Halkevleri Genel Başkanı Nebiye Merttürk: “Geniş kitlelerin dahil olabileceği anonim mücadele pratikleri için sosyalistler olarak sorumluluk almalıyız”

Halk kesimleri içinde boy veren direnme eğilimlerine dikkat çeken Merttürk, bu direnme eğilimlerini bir direniş hareketine dönüştürmek için anonim nitelik taşıyan mücadele pratikleri örgütlenmesi gerektiğini, bunun için de sosyalistlerin sorumluluk alması gerektiğini söylüyor

Halkevleri Genel Başkanı Nebiye Merttürk: “Geniş kitlelerin dahil olabileceği anonim mücadele pratikleri için sosyalistler olarak sorumluluk almalıyız”

İktidar içi çatışma Sedat Peker’in ifşaatları sonucu gizlenemez hale geldi ve sistemin çürümüşlüğü, krizi ve halk düşmanı karakteri geniş kesimler açısından artık apaçık bir gerçek. Bu durum karşısında seyirci kalmak yerine halkın bağımsız çıkarları doğrultusunda müdahalede bulunmak gerektiği de sosyalist hareketin pek çok öznesi tarafından dillendiriliyor.

Sosyalist hareket irili ufaklı eylemlerle, ortak açıklamalarla ilk adımlarını attığı bu yeni süreçte etkili ve kitlesel mücadele pratiklerinin, sonuç alıcı bir müdahalenin yollarını arıyor.

Halkevleri Genel Başkanı Nebiye Merttürk’e bu süreci ezilen sınıflar penceresinden nasıl değerlendirdikleri, sosyalistlerin bu süreçte nasıl bir rol alabileceğini konuştuk.

Merttürk, sistemin bu krizi kendini onararak aşmasının halka yönelik bir saldırı programı eşliğinde gerçekleşebileceğini, bu nedenle de sosyalistlerin krizi halkın bağımsız çıkarları doğrultusunda müdahalelerle derinleştirmesi gerektiğini söylüyor.

Halk kesimleri içinde boy veren direnme eğilimlerine dikkat çeken Merttürk, bu direnme eğilimlerini bir direniş hareketine dönüştürmek için anonim nitelik taşıyan mücadele pratikleri örgütlenmesi gerektiğini, bunun için de sosyalistlerin sorumluluk alması gerektiğini söylüyor.

Sendika.Org: Peker’in itiraf, ifşaat ve suçlamalarıyla birlikte iktidar içi bir çatışmanın gün yüzüne çıkışına tanık oluyoruz. Peki sizce ezilen sınıflar bu çatışmanın neresinde?

Nebiye Merttürk: Çatışmanın tam ortasındayız. Emekçi sınıflara, halka karşı adı konulmamış, ilan edilmemiş ama her geçen gün derinleşen bir “toplumsal savaş” var. Bugün insanlar kendi gündelik yaşamlarını idame ettirmekle ilgili ciddi kaygılara sahiplerse, insanları intihara sürükleyen bir işsizlik, yoksulluk, borçluluk varsa, halkın ortak zenginlikleri, yaşam alanları, geleceği dizginsizce yağmalanıyorsa, her yerde kadınlar katlediliyorsa, iş cinayetleri olağanüstü boyutlara ulaşmışsa, Kürt varlığı siyaseten imha tehdidi altındaysa, adalete inançları zayıflamışsa, yönetenlere güvenmiyorlarsa ve kendi bireysel tedbirlerini almaya yönelmişlerse artık biz çatışmanın tam ortasındayız diyebiliriz. Peker’in ifşaatları aslında tam da bu noktaya oturuyor. Devlet-içi çelişkilerin, kontrgerilla hizipleri arasındaki çatışmaların toplumsal içeriği “halka karşı savaş” yönetiminin krizidir. Ezilenler, bu çatışmadan yeni bir savaş yönetiminin çıkmasını engellemediği sürece bu böyle devam eder. Ki bugünkü devlet krizinin temel nedeni de ezilenlerin artık eskisi gibi yönetilmek istememeleri, kendiliğinden de olsa tepki göstermeleri ve yaygın direnişe geçmeleridir.

İktidarın yönetim biçiminden toplumsal güçler giderek daha fazla rahatsız durumda. Bu güçlere bugüne kadar iktidara destek vermiş bazı kesimler de dahil. Artan rahatsızlığın farkında olan iktidar ise bu durumu baskı ve denetim altına alarak yönetme çabasına girmiş durumda. Faşizm bugün paramiliter kuvvetler kurarak, çeteler oluşturarak, yeraltı ekonomisini şekillendirerek kendi hegemonyasını sağlamaya çalışıyor. Yine de ittifakları arasındaki çıkar çatışmaları, birbirlerini tasfiye sürecine itmeleri engellenemiyor. Bu durum kontrgerillanın birliğinin sağlanmasını, meşrulaştırılmasını giderek zorlaştırıyor. Sermaye fraksiyonları arasında mülkiyetin el değiştirmesi, sendikaların etkisizleştirilmesi, emeği baskı altına alan politikaların hayata geçirilmesi, Libya’da, Suriye’de, Azerbaycan’da izlenen savaş politikaları kontrgerillanın zorunlu genişlemesinden bağımsız gelişen süreçler değil. Bugün artık faşizmin kapasitesinin genişlemesinin de sınırlarına dayandığı, çelişki, çatışma ve tasfiyelerin dışa vurduğu bir dönemden geçiyoruz.

Çatışma, bir tripod-bir kameranın ötesinde; silahların ve bombaların patladığı, sokaklarda şiddetin arttığı bir evreye de yönelebilir, kendi içinde uzlaşarak bir seçim düzeneğinde kendini meşrulaştıran bir zemine de dönebilir. Her iki durumda da hedefte ezilen sınıflar olacak, bunu da biliyoruz.

“En büyük korkuları halkın direniş potansiyeli”

Burada ezilen halkların tam ortasında olduğu yer aslında politik ve toplumsal kriz. Politik kriz sömürge tipi faşizmin yıkılma potansiyelini gösteriyor bize. Toplumsal kriz ise halkın direniş potansiyelini. İşte tam bu kavganın ortasında her şeye rağmen halkın direniş potansiyeli hala egemenleri korkulu rüyası, kısmen de olsa bir arada kalmalarını sağlayan bir unsur haline geliyor. Baskı, tehdit ve şiddet ile bu potansiyeli bastırmak istiyorlar. Bugün basit bir mahallede, bir parkta kadınların bir araya gelip forum yapmaları bile korkulu rüyalarını tetikleyen bir olguya dönüşüyor.

Diğer yandan, yaşanan ekonomik kriz, salgın yönetiminin krizi, eğitimden adalete birçok alanda yaşanan krizler toplumsal krizin derinleşmesini tetikliyor. Bugün hala milyonlar aşıya ulaşabilmiş değil. İşten çıkarma yasaklandı denmesine rağmen işçiler Kod-29 ve türevleri bahane edilerek işsiz bırakılıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme kararının ardından kadın cinayetleri sürüyor. Karadeniz’den Ege’ye, doğudan batıya doğanın yağmalanması sürüyor. Kamusal hizmetler parası olmayanlar için faydalanılmaz hale geldi. Bu kadar ifşaata rağmen halen bir soruşturma açılmaması insanların adalete bakış açılarını değiştirdi.

Sonuç olarak Erdoğan bugün kendi krizlerini aşmanın yolunu uluslararası sermayeye ucuz emek cenneti vaat etmekte, memleket sınırları dışında taşeron askeri güç olmakta buluyor. Geçtiğimiz hafta Türkiye’de yatırımı bulunan 20 ABD’li şirket ile Zoom üzerinden yapılan görüşmede, NATO zirvesinde hep birlikte gördük.

Kontrgerillanın krizine devrimci proleter bir içerik kazandırma görevimiz var. Yaşanan krizlere seyirci kalıp kaybeden olmak yerine krizi halkın çıkarları doğrultusunda derinleştirmeyi hedefleyen bizler, müdahale olanakları ve yeteneklerimizi bu noktadan başlayarak ilerletmeliyiz. Kontrgerillanın krizi sosyalistler için de yeniden kurucu bir sürecin zemini olabilir.

“Direnme eğilimlerini direniş hareketine dönüştürmeliyiz”

Sosyalistler genel anlamıyla bu süreçte ne gibi bir rol alabilir?

Geniş kitlelerin dahil olabileceği, halkın ilerici kesimleri açısından anonim bir nitelik taşıyan mücadele pratiklerini örgütlemek için sosyalistler sorumluluk almalıdır. Bunu hep birlikte başarabiliriz. “Bu pisliği devrim temizler” derken marjinal bir iddiayı değil artık geniş kesimler açısından inkâr edilemez hale gelen apaçık bir gerçeği dile getiriyoruz. Herkes görüyor bunu. Halk kesimleri içinde boy veren direnme eğilimleri de işte ihtiyaç duyulan devrimci siyasetin nesnel temelidir. İlerletilmesi gereken gerçek hareket buradan çıkar. Sınıfsal bir içeriğe sahiptir ve birbirine her an satmaya hazır bir suçlular ittifakı olarak karşımızda dikilen oligarşi ile halk arasındaki çelişkinin çözüleceği zemindir. Aynı zamanda sosyalist hareketin de yeniden inşa edileceği birlikte hareketin de zeminidir. Direnenlerin birliğini sağlamak, direnme eğilimini bir direniş hareketine dönüştürmek de bizlerin görevidir.

Bugüne kadar pek çok mücadele sürecinde omuz omuza verdiğimiz kurumlarla tartışmalarımız, görüşmelerimiz sürüyor. Yaşanan kontrgerilla krizini kontrgerillanın yıkılması sürecine doğru ilerletmek için solun birliği ya da solun eylem birliğinin ötesinde müdahalelere ihtiyacımız var.

Faşizme karşı bir mücadele çizgisine sınıfsal bir içerik, sınıf hareketine de faşizme karşı mücadele biçimleri kazandırmak bir ödev olarak önümüzde duruyor. Tabii ki emeğin, halkın, kadınların ve benzeri kitlelerin sesini, taleplerini, çözümlerini gerçekçi, inandırıcı ve güvenilir bir şekilde yükseltmek zorundayız. Ama bu sadece protesto ile olmaz. Üretim alanlarında, yeniden üretim alanlarında birlikte bir şeyler yapabilmeliyiz.

Bugün ezilen tüm kesimlerin mücadelesini kendi mücadele çizgimizin de sorunu haline getirmeliyiz. Kürt halkının sorunu sadece Kürt Özgürlük Hareketinin sorunu ya da mezhep sorunu sadece Alevilerin sorunu gibi davranamayız. Sosyalistler olarak ezilen tüm kesimlerle bağlar kuran bir çizgide faşizme karşı bir mücadeleyi ilerletebiliriz.

Sosyalistlerin hareketlenmesi pozitif bir ilgi yarattı

Sosyalistler çeşitli ortak açıklama ve eylemlerle bu sürece seyirci kalmayacaklarını söyledi. Peki bir fikir beyanı ve protestoculuğun ötesine nasıl geçilebilir?

7 örgüt bir arada yaptığımız açıklama, ardından Kadıköy’de ve Türkiye’nin dört yanında düzenlenen ortak eylemler pozitif bir ilgi yarattı. Yalıkavak Marina’da, Ankara’da AKP önünde ve İstanbul’da Demirören AVM önünde yapılan eylemler de öncü eylem biçimleri olarak bir öneme sahip. Ziraat Bankası önünde yapılan eylemler de önemli. Örgütlü olmayan birçok kesimden pozitif dönüşler alıyoruz. Bu, yetineceğimiz ya da idealize edeceğimiz bir şey değil tabii. Sınırlarını biliyoruz. Pozitif olan, sosyalistlerin bu sürece müdahale etme ve gerektiğinde ortaklaşma yönünde bir irade beyanında bulunmasıydı.

Kontrgerilla krizine halkın çıkarları doğrultusunda etkin bir müdahalede bulunmak için sosyalistler olarak önümüze eylemleri çoğaltmayı, yaymayı, kitleselleştirmeyi, devrimci siyaseti kitlesiyle buluşturmayı koymamız gerekiyor. Sınıf hareketinin, kadın hareketinin, gençliğin ve ekoloji hareketinin eylemlerinin yanına eklemlenen bu eylemleri faşizme karşı ortak bir mücadele zemininde kavramalıyız.

Kontrgerilla düzeninin çarkına tabandan müdahale etmek

Bugün İkizdere’de verilen mücadelenin içeriğini bir ekoloji sorunundan çıkartarak aynı zamanda faşizme karşı bir mücadele içeriği ile de bütünleştirmeliyiz. Çay üreticilerinin mücadelesini ücret temelli bir mücadelenin ötesinde çay baronlarına ve onları besleyen iktidara karşı bir iktidar mücadelesi olarak kavramalıyız. Mahallemizde uyuşturucuya karşı mücadele ederken aslında kurulan bu kontrgerilla düzeninin çarkına en tabandan müdahale ettiğimizi bilmeliyiz.

Çünkü yukarıdan aşağı örgütlenen sömürge tipi faşizm bizim yaşam alanlarımızın, nefes aralıklarımızın içine kadar genişledi. Çay-Kur’un fiyat politikasını ya da kota-kontenjan uygulamasını bundan bağımsız düşünemeyiz. Bugün bizler kaybederken, azalırken, yoksullaşırken kimlerin kazandığına, çoğaldığına ve zenginleştiğine doğru yüzümüzü çevirmemiz aslında bize yolumuzu da gösterecek. Kontrgerillanın siyasetçilerden, sermayeye, mafyaya doğru nasıl kaynaştığını görmemiz gerekiyor.

İşte bu bakış açısı bizi basit protestoculuktan bir politik iktidar hareketine, direniş eğiliminden bir direniş hareketine doğru evriltecektir.

“Halkevleri olarak üzerimize düşen sorumluluğu almaya hazırız”

Solun birlikte hareket etmesi hem arzu edilen hem de geçmiş başarısız deneyimlerden dolayı temkinle karşılanan bir şey. Halkevleri’nin bu konudaki tutumu ne?

AKP’nin iktidara gelmesi de AKP faşizminin gelişimi de devletin iç krizinin derinleştiği dönemlerde proletaryanın, halkın politik toplumsal bir güç haline gelmesinin engellenmesi temelinde sağlanmıştır. Haziran İsyanı’nın direnişçi temelinin tasfiyesi, 7 Haziran seçimleri sonrası bu bakımdan karşıdevrimci sürecin nasıl örgütlendiğine dair bize fikir veriyor. Sermayenin önündeki engellerin kaldırılmasında devletin nasıl bir güç olarak kullanılabildiğini gördük. Medyanın, kara propaganda aygıtlarının, borçlandırma politikasının, cinsiyetçiliğin, milliyetçiliğin, dinciliğin en gerici biçimlerinin nasıl örgütlenerek ezilen kesimlere yönelik birer savaş aracı haline getirildiğini deneyimledik. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında somutlaşan 15 Temmuz sonrası ittifak sistemi en önemli krizlerinden birini yaşıyor.

Bugün bizim önümüze koymamız gerek hedef politik iktidarın ele geçirilerek, çürümüş faşist devlet yapısının parçalanmasıdır. Bunu kararlı bir direniş hareketi ile gerçekleştirebiliriz. O yüzden gerçekleştireceğimiz en ufak, en barışçıl sokak eylemini bile bu hedef ile örgütlemeliyiz, içeriğini buna göre oluşturmalıyız.

Faşizme karşı mücadeleyi de bu çizgide kurmalıyız. Böyle kurabilirsek başarısız bir deneyim yaşayacağımızı düşünmüyoruz. 2010 Referandum süreci birlikte hareket edebilmenin getirilerini bize gösterdi. Bu çizginin ilerletilmesi gerekiyor. Hedef ve araçlar konusunda kafamızın net olduğu bir birlikteliğin bugün bizi başarıya ulaştıracağına inanıyoruz.

Halkevleri olarak biz bu noktada üzerimize düşen sorumluluğu almaya hazırız, tüm sosyalist yapıları da bugün bu sorumluluğu almaya davet ediyoruz. Kendi renklerimizle, mücadele biçimlerimizi zenginleştirebilir, birlikte hareket edebiliriz.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur