Kadınlar figüran değil, yazan yöneten ve söz sahibi – Zehra Özöcal (Evrensel)

İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması karşısında mücadeleyi büyütmenin koşulu mitingi tüm şehirlerde örgütlemekten, kadınlar olarak birlikteliği güçlendirmekten geçiyor

Kadınlar figüran değil, yazan yöneten ve söz sahibi – Zehra Özöcal (Evrensel)

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

Overseas, Finlandiyalı işçi kadınların yaşamlarına dair belgesel niteliğinde bir film. Kadınların Avrupa başta olmak üzere diğer birçok ülkede ev içi hizmet olarak çalışma yaşamlarının koşullarına dair izler sürüyor. Kadınların çalıştıkları ülkede karşılaşabilecekleri sorunlar; evin içerisinde nasıl hizmet ettikleri, evdeki patronlarına, onların çocuklarına nasıl davrandıkları, şiddet ve kaprislere nasıl karşılık vermeleri gerektiği gibi birçok şeyi kendi kurdukları senaryolar üzerinden pratikte gerçekleştiriyorlar. İçlerinden biri evin hanımı oluyor, bazen hanımın eşi… Evin erkeği cinsel saldırıda bulunduğunda ne yapılmalı, küçük skeçler üzerinden deneyimliyorlar. Bu skeçlerde bazen ağlıyorlar, bazen hep birlikte küçük kahkahalar bir tiyatro sahnesi haline getirdikleri hazırlık otelinde dolaşıyor.

Mutfak, banyo, yatak odası, her biri küçük tabelalarla bu hazırlık sürecinin sahnelerini oluşturuyor. İçlerinde oldukça genç olanlar da var, daha önce Dubai’den Avrupa’ya birçok ülkede çalışmış deneyimli kadın işçiler de. Filmde, bu küçük oyunlarla kurgulanan senaryoların yanında, doğrudan kadınların ağzından mülteci statüsü bile olmadan çalıştırıldıkları ülkelerde şiddetin ve sömürünün bin bir türlüsüne maruz kaldıkları anıları izleyiciyle kurdukları göz temasıyla anlattıkları bölümler, skeçlerin gerçek hayattaki karşılıklarına delil arayanlara kanıt oluşturur nitelikte. Bu telaşlı hazırlık süreci, kadınların birbirileriyle olan dayanışmasına dair de sunduğu küçük kesitlerle gerçek ve kurgu arasındaki farkın belirsizleştirilmesiyle, kadınların hayalleri ve yaşamları üzerindeki en temel belirleyici faktör olan emek sürecine katılım ve yeniden üretici pozisyonlarının hane içi ve dışında onları nasıl konumlandırıldığının birincil tanıklıklarına kapı aralıyor.

Ataerkiyi devralan kapitalist üretim biçimi

Kadınların ev hizmetlisi olarak profesyonel Filipinli hizmetçi rolü, çamaşırların nasıl katlanacağı gibi pratik işlerden yalnızlık, aşağılanma gibi duygularla nasıl baş edilebileceğini öğrendikleri duygusal tepkimelere kadar uzun ve yorucu bir eğitim sürecini binlerce Filipinli kadının önceki deneyimleriyle oluşturulmuş tipik senaryolar üzerinden anlatıyor. Yaşanabileceklere dair belki yüzlerce kadının ortak deneyimi bu skeçlerin içeriğini ve repliklerini belirliyor. Kadınların hem oynayan hem yaşayan hem de yazan olarak ev içi hizmet alanındaki konumları, yabancı emeğinin ucuz iş gücü olarak kullanılmasının yarattığı sosyo-ekonomik ve politik sonuçlarıyla birlikte filmin kendi iddiasından görece bağımsız bir şekilde ortaya konuyor. Bu iddianın aslını ise, ataerkiyi devralan kapitalist üretim biçiminde kadın emeği ve kadın cinsinin toplumsal konumu arasındaki ilişki açığa çıkarıyor.

Kapitalist üretim biçiminde, cinsiyete dayalı iş bölümünün kadının sömürülmesindeki en ayrıştırıcı unsuru, kadınların meta üretimi sürecindeki pozisyonlarıyla ev içindeki yeniden üretici rolünün birbirleriyle dolaysız bir konumda sunulmasıdır. Bunun açığa çıkardığı pratik sonuçlar, sermaye ve devletin, kadın emeğinin ucuz iş gücü olarak ihtiyaç anlarında kullanılabilecek ancak toplumsal eşitsizliğin devam ettirilerek eşitsizliğin kaynağına ilişkin tehdit oluşturmayacağı bir pozisyonda tutmakla görevlendirilmiş olduğuna ilişkin bir tartışmayı açıyor. Overseas’deki kadınların yaşamı, emeğini satarak yaşama tutunmaya çalışan kadınların sömürüye ve şiddete ilişkin bir dolu hikayeyle kurgu ve gerçeklik arasında, seyirci ve oyuncu arasında birbiriyle iç içe geçen bir ilişkiler bütünü ortaya koyarak filmin bütün atmosferi boyunca kadınlar şimdi ne yapacak, sırdaki rol ve replik ne sorusunu akıllara getiriyor.

1 Temmuza giderken

Bugün Türkiye’deki her bir genç kadın açısından devlet ve kurumlarının kadına karşı şiddeti önleme sorumluluğuna imza attığı İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının resmen yürürlüğe gireceği 1 Temmuz tarihi yaklaşıyor. Sahi, kadınlar ne yapacak sorusu bir filme değil hayatın kendisine yöneltiliyor doğrudan bu kez. AKP hükümeti, sözleşmedeki sorumluluğunun yerine bir önceki paragrafta belirttiğimiz daha öncelikli görevlerinin bulunduğunu, devlet aygıtının kadın cinsinin ezilmişliği sorununu aşmak değil muhafaza etmekle mükellef bir niteliğinin olduğunu bu sözleşmenin kalkmasıyla itiraf ediyor. Kadına karşı şiddetin yaşamın her alanında bu denli artışının karşısında cinsler arası eşitliği sağlamak, şiddeti önleyici yaptırım ve yasaları, koruyucu önlemleri işletmek görevinden çekilmesi gibi büyük bir sorumluk yerine geçecek önceliğin kimin önceliği olduğunu saptamaya çalışalım.

Overseas’deki gibi, kadınların gündelik pratiklerini bir role play’e çeviren sınıfsal çelişkiler, kadını ikincil konuma iten ve şiddeti derinleştiren her bir politikanın, demokratik kazanımlara yönelik saldırıların zeminini oluşturuyor. Figüran değil hayatın her alanında üreten ve söz söyleyen kadınları yok sayarcasına sözleşmeyi kaldırmaya yönelen iktidara karşı, kadınların yazıp yönettiği, dövizlerinden dekor, şehir meydanlarından sahne yaratıp, iradelerini çiğnetmediği geçtiğimiz birkaç ayda yaşananları özetlerken, 1 Temmuz gününe kadar tüm kadınların aynı birliktelikle devam edeceğinin de sinyallerini veriyor.

Neden ısrarla tüm sorunlar devlete ve tek adama işaret ediyor?

Kimin hangi siyasetin öznesi olduğu kadın sorununa ilişkin konumu belirler. Siyasetin özneleri ise gündelik ve sistemin arızi sorun ve sonuçlarına ilişkin tartışmalar ve fikir ayrılıklarına göre değil, emek ve sermaye arasındaki karşıtlıkta bulunabilecek sınıfsal çıkar ve ihtiyaçlara göre tanımlanabilir. Bugün AKP iktidarının her bir politikasının izlerini, kendisine bir hedef olarak belirlediği tek adam iktidarının inşasını güçlendirme, faşist bir devlet örgütlenmesinin içerisinde burjuvazinin temsilinin en ideal biçimde gerçekleştirilebileceğine ikna sürecini tamamlamaya yöneliktir. Başta kadınlar olmak üzere tüm toplumsal muhalefet güçlerine olan saldırılar, talepler için mücadele etmenin ve kazanmanın rolünün tek adamın iktidarını korumaya yönelik hamlelerine ilişkin bir tehdidi söylem ve talep düzeyinde doğrudan içermesinden bağımsız olarak barındırmasının, kazanılmış hak ve özgürlüklerin işletilmesinin ve korunmasının ihtiyaç duyduğu örgütlülüğün ve kalıcı yerel mekanizmaların tek adam iktidarını durdurabilecek yegâne yapılar olmasının korkusundan ileri geliyor.

AKP, halk kitlelerinin kazanılmış haklarına ve taleplerine saldırı tutumunu benimsetmeye ilişkin bir süreç yürütmektedir. Böylesine bir süreç eşitsizlikler denkleminde giderek daha aşağı bir konuma itilmeye çalışan kadınlara yönelik bir dizi saldırı politikasını beraberinde getirir. Daha iyi bir sözleşmeyle, sözleşmenin feshinin hemen öncesinde açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı maddelerinden beşinin kadına şiddet sorununu gündem etmesiyle, “Meclis’te kurulan komisyonlar, sözleşmenin yerine işletilecek mekanizmalar var” iddiası ile kadınların öfkesini ve mücadelesi bastırılmaya çalışılırken, bugün genç kadınlar arasında da yaygınca tartışılan, artan şiddet eğilimlerinin nedenlerine ilişkin bir tartışmayı kendi politikalarından bağımsızlaştırmaya çalışıyor. Şiddetle mücadele ettikleri iddia edilen komisyonlarda görev alanlar ise, şiddetin tolere edilebilir olduğundan, Diyanet bütçelerindeki artışın toplumsal huzuru ve vicdanı sağlamakta gösterdiği faydaların şiddeti çözdüğünü, çözebileceğini salık verenlerden oluşuyor. Aile Bakanlığının ve Diyanet’in işlevi burada öne çıkıyor. İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik fesih kararı, başta din ve aile olmak üzere bir dizi işlevi devletin en saldırgan ve gerici biçimi olan faşizmde kullanışlı bir araç olarak kullanmanın kadınların şiddetsiz ve haklarını kullanmayı talep eden bir yaşam pratiğiyle uyuşmaması burada belirleyici görünüyor.

Bu sözleşmenin uygulanması demek, kadınların yaşam ve eşitlik hakları için, eşitlik fikrinin karşısında yer alan tüm odaklardan yaşam haklarını, onlara rağmen almak demektir. Kadınlar haklarını kaybettikçe, taleplerini ortaya koyma gücü dağıtılmaya, demokratik ve ekonomik olarak giderek tırpanlanmaya ve alanları daraltılamaya devam edildikçe tek adam iktidarı güçleniyor, güçlendikçe nedenleri sonuçlar haline getirme gücü artıyor.

Fragmanı beğenmedik ve o iş bitmedi

Demokratik her kazanımın iktidardaki sınıf ve onun siyasi temsilcilerinin İstanbul Sözleşmesi’yle de denediği İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz diyen kadınlar, birçok yerel birlik, kadın örgütü, İstanbul Sözleşmesi kampanya grubu gibi örgütlülükler üzerinden yan yana mücadele etmeyi sürdürüyor. Pandemi de dahil olmak üzere 2020 ve 2021 yılı kadınlara birçok deneyim ve tartışma bıraktı, mücadelenin seyrine, mevzilere, öznesine, hedefine ilişkin birçok sorun ve tartışma kadınların yaşam alanlarına doğrultulan birçok saldırı ve tehdit karşısında ele alındı.

İstanbul Sözleşmesi’nin etkin uygulanmadığı koşulları deneyimlerken, kaldırılması halinde yaşayacaklarımızın bir fragmanını hep birlikte izledik, deneyimledik. Şimdi ise henüz yürürlükten kalkmadığı halde, kolluk kuvvetlerinden yargı organlarına, feshin gerçekleşmiş gibi davranılarak, Erdoğan’ın “Bitti o iş” söyleminden kuvvet alarak, şiddet gördüğü evlerden can havliyle kaçan kadınları karakollardan aile mahkemelerine yönlendirdiklerini, faillere ceza verilmesini 1 Temmuz sonrasına erteledikleri görüldü. Baştan aşağı devlet örgütlenmesinin, kurumlarıyla, bürokrasisiyle kadınların yaşamlarının korunması talebinin karşısında yıllar süren mücadeleler sonucunda kazandıkları her mevziinin, yendikleri her tartışmanın, birikimleriyle kazandıkları haklara saldırmanın nedenlerini aramaya başlamak bu yazının konusu olduğu gibi, kadınların mücadelelerinde ortaya çıkacak ve tek adam iktidarının geriletilmesini sağlayacak dinamiklerden birini oluşturuyor. Neredeyse hemen her mücadelede kadınların en ileri mevzilerdeki pozisyonu kadının ezilmişliği sorunun eşitsizliğin kaynağını işaret eder bir tartışmanın önünü açıyor. Haklarını kazanmaktan başka çarenin olmadığını yıllar boyu, nesilden nesile kız kardeşlerinden dinleyen kadınlar için, bu birikim hafızanın bile sınırlarını tehdit ediyor. Böylesine güçlü bir aktarım, dolasıyla tek adam iktidarına en büyük tehdit unsurlarından birini oluşturuyor.

Birlikteliğimizi güçlendirerek geliyoruz

19 Haziran’da İstanbul’da gerçekleşmesi beklenen kadın mitingi tüm bu koşullara karşı 1 Temmuz gününde gerçekleşecek resmen yürürlükten kaldırma işlemi için kadınların birlikteliğini göstermesi bakımından önemli bir tarih olacak. 80’i aşkın kadın örgütü Eşitlik İçin Kadın Platformu çağrısı aracılığıyla bir araya geliyor. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması karşısında kadınları ve LGBTİ+’ları seyirci konumuna getirmeyi hedefleyen, öfkenin dineceği varsayımıyla hareket eden iktidarın karşısında, bu mücadeleyi büyütmenin, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararın yok hükmünde olduğunu göstermenin koşulu kadınların bu mitingi başta İstanbul olmak üzere tüm şehirlerde, mahalle meydanlarında basın açıklamalarıyla, buluşmalarla, imkanları kaç kişiye ulaşmaya yetiyorsa o kadar kadınla birlikteliği güçlendirecek adımları atarak karşılamasından geçiyor.

Kaynak: evrensel.net

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur