Kurşun adres sormaz mı?

HDP’yi kapatma sürecinin devamı olarak yok edilmek istenen, ortadan kaldırılmaya çalışılan hedef belli bir isim, kişi değil, parti binasıdır, nöbet yeridir, bizzat cinayet mahallidir. Olay yerinin ta kendisidir hedef

Kurşun adres sormaz mı?

Bugün uzun uzun analizlere, sözü uzatmaya, hiç gerek yok. Sedat Peker’in, Mehmet Eymür’ün, FETÖ eskisi T.C. Devleti safralarının uyarılarını anımsatarak insanların korkutulmasına hele hiç gerek yok. Başımıza gelenler, acılarımız, kayıplarımız, yaşadıklarımız güneş tam tepemizde, her şey ayan beyan ortadayken meydana geldi. Devlet oyunları ağır çekim bir film gibi kare kare bizim mahallede oynanırken, ölümden başka bir son tarafımıza biçilmemişken yeni ne söylenebilir ki gidenlerin ardından? “… Halkım, sevgilim/…./Yok başka bir cehennem, yaşıyorsun işte”..

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İttihat ve Terakki’den beri İçişleri Bakanlığı hâkimiyetinde bir devlet olduğunu söylemeye gerek var mı? Dahiliye Nazırı Talat Paşa’dan başlayıp Süleyman Soylu’ya kadar çok rahat uzatabilirsiniz bu tehditkâr çizgiyi. Neredeyse bir yıldan az bir süre içinde kaybedilen, buharlaştırılan Ermenilerden, beş yüz senedir yok edilmek istenilen Alevilere, çok şeyleri unutturulmaya çalışılan Lazlara, ovada siyaset yapmalarını bile istemekten vazgeçtikleri Kürtlerin başına gelenleri tekrar hatırlatmaya da gerek var mı?

Kime ne hatırlatacaksın ki? Ne etkisi olacak siyasi iklimde? Erkek erkeğe kahvehanelerde bile bu kadar küfür kâfir konuşmak ayıp karşılanırken, o dile alışkın iktidar mensuplarına “Sayın Bakan”, “Sayın Soylu” diye başlayarak soru sormak hangi gerçeğin ortaya çıkmasına katkıda bulunacak ki? Bir gazeteci canlı yayında Sedat Peker gibi konuşup sayın bakana “Lan oğlum, böyle olmaz!” diyemeyeceğine göre sorulan her soru var olan gerilimi düşürmekten başka neye yarayacak ki? Canlı yayında hiç olmazsa kendi döneminde kötü muamelenin azaldığını söyleyen Sayın Soylu’ya bir yıl önce helikopterden aşağıya atılan iki Kürt vatandaşı sormalarını beklerdim. Haksızlık etmeyeyim sorsalardı bile bir şey çıkmazdı vereceği cevaptan. Tüm siyasi hayatlarını gerçeği çarpıtmak üzerine bina edenlerden birkaç haklı soruyla doğruları söyleyeceklerini beklemek saflık olurdu. Hangi soruyu da sorsalar o küçük sigorta şirketini, şirketindeki “Oki” yazıcısında kesilen sigorta poliçesinin çıkardığı sese olan aşkını anlatacaktı. Sayın Bakan’a, sizin bakanlığınız döneminde iki Kürt vatandaş askerler tarafından helikopterden aşağıya atıldı, duydukları son ses de aşağıya atıldıkları helikopterin pervanesinin sesidir diye hatırlatsalar insafa mı gelecekti sanki!

Mustafa Suphi ve öldürülen yoldaşları için Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarından, ne Cumhuriyet’in ilanından önce ne de sonra yarım yamalak da olsa pişmanlık içeren bir cümle duydunuz mu? Cumhuriyet’in, Talat, Enver ve Cemal Paşaların yaptıklarını kınayan, onların uygulamalarından vazgeçtiklerini gösteren bir tavrı var mıdır? Ya da Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve sayısız aydına reva görülenler? Sözüm ona Aydınlanmacı Cumhuriyet, Turan Dursun’u, Bahriye Üçok’u, Server Tanilli gibi aydınlanmacıları korumak için ne yapmıştır? Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç gibi devlete bağlı ama dürüst -dürüstlük suçtur bu topraklarda- gazetecilerin cinayetlerini aydınlatmaya çalışan bir devlet var mıdır? Kutlu Adalı cinayetinin hikâyesini anlatıyor ayrıntılar vererek Sedat Peker. Tık yok, ses yok, tek bir adım atılıyor mu cinayeti aydınlatmak için? Neymiş efendim? Suç örgütü lideriymiş, bu tip insanların sözlerine inanılmazmış. İyi de cinayeti kim en iyi anlatır? Tabii ki katil. Çalmayı çırpmayı kim en detaylı bilir? Tabii ki hırsız. Devletin kirli işlerini kim iyi bilir? Tabii ki onunla beraber vaktiyle iş tutanlar.

Ahmet Şık dayanamayıp “Türkiye Cumhuriyeti katil bir devlettir” deyince kızanlar, tehditler savuranlar, fezleke hazırlayanlar şunu yapmaya neden çalışmıyorlar? Bir tane siyasi cinayetin faillerini yakalayıp göstersinler. Bir tek siyasi cinayetin bağlantılarını ortaya koysunlar. Bir tek siyasi cinayette ucu nereye kadar giderse gitsin deyip sonuna kadar gitsinler. Bir tek siyasi cinayetin azmettiricileri ile siyasi, bürokratik güçler arasındaki bağlantıları aydınlatsınlar… Tahir Elçi cinayetinde, Hrant Dink’te, Necip Haplemitoğlu suikastında niye yapmıyor yukarıda saydıklarımızı alıngan devlet? Bari utanma belası Berkin Elvan ve diğer çocukların öldürülme olaylarında suçlu güvenlik güçleri yargılansaydı. Suçluları gizlemek yerine bir kez olsun adalete teslim etseydi, bir nebze inandırıcılığı olabilirdi devletin. Yapmadılar, yapmamayı tercih ettiler. Yapmayacaklar da. Ondan sonra da ikide bir “Biz muz cumhuriyeti değiliz” lakırdıları! Neyiz peki? Belli değil. Futbol maçlarındaki seyircinin polis copuna karşı son çare kaçarken attığı slogandaki gibi bir yeriz herhalde: “Burası Türkiye, İsrail değil”.

Bu ülkede küçük, mutlu bir azınlığın dışında kimsenin can ve mal güvenliği yok.

Bazen tutsağız, bazen esir, bazen de rehine. Devletin, kontgerillanın keyfine, tutumuna, konjonktüre, birilerinin iki dudağına bağlı statümüz, hayatımız.

Devrimcilerin, solcuların, ilerici kesimlerin bugüne kadar hiç olmadı can ve mal güvenlikleri.

Uzun yıllardır Kürtlerin de iki kere yok can ve mal güvenliği.

HDP’ye oy verenlerin üç kere yok.

HDP’li milletvekili, belediye başkanlarının, öne çıkan isimlerinin dört kere yok can ve mal güvenliği.

İl, ilçe binalarında çalışanların can ve mal güvenliği hiç mi hiç yok.

Dün öldürülen Deniz Poyraz, HDP’de siyasi faaliyetlere katılan bir kadın. Dün sabah olay saatinde orada olmasının sebebi ise siyasi faaliyet değil, Parti’de çalışan annesinin hastalığı dolayısıyla onun yaptığı işleri geçici bir süre kendisinin yapmasıydı. Saat 10:30’da orada tek başına olması da Deniz Poyraz’ın bildik günlük hazırlıklar için orada olduğunu gösteriyor. Katil için ya da azmettirici devlet için içeride kimin, kimlerin bulunduğu, içerideki insanların kadın, erkek, çocuk, misafir olarak bulunmalarının hiç bir önemi yoktur. Yalnızca “orada” olmaların önemi vardır ve yeterli bir nedendir öldürülmek için. Bu niteliklerinden dolayı da HDP binasına yapılan saldırı katışıksız bir terör saldırısıdır.

Deniz Poyraz’ın yerine dün annesi veya başka bir insan hasbelkader orada, Parti binasında olabilirdi. Deniz Poyraz annesinin yerine çalıştığı için değil, bir yeri, bir ilkeyi, bir mevziyi hepimizin adına doldurduğundan, hepimizin yerine orada bulunduğundan, hepimizi temsilen orada olduğundan dolayı öldürülmüştür.

HDP’yi kapatma sürecinin devamı olarak yok edilmek istenen, ortadan kaldırılmaya çalışılan hedef belli bir isim, kişi değil, parti binasıdır, nöbet yeridir, bizzat cinayet mahallidir. Olay yerinin ta kendisidir hedef.

Kurşunlar bir ‘yer’e sıkılmıştır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur