çirkinlik hakkı ve diğer şeyler – Ayşe Düzkan (5Harfliler)

Mesela kişisel bakım kadınlar tarafından, erkekler tarafından yapıldığından daha fazla yapılıyorsa, bu bir eşitsizliğe işaret etmez mi?

çirkinlik hakkı ve diğer şeyler – Ayşe Düzkan (5Harfliler)

geçen yüzyılın en güzel bulunan kadınlarından, oyuncu marilyn monroe’nun makyaj kutusu 1999 yılında bir müzayedede satılığa çıkarıldı. kutuda bir fondöten, bir pudra, biri kahverengi ikisi siyah olmak üzere üç eyeliner, bir çift yarısı kesilmiş takma kirpik, birkaç renkte krem göz farı, üç ruj, allık ve nemlendirici bulunuyordu. monroe’nun makyajını yapan sanatçı, baz olarak -sıkı durun- vazelin kullandığını anlatıyor. makyaja meraklı herhangi bir günümüz kadını, primer ve highlighter olmadan nasıl makyaj yapılabildiğine şaşırır.

sadece bu ikisi mi! monroe canına kıydığında henüz 36 yaşındaydı, botoks falan bilinmiyordu tabii, aksi halde ölümünden kısa bir süre önce çekilmiş bir fotoğrafında görülen kaz ayakları rahat bırakılmazdı!

fransız oyuncu simone signoret, hatıratı sayılabilecek özlemin eski tadı yok adlı kitapta -daha sonra eşi yves montand ile kısa bir ilişki yaşayacak olan- marilyn monroe ile dostluğunu anlatır. o sırada kendisi de sarışın olmaya karar vermiştir ve iki kadın mutfakta saçlarını boyarlar. evet, kendileri!

marilyn monroe’nun güzellik rutiniyle ilgili bu iki bilgi de şaşırtıcı bence. emeğin türkiye kadar ucuz olmadığı ülkelerde zaman geçirmiş olanlar, saçını kuaförde kestirmenin, manikürünü, ağdasını bir başkasına yaptırmanın ne kadar maliyetli olduğunu bilir. ama yine de, bu iki kadının bu işe kendilerinin girişmesi ilginç. pandemi dönemini bir kenara bırakarak söylüyorum, bugün güzellik ve bakım hizmeti veren herhangi bir dükkâna rastlamadan bir kilometre gidemeyebilirsiniz. sadece kuaförler, güzellik merkezleri de değil, dövmeciler, rastacılar, takma tırnaklara ya da kendi tırnağınıza sanat eserleri işleyen “tırnakçılar”, piercingciler ve tabii yaşlanmanın sonuçlarına deva vaat edenler. ve bugün makyaja azıcık meraklı bir kadının makyaj çantasından bile marilyn monroe’nunkinden daha fazla ürün çıkar!

güzellik sektöründe neler değişiyor?

2000’lerin sonunda fransa’da, gelecek on yılın en gelişmeye açık sektörünün well being olduğu söyleniyordu. insanın kendini iyi hissetmesini sağlayan hizmetler anlamında kullanılan bu kavram, güzellik endüstrisiyle sağlık endüstrisinin kesiştiği kümeyi tanımlıyor. güzellik endüstrisi, en geniş kapsamlı sektörlerden biri. kozmetik, estetik cerrahi, dermatoloji, birçok spor dalı, diyet uzmanlığı, masaj, bakım hizmetleri, temizlik ürünleri… hepsi bu sektörün parçası. yani kozmetikten tıbba uzanan geniş bir skalayla karşı karşıyayız. daha 2009’da kozmetik sektörünün dünya çapında 200 milyar dolarlık, türkiye’de ise 1.5 milyar euro’luk bir hacmi olduğu iddia ediliyordu. bu, rossmann ve gratis’in türkiye’de kurulduğu yıl. watsons çok daha önce gelmişti. bu zincirlerden önce sevil, soley gibi lüks zincirler ve mütevazı parfümeriler vardı.

bütün bunlara bakarak, geçtiğimiz 10 hatta 15 yılın, öncesini de hesaba katarak, geçtiğimiz 20 yılın güzellik endüstrisi açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz. bu dönemde neler değişti:

-erkekler nasıl göründüklerini, nasıl koktuklarını vb. daha fazla dert eder oldu, dolayısıyla endüstrinin müşterileri arasına girdiler.

-yukarıda da aktardığım gibi, ürün ve hizmet çeşitlendi.

-endüstri, bacak boyu ve boy dışında her “derde” çare bulur hale geldi.

-birçok ürün ve uygulama ucuzladı, geçmişte sadece zenginlerin para yetirebildiği şeyler emeğiyle geçinenlerin de ulaşabileceği fiyatlara sunulur oldu.

-güzellik, cazibe, bakımlılık sadece romantik-cinsel hayatta geçer akçeydi, artık özellikle beyaz yakalı emekçiler için de gerekli bir kriter haline geldi.

güzellik mecburiyeti

bugün iyi şarkı söyleyen bir kadının, özellikle pop müzikte şarkıcı olabilmesi için görüntüsünün kusursuz hale getirilmesi gerekiyor. bu endüstri dünyalar güzeli, tombul adele’e geçen yıl 45 kilo verdirdi. gülşen’i, hande yener’i gençlik fotoğraflarından tanıyamazsınız. sadece edith piaf’a ya da safiye ayla’ya gösterilen hoşgörü onlara gösterilemediği için değil; “kusur”larını gidermek mümkünken bunu yapmamaya hakları olmadığı için! “ennn” güzel halinde görünmemek ancak endüstrinin biraz kenarında bulunan “indie” müzisyenlerin hakkı.

yıllar önce genç bir kadın yazar, genç ve güzel bir kadın olduğu için edebiyat çevrelerinde kendisine şüpheyle yaklaşıldığını söylemişti. bunu o sırada röportaj yaptığım vivet kanetti uluç’a sormuştum. o bana tam aksini söyledi; edebiyatta kabul görmüş kadınlar arasında güzel olmayan bulunmadığına, tek tek isimler sayarak işaret etti! ağırlıklı olarak erkeklerden oluşan edebiyat dergileri, yayınevleri çevreleri, etraflarında bulunan kadınların güzel olmasına da dikkat etmişti. bugün, kadınlar bu çevrelerde daha fazla yer alıyor. ama örneğin hafta sonu ekleri, röportaj yapacakları edebiyatçının güzel fotoğraf vermesine dikkat ediyor!

bu kusursuz görüntü dayatması her birimizin hayatını da etkiliyor, tabii. althusser’den devletin ideolojik aygıtları olduğunu öğrenmiştik. devlet bir baskı aygıtıdır ve ideolojik aygıtlara ihtiyaç duyar ama baskının yanı sıra, ideolojik aygıtlara sadece devlet ihtiyaç duymaz. örneğin rejimin en önemli ideolojik aygıtı gazetelerin birinci sayfasıdır, kapitalizmin ideolojik aygıtları alfabe ile başlayan silsiledir. aynı şekilde, patriarkanın, masallarla tanıştığımız ideolojik aygıtları arasında, magazin basını ve popüler kurgular önemli bir yer tutar. sıradan “bakım”ın sınırı kuaför müdavimliğiyle çizildiğinde, saçını boyamayan, oje kullanmayan bir kadın ister istemez “bakımsız” olarak kodlanır. öğrenciyseniz sorun olmayacak bu kodlama, bankada, büroda çalışırken terfi almanızı engelleyebilir.

ama mesele bundan ibaret değil

insanların tek bir eşle ömür boyu yaşadığı heteronormatif ilişki kalıbı kırılırken, bir yandan da insan ömrü uzarken, çekicilik sadece gençlikte ihtiyaç duyulan bir şey olmaktan çıktı. çünkü flört artık yirmili yaşlara mahsus değil. bu da endüstrinin sunduklarına olan ilgiyi artırdı. lütfen ruh güzelliği falan demeyin, en azından benim gibi ağırlıklı olarak erkeklerle flört etmiş bir kadına demeyin. kısa süreli ilişkilerin yaygınlaşması bırakın ruhu, yüz güzelliğini bile önemsizleştirdi, “fizik” -a.k.a fuckability- öne çıktı. bu ortamda, endüstrinin sunduğu hizmet ve ürünlerin “rekabet”i demokratikleştirdiği bile söylenebilir.

ayrıca bu endüstrinin sunduğu her şeyin bu çerçevede ele alınması doğru değil. örneğin güneşe maruz kalmakla cilt kanseri arasında, modern tıbbın işaret ettiği ilişki, güneşten korunma ürünlerinin sgk kapsamına alınması gerektiğini de düşündürüyor. insan ömrünün uzamasıyla birlikte, göz kapağı düşmesi benzeri, estetik cerrahinin alanına giren sorunların çözümü yaşam kalitesini de artırıyor.

konunun geleneksel, kültürel boyutunu atlamayalım; almanlar daha az süsleniyor, fransızlar, italyanlar daha fazla. türkiyeliler, özellikle giyime düşkünlük konusunda avrupa’da italyanlara benziyor. sıradan bir insanın, kendi giyimi, bedeni, evinin dekorasyonu dışında ulaşabileceği plastik araçlar çok sınırlı. o yüzden, giyim, saç kesimi vb. araçlarla kendini ifade etmenin güzel, zaman zaman yaratıcı bir şey olduğuna inanıyorum.

güzellikle, bakımla ilgili tercihler, trendler belli kültürel kodlara da işaret ediyor tabii. son manikür trendleriyle birlikte oje rengiyle ilgili kodlamalar biraz kırılsa da, kırmızı ojeyle siyah oje hâlâ farklı şeylere işaret ediyor.

bu size de kırmızı ruju hatırlatıyor mu?

türk hava yolları’nın kabin ekibi üniforma kullanımı yönetmeliği’nde 2013 yılında değişikliğe gidildi. makyaj eskisi gibi zorunluydu ama bordo, kırmızı gibi “frapan” renklerde ruj, takma kirpik, kırmızı, kızıl ve platin rengi saç yasaklanmıştı! konu o kadar ideolojikti ki habertürk, haberin sonuna birleşik arap emirlikleri havayolları’nda kırmızı rujun yasak olmadığı bilgisini eklemişti.

hangi işi yaparsa yapsın, bir kadının rujunun renginin yönetmelikle belirlenmesi kabul edilir bir şey değil ve buna muhakkak itiraz edilmeli. bir kadının ruj sürmesinin zorunlu olabileceği işler çok sınırlı; aklıma sadece oyunculuk geliyor. dolayısıyla, makyaj mecburiyetine de itiraz edilmesi gerekiyor. buna rastlamadım. bir kadının hangi renk ruj süreceği kendi tercih olmalı ama bir kadın için makyaj yapıp yapmamak da kendi tercihi olmalı. feminist bakış açısı, ruj rengini tercih etme özgürlüğünde durmaz; mazbut olma zorunluluğunu sorguladığı kadar güzel olma zorunluluğunu da sorgular!

bugün türkiye’de akp karşıtı muhalif siyaset, kadınlara mazbut olmama hakkını tanıyor ama güzel olma dayatmasından vazgeçmiş değil. çünkü özellikle çizgisini laiklikle bağlantılandıran muhalefetin sınırlarını modernizm belirliyor. cumhuriyet’i kuran aydınların yeni kadın tahayyülünü, dönemi tasvir eden feministler tanımladı; ya da tahlil etti demek daha doğru olabilir. bu kadın, erkeğin entelektüel değerini de anlayacak kadar donanımlı, çocuklarına yol gösterecek kadar eğitimli, güzelliğini saklamayan, sadece yatak odasında değil, kamusal alanda da “seksi” olabilen bir kadın. bu prototip, kadınlara islamcıların “makbul kadın”ından daha ferah bir hayat sunabilir, özgürleşme dinamikleri barındırabilir ama tercihleri yine erkeklere hizmetle sınırlı ve bu anlamda feminist bir öneri olmanın gerisinde.

eşitlik olmadan olmaz

fakat ferahlama demişken, dekolteye değinmemek olmaz. yazın sıcakta daha az şey giymekten, daha az kumaş taşımaktan bahsetmiyorum çünkü dekolte, çıplaklıktan; dekolte özgürlüğü, çıplaklık hakkından farklı şeyler. çıplaklık hakkı, nasıl göründüğünü hesaba katmadan, ne kadar giysi giyeceğini kendi karar verme hakkı. oysa dekolte, güzel, cazip, seksi görünmesi amacıyla -ağırlıklı olarak bağrını ve memeleri- ama daha yaygın kullanımıyla bedenen herhangi bir yerini gösterme anlamında kullanılıyor. çıplaklık herkesin hakkı, güzel görünmek için bedeninin belli bir kısmını açıkta bırakmak da. ama erkeklerin takım elbiseyle bulunduğu ortamlarda kadınların askısız giysilerle bulunmasında bir tuhaflık yok mu? erkek torsosu seksi mi değil, kadınlar daha mı az üşüyor!

bence özgürlük mücadelesi, bu kıyaslamaları yaparak eşitlikle ilintilenir, ancak böyle ilerler.

geçtiğimiz günlerde kozmetiklerin hayvanlar üzerinde test edilmesine karşı bir video çıktı karşımıza. ralph adı verilmiş anime tavşan, gerçekten zalim bir iş olan hayvan deneylerinin sonuçlarının tartışmaya açılmasına sebep oldu. yazının konusu bu değil, o yüzden kısaca değineceğim. avrupa birliği ülkelerinde ve türkiye’de, kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde denenmesi yasak. ama çin, kozmetikte hayvan deneylerini zorunlu gördüğü için birçok marka çin’e gönderdiği ürünleri hayvanlar üzerinde test edilmesini kabul ediyordu, çin yakın tarihte bu kararını değiştirdi. ama abd’de hayvanlar üzerinde deneyler sürüyor. zaten ralph’in bulunduğu kısa film de abd’de yapılmış.

film türkçe sosyal medyada tartışılırken şunu gördük. birçok hesap kozmetik kullanımını kadınların tasarrufunda ve onların çıkarına bir olgu olarak görüyor! burada duralım ve soralım: belli bir iş -bu örnekte kişisel bakım- kadınlar tarafından, erkekler tarafından yapıldığından daha fazla yapılıyorsa, bu bir eşitsizliğe işaret etmez mi?

güzellik endüstrisi sadece bu endüstriye yatırım yapmış bulunan sermaye ve onun kârıyla açıklanamaz. çünkü endüstri olmasa da, kadınlar güzelleşmeye daha fazla zaman ayırıyor, daha fazla kafa yoruyor, daha önemlisi sosyal olarak kabul görmelerinde dahi cazibeleri etkili. erkeklere bu konuda o kadar az sorumluluk atfediliyor ki, beş-altı yıl önce, deodorant kullanıp duş alan erkeklere ayrı isim verilmişti; metroseksüel terimini unutmuş olamazsınız! eşitlik, en azından bu alanda eşitlik bu farkın kapanmasıyla ortaya çıkacak.

diğer yandan özgürleşme, toplumsal araçlar ve süreçlerle güçlense de sık sık bireysel ilerleyen bir süreç. her birimiz kendi hayatımızın içindeki özgürleşme dinamiklerini bulup çıkartarak, yeni dinamikler yaratarak ve kendi yolumuzu çizerek özgürleşiyoruz. çirkinlik hakkı toplumu değiştirme ve kendi daha özgür, daha mutlu hayatımızı kurmakta önemli bir araç, umarım değerini bilebiliriz.

Kaynak: 5Harfliler (Görsel: Nick Ward)

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur