüne çıkartılıyor. Fransız Devrimi’nin yeni yeni duyulduğu yıllarda eşitlik, özgürlük, insan haklarını içeren bir anayasa hazırladığı için yedi arkadaşıyla birlikte boğdurularak öldürülen Rigas’ın öyküsüdür bu. Resmi tarih anlatıcıları tarafından Yunan milliyetçisi olarak damgalanan çağının enternasyonalisti Rigas’ın adı 1940’lı yıllarda Yunan Halk Kurtuluş Ordusu’nun devrimci marşlarında yaşamaya devam edecek, bu savaşa katılan Mihri Belli’nin anılarını anlattığı kitaplardan birine de isim babası olacaktı. 1860 yılında yazılan Ermeni Anayasası’nın Osmanlı demokratik aydın hareketi için önemli bir belge olduğuna dikkat çeken yazar, bu anayasanın daha sonra yazılan Rum ve Yahudi topluluğunun anayasalarından daha ilerici olduğu tezini işliyor. Tanzimat döneminin Osmanlı-Türk modernleşmesinin başlangıcı olduğu yönündeki görüşleri tartışmaya açan Kadir Akın, konunun modern sınıfların varlığından ayrı ele alınamayacağını söyleyerek, tabandan gelişen demokratik taleplerin zayıflığına ve aydın hareketinin bastırılmasına değindikten sonra Tanzimat ve Islahat dönemi için farklı bir bakış açısı ortaya koyuyor.

“Lo” diyenleri “Zo” diyenlerin üstüne salmak

Osmanlı Devleti, Rusya’dan aldığı darbelerle çalkantılı bir döneme girerek tarz-ı siyaset değişikliğini gündemine alır. Sultan Abdülhamid’in başlattığı Panislamist yönelimin Alman emperyalizmin bölgedeki çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade eden Akın, dönemin İslamcı hareketlerinin yabancı güçler tarafından desteklendiğine işaret ederek başladığı ikinci bölümde Osmanlı sosyalist hareketlerini ele alıyor. 1887 yılında Ermeni devrimciler tarafından kurulan Hınçak ile 1890’da sahneye çıkan Ermeni Devrimci Federasyonu ile tanışma zamanı gelmiştir. Selanik ve İstanbul’da feminist ve anarşist fikirlerin de Ermeniler arasında yayılmasını sağlayacak kadar renkli bir entelektüel bir hayat vardır. Bulgar, Rum, Yahudi devrimcileri yayımladıkları dergilerle sosyalizm düşüncesini Osmanlı topraklarına yayarken, Ermeni devrimci örgütleri II. Enternasyonal’e üye olmaktadır. Hınçakların merkez komitesinde bir kadın üyenin varlığı Ermeni yoldaşların dönemin ilerisinde olduğunun kanıtıdır. Milliyetçilik mikrobunun bulaşıcılığının önlenememesi Ermeni solu içinde çatışma ve şiddete yol açar. Bu bölümde Abdülhamid’e karşı girişilen Yıldız suikastı, Osmanlı Bankası baskını, Narodnizm esintisi, fedailerin ortaya çıkışı, Kumkapı gösterisi, Sasun ve Zeytun direnişlerine yer verilirken 1878 Berlin Kongresi ile birlikte uluslararası bir sorun haline gelen Ermeni meselesi ile 1879’da Şeyh Ubeydullah önderliğinde yaşanan Kürt İsyanına karşı Abdülhamid’in devreye soktuğu bir taşla iki kuş vurma formülü tarihten çıkarılacak bir ders olarak işleniyor. Kürtlerden oluşan ama Osmanlı ordusuna bağlı olan Hamidiye Alayları ile “Lo” diyenler, “Zo” diyenlerin üstüne salınıyor, Ermeniler ezilirken, Kürtlerin devlete bağlığı sağlanıyor, katliamları dışarıya etnik çatışma olarak sunma şansı yakalanıyordu. Yine Kumkapı eylemini bastırmak için Kanlı Pazar katliamına benzer bir taktik kullanıldığını, devlet aklında sürekliliğinin esas olduğunu görüyoruz.

1908 devrimi sonrası oluşan yeni güç dengesinin estirdiği hürriyet rüzgârı Taşnak’larda İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı güven duygusunu beslerken, İTC de Ermeni hareketini yedeğine alma hesabı yapar. Dağlardan inen Ermeni gerillalar, bandoyla karşılanır, sivil ve askeri yetkililerin katıldığı yemek masaları kurulur. Meclis’in yeniden açılışı için yapılan kutlamalara Ermeni ve Rum ahali kendi dillerinde açtıkları pankartlarla katılır. Arap, Arnavut, Rum, Ermeni, Slav ve Yahudilerin de temsil edildiği Meclis’e karşı kalkışılan 31 Mart ayaklanmasının niteliği konusunda bir tartışma yürüten yazar, Ermeni, Bulgar ve Rum devrimcilerinin burjuva devrimiyle elde ettikleri kazanımları korumak adına İttihatçıların yanında saf tuttuğunu anlatıyor. Ancak payitahtın saldırısını boşa çıkaran İTC onun soykırımcı zihniyetini devralarak Adana’da Ermenileri katletmek için zaman kaybetmez.

Tser Baykarı gı şarunagvi

1908 devrimi sonrasında Meclis-i Mebûsan duvarlarında yankılanan sosyalizm seslerinin kaynağı Ermeni ve Bulgar vekillerdi. Bu sosyalist vekiller sendika ve grev hakkı, parasız ve zorunlu eğitim, adil vergi sistemi, kız çocuklarının evlenme yaşı konularında Meclis kürsüsünden dönemi için ilerici taleplerde bulunuyorlar. Ancak 100 yıl sonra aynı noktada olduğumuzu görmek acıtıcı. 1908 sonrasının diğer sol ve işçi örgütleri hakkında da bilgiler içeren son bölümde yine arkeolojik bir kazıyla Türkiye Sosyalist Merkezi adlı örgütle onun yayın organı olan Ergatis yer üstüne çıkarılıyor. 1910 yılında İstanbul limanında çalışan Kürt, Türk, Rum, Ermeni ve Araplardan oluşan 2.000 işçinin direnişi gibi haberleri duyuran Ergatis, çocuk işçiliği ve “iş kazalarına” da (orijinal metinde böyle geçiyor) yer veriyor.

Yine bir tarz-ı siyaset değişikliği ile Türkçülüğün benimsenmesi, Balkan Savaşı ile yaşanan toprak kaybı ve milli ekonomi yaratma kararının bu topraklarda kanla ve acıyla yazılacak bir tarihi bize miras bırakması arasındaki ilişkiye değinilerek biten kitabın sonsözünü bugün TBMM çatısı altında görev yapan Ermeni vekil Garo Paylan yazmış ve şöyle bitirmiş: Tser Baykarı gı şarunagvi! (Mücadeleleri devam ediyor!)

Dipnot Yayınlarından çıkan Saklı Tarihin İzinde adlı çalışmayla sadece sosyalist hareketimizin 1908’den önceki dönemini öğrenmekle kalmıyoruz. Anadolu’nun “gâvurlardan” arındırılmasının yan etkisi olan kendi tarihimize şoven bakış açısıyla bakma hastalığından da  kurtulma şansını elde ediyoruz.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur