Gül işçisi Kezban, evlenince bıraktığı liseye döndü ve okulu birincilikle bitirdi – Ayla Önder (Kadın İşçi)

Burdur’da ‘sabaha karşı’ denilen bir zamanda, birçok kadın gül hasadı için yola çıkıyor. Evleri tarlalardan 1 veya 2 saatlik mesafelerde bulunan kadın işçiler minibüslerle, kamyonlarla hasat yerine ulaşıyorlar. Kezban Şengül, şafaktan çok önce, saat 3’te uyanıyor. Evde kahvaltı veya yapılacak iş ne varsa elinden geçiyor. Gül tarlasına gitmek için yine karanlıkta, saat 4’te evden çıkıyor. Bu çok zorlu iş koşullarından kurtulma adına evlenince bıraktığı liseye tekrar geri dönüyor ve liseyi birincilikle bitiriyor. Değişen bir şey olmayınca pes etmiyor, memur olabilmek için kamu personeli sınavına giriyor. Onu da kazanıyor! Ne var ki şartlar yine aynı. Kezban her gece 3’te uyanmaya devam ediyor hala…

Gül işçisi Kezban, evlenince bıraktığı liseye döndü ve okulu birincilikle bitirdi – Ayla Önder (Kadın İşçi)

Gül bahçeleri mis gibi kokuyor Burdur’da. Çok zaman geçmeden, öncelikle bu özel koku kaybolmadan toplanması gerekiyor gül yapraklarının. Gül işçisi kadınlar önlüklerindeki özel ceplere veya getirdikleri çuvallara gülleri dolduruyor. Yani gül derliyorlar. “Gülhane” dedikleri fabrikaya gidecek çuvalların bir sınırı da var. Bir işçinin en az 30 kilo gül toplaması gerek geçimini sağlayabilmesi için. O sırada dikenler ellerini kesiyor.

Bir de arılar var! Kokudan dolayı bütün gün hasat tarlasında uçuşan bal arıları sokuyor. Gül işçisi Kezban Şengül hayatı hakkında ve işiyle ilgili birçok anekdotu anlatırken burada çok şaşırıyorum. En fazla canlarının yandığı sorunlardan biri de bu; gül arılarının iş başındayken günde en az 20 kere işçileri sokması! Şişmiş yüz ve ellerle işe devam etmeleri… Buna “alışmışlar” artık söylediğine göre…

Şafaktan çok önce uyanmak

Gülcü kadınların asıl kaygısı; her saniyede torbalarını ne kadar yaprakla dolduracakları. Zamanla yarışmak zorundalar. Eğer yapraklar çuvalda çok bekletilirse asit oranı artıyor. O güzel kokuyu sağlayan uçucu yağlar da yok oluyor, ki her şey o çok değerli yağ için. Gülyağı fiyatı neredeyse altın fiyatına yakın olduğu için “sıvı altın” olarak da anılıyor. Bu çok kıymetli aromaya bir şey olmaması için önlemler alıyorlar. Mesai içinde dolan çuvalları gölgelik bir alana boşalttıklarını anlatıyor işçiler. Hem toplamak hem de topladıkları güllerin o çok özel kokusunu korumak zorundalar.

Kezban Şengül 35 yaşında. Burdur’da eski tip gül yağı çıkarılan imbiklerin dibinde büyümüş. Gece 3’te kalkıyor ve saat 4’te yola çıkıyor. Yanlış mı duydum diye tekrar sormak durumunda kalıyorum. Eşine kahvaltı hazırlamak ve çocuklarıyla ilgili o gün ne gerekecekse eksik bırakmamak için herkes en derin uykudayken o ayakta.

Gül yağının astronomik ücreti

Bu saatte kalkıp hayata başlamasının nedeni güllerin yapraklarının ışıkta bozulması… Onlara çok erken kavuşması lazım. Gün ağarmadan toplandığı zaman yağın değeri kaybolmuyor. Peki, sabaha karşı saat 3’te kalkıyor, 18’e kadar çalışıyor. Sonra evin işi, yemek, çocuk bakımı… Tüm bunlara nasıl vakit ayırıyor? Acaba bu rutinlere anne baba mı yardım ediyor? “Yok öyle bir yardım, annem yatalak ve babacığım da anneme bakıyor sağolsun. Kayınvalidem de bizimle gül tarlasına geliyor toplamaya” diyor.

“Mevsimlik işçi” olarak yapıyor bu işi Kezban Şengül. Her yıl mayıs ve haziranda güller için gecenin orta yerinde gül tarlalarının bulunduğu bölgeye doğru yola düşüyor. Bırakacak kimsesi olmadığı için 4 yaşındaki küçük oğlunu da yanına alıyor. Gülün ve ondan elde edilen ürünlerin fiyatları çok yüksek. Örneğin bir kilogram gül yağının fiyatı 7 bin 500 avro. Gül yağını alanlar Fransa, İsviçre ve Almanya’daki parfüm ve kozmetik üreticileri. En zenginler için üretiliyor olmalı; çünkü şişesi 2 bin ile 5 bin arasında değişiyor! Bu astronomik fiyatlardan hiçbir gül işçisi kadının haberi yok. Onlar kilo başına aldıkları ücreti düşünüyor sadece.

Arılar sokar ama ara vermeden işe devam edilir

Kezban, Burdur’un merkezinde hayatını sürdürüyor. Evli ve 3 çocuğu var, eşi Mustafa da gülcü. Ne kendisinin ne de eşinin sigortası var. Bu yönden çok sıkıntılı, şunları söylüyor; “Gül toplarken dinlenmemiz mümkün değil çünkü kilo hesabı çalışıyoruz. En küçük bir boşluk alacağımız ücreti etkiliyor. Yemek dersen o da yok. Kendimiz evden getiriyoruz. Çok az bir ara verip karnımızı doyurabiliyoruz. Yevmiye hesabı bizim bu iş maalesef. Her gün hayatımız tehlikede çalışıyoruz. Hasta olsak devlet hastanesine gidemiyoruz. İş kazası geçirsek perişan oluruz. Dilerim ki olmaz! Arıların sokması ise tam bir eziyet!”

Güller diyarında, diğer adıyla Gülistan’da hasat devam ediyor. Yıllardır ailesiyle birlikte gül toplayan Kezban, bu işteki inceliklerden söz ediyor: “Ne sıcağa ne de soğuğa dayanıklıdır gül. Biz en aceleyle, vakit geçirmeden topluyor ve Gülbirlik Fabrikası’na veriyoruz.”

Kozmetik sektörü gülün peşinde

Bu şehirde gülle uğraşan herkesin kokusu aynı. Robin Sharma, “Sana gül veren elde hep biraz güzel kokusu kalır” der. Bu yorum Burdur’un tüm gül işçileri için söz konusu. Gül kokusu çok pahalı parfümlerin de temel maddesi. Bu muhteşem çiçeği de kokusunu da çok seviyor Kezban. Çünkü geçimleri oradan…

Romantizmin en önemli simgesi gülden yararlanan asıl sektör kozmetik. Dediğimiz gibi, gülyağı, “sıvı altın” olarak çok değerli bu beldede.

Özel yaşamı hakkında da konuşuyoruz. Genç kadın ve eşi çok hastalıkla savaşmış. Örneğin görme problemi var Kezban’ın ama bu durum gül toplamasını engellemiyor. “Gözlerim çok az görüyor” diyor; “Tavuk karasıymış hastalığım. Doktorlar öyle söylüyor. Geceleri ve ışığın, güneşin olmadığı yerlerde çok az görüyorum.”

Sıkıntılar bununla da bitmiyor. Kanser hastalığına yakalanmış hem kendisi hem eşi. Ama büyük bir şans eseri atlatmışlar.

İçinde ukde kalan okulu birincilikle bitirdi

Sohbetimizde içinde ukde kalan bir şey olup olmadığı sorusu konu olunca hemen atılıyor. Kezban’n ahdettiği ve yarım bıraktığı bir lise bitirme hayali varmış. “Liseden mi ayrılmıştın?” diye soruyorum. Yanıtını merakla dinliyorum: “Hayır ayrılmadım. Okul uzaktaydı, servisle ancak gidebiliyordum. Babam zor duruma düşüp servis ücretini ödeyemeyince beni okuldan aldı. Sonra farklı olaylar oldu ve evlendirdi. Bizler babaya hayır diyemezdik o yıllarda.”

Evlenince hemen anne olmuş. İlk çocuk büyüyüp belli bir yaşa gelince açık liseye kaydını yaptırıyor. Yeniden liseli olmak ona o kadar iyi geliyor ki. Geceleri sabahlara kadar ders çalışıyor. Ve bütün derslerinden 100 alarak lise diplomasına hak kazanıyor! O kadar sıkılıyor ki bunu söylerken. “İsterseniz diplomamı Whatsapp’tan gönderebilirim” diyor. Aşırı hassasiyet sendromu var. Ben utancımdan kötüleşiyorum. Kazıdıkça bilge bir kadının yüzü gittikçe netleşiyor.

Kasabada yaşam koşullarını değiştirmek süper güç gerektiriyor

Devamı var… Gül işçisi Kezban liseden en yüksek notlarla mezun olunca üniversite sınavına girmeyi de kafasına koyuyor. Ne var ki tam o aylarda kanser hastalığına yakalanıyor! Hayal olarak kalıyor.

Bünye sürekli ilerlemeye kodlu olduğu için hastalığa bedeni direnişle cevap veriyor. Kanserden kurtuluyor genç kadın. “Tamam, üniversiteye giremesem de sorun değil. Memur olabilirim o zaman” diyor. Kamu personeli sınavına giriyor ve kazanıyor. Fakat yine değişen bir şey olmuyor. Yaşadığı kasabada yaşam koşullarını değiştirmek süper güç gerektiriyor.

Bütün bunları anlatırken kelimeleri öyle özenle seçiyor ki. “Olmadı ama olacak” mesajını satır aralarında vermeyi ihmal etmiyor. Bu arada 2 çocuğu daha oluyor. En büyük çocuğu erkek ve 15’ine yeni girmiş. Bir de kızı var. En küçük oğlu ise 4 yaşında. Bu arada eşi ile okul, üniversite ve kamu işi gibi konularda hiç çatışma yaşamıyorlar. Mustafa Şengül; “Eğer sınavı kazanırsan sana destek olurum” diyor sık sık.

Fakir Baykurt’la aynı köyde yaşamak

Evlenmeden önce yaşadığı anne evinin bulunduğu Yeşilova beldesini anlatmak istiyor. Buraya bağlı Yaylabeli köyünde doğup büyümüş. Lafı köye getirmesinin bir nedeni var; ünlü yazar ve eğitimci Fakir Baykurt’un yaşadığı yer… Kezban yaşı gereği tanımıyor; ama babası çocukluğunda tanır ve çok severmiş. Bütün köyün “efsane” olarak saygı duyduğu bir isim.

Kezban için asıl önemli olan, köyde yer alan ve Fakir Baykurt’un annesinin adına açılan “Elif Nine Kütüphanesi”. Ders kitapları dışında ilk kez o kütüphanede kitap okumuş. Dönem dönem gidip her rafı ayrı ayrı incelemiş. “Nurullah Ataç’ın bir kitabıydı” diye anımsıyor. Sayfalarından birinde karşısına şu cümle çıkmış ve onu çok etkilemiş: “Kadının fendinin üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktur!” Altından kalktığı ne varsa o özlü söze bağlıyor ve ekliyor: “O günden bu yana her şeyi başarırım diyorum!”

Kaynak: Kadın İşçi

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur