Edebiyat ve şiir tutkunu militan bir önder

Dışarıdan bakan biri alçakgönüllü, çalışkan, donanımlı, esprili, dost canlısı, devrimciliği özümsemiş biri olduğunu ilk bakışta anlayabilirdi. Karşılaşınca hemen gülümser, sevecen bir dille hâl hatır sorardı. Teoriye, şiir ve edebiyata önem veren biri olarak devrimciliği tek yanlı kavrayan, biçimci ve havacı devrimcilerden değildi. 1971 öncesinde sınıf mücadelesinin her alanına koşan en çalışkan, en gayretli devrimcilerindendi. Zor günlerin adamıydı, yüz metre koşu yarışlarında olduğu gibi finale doğru ileri fırlayarak ipi ilk göğüsleyenlerden biri oldu

Edebiyat ve şiir tutkunu militan bir önder

İstanbul Maltepe’de kuşatıldıkları evde elli bir saatlik bir direnmeden sonra, Mahir Çayan’ın yaralı, Hüseyin Cevahir’in ölü olarak ele geçirildiği çatışmanın üzerinden yarım asır geçti. Cevahir’le aynı siyasi gelenekten gelmesem de bir arkadaşı olarak kısaca birkaç anımı paylaşmak istiyorum.

Hüseyin Cevahir SBF’de (Siyasal Bilgiler Fakültesi), ben Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okuyorduk. SBF anfisinde, yurt kantininde, Dev-Genç eylemlerinde, yürüyüşlerde sık sık karşılaşır, birbirimizin hâl hatırını sorardık. 1971 öncesinde devrimci fraksiyonların ayrışmaları henüz kökleşmediği ve kopuşlar sert yaşanmadığı, hepimiz FKF/Dev-Genç çatısı altında hareket ettiğimiz için arkadaşlıklarımız devam ediyordu. Basın Yayın Komünü diye anılan gruptan olmam Sabahattin Kurt’la yakın arkadaş olmama veya Deniz Gezmiş gibi doğal bir kitle önderine hayranlık duymama engel değildi.

Hüseyin’le ilk yakınlığımız Dev-Genç ekibi olarak 1969 yılında Söke’de tütün mitingi hazırlıkları için gittiğimizde oldu. Hüseyin Cevahir, Zafer Kutlu ve ben aynı ekipteydik. İlkin Ege bölgesinin en büyük göllerinden birisi olan, yılan balıklarıyla ünlü Bafa Gölü kıyısındaki Serçin köyüne gittik. Burası topraksız köylülerin geçimlerini balıkçılık yaparak sağladıkları büyük bir köydü. Bizden bir veya iki yıl önce Bafa Gölü kıyısında geniş arazisi olan toprak ağasının, gölün kendi sınırları içinde olduğunu iddia ederek, köylülerin balık tutmasına silahlı adamlarıyla engel olmasına karşı direnen köylülerden yaralanıp sakat kalanlar olduğunu duymuştuk.

Köye giderken Söke’nin yerlisi devrimcilerden adres alarak gittiğimiz için sosyalist eğilimli bir ailenin evinde misafir olduk. Direniş yaşamış, daha önce de devrimcilerle karşılaşmış bir köy olduğu için ilgiyle karşılandık. İki gün boyunca bazen evleri gezerek, bazen de köy kahvesine giderek sohbetler yaptık. Konuşmaları hitabet yeteneği gelişmiş Hüseyin yapıyordu. Köylülerin anlayabileceği şekilde ve etkili konuşuyordu. Bizden yalnız beş yaş büyük değil, bilgi bakımından da ilerideydi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gelmeden önce İstanbul’da iki yıl tıp okuduğunu, edebiyat ve şiir tutkunu olduğunu sonradan öğrendim. Serçin köyü direnişçi ve güzel bir köy olduğu için aklımda kalmış. Söke’ye döndükten sonra hangi köyleri dolaştığımızı hatırlamıyorum. Sonraki yıllarda Ege’de daha büyük gruplar halinde tütün mitingi çalışmalarında da beraberliklerimiz oldu.

***

Diğer bir çalışmamız 1970 Mayıs’ının üçüncü haftasında gittiğimiz Giresun fındık mitingi çalışmasıdır. Hüseyin, “Dev Genç olarak Giresun’a fındık mitingi çalışması için gideceğiz, sen de gelir misin?” dedi. Kabul ettim. Sabah erkenden Hüseyin ve Nasuh Mitap’la birlikte üçümüz otobüsle yola çıktık. Karadeniz tarafına ilk defa gidiyordum. Samsun’dan itibaren kendimi adeta başka bir ülkeye gelmiş gibi hissettim. Her yerde Karadeniz havaları ve türküleri çalınıyor, dağ yamaçlarından kurşun sesleri geliyordu. Otobüsümüz önü deniz, arkası orman kaplı güzel bir yerde mola verdi. Acıkmıştık, garsona siparişlerimizi verdik. Tam yemeye başlamıştık ki, Hüseyin’in tabağındaki taze fasulyenin içinden sinek çıktı. Garsonu çağırıp gösterdi. Adam bir çatalla sineği aldı ve tabağı tekrar yerine koydu. Tabii biz makaraları koyuverdik. Hüseyin “Bu ne yahu” deyince garson gayet doğal bir sesle “Abi aldım ya işte” dedi. Garsonu rencide etmeden tabağı iade edip başka bir yemek söyledi.

Giresun’un en gelişkin ilçesi Bulancak’ta gelince otobüsten indik. Hüseyin’in elinde dört devrimci avukatın adresleri vardı. O gece bizi aralarında pay ederek misafir ettiler. Teker teker bürolarını ziyaret ederek miting üzerine konuştuk. Hüseyin fındık üreticilerinin sorunları ve talepleriyle ilgili bilgileri defterine not etti. İzleyeceğimiz güzergâh, mola vereceğimiz köyler ve bize yardımcı olacak kişiler hakkında bilgiler verdiler.

Tarif ettikleri köyleri bazen yürüyerek bazen dolmuşa binerek tek tek dolaştık. Konuşmacımız yine Hüseyin’di, gelmeden önce de hazırlanmış olmalı ki, fındık üreticilerinin sorunları ve çözüm yolları üzerine söyledikleri ilgiyle dinlendi. O zamanlar bazılarının ağzından duymaya alıştığımız gibi, “İkinci Kuvayi Milliye, Sakarya, Dumlupınar” edebiyatı yapmadı. Uğradığımız köylerde kimi TÖS üyesi öğretmen, kimi sol eğilimli köylüler tarafından misafir edildik.

Sona doğru çam ağaçlarıyla kaplı yüksekçe bir dağın tepesine gelmiştik. Yamacın aşağısındaki köye doğru yürüyorduk. Hüseyin haydi “biraz gerilla eğitimi yapalım” dedi. “Çocukluğum dağlık bir köyde geçti, ben alışkınım” dedim. Nasuh’la birlikte ellerinde silahlar varmış gibi yapıp yokuş aşağı hızla koşarak indiler.

***

Bulancak’a döndükten sonra dolmuşla Giresun’a gittik. İrtibat yerimiz TÖS (“Türkiye Öğretmenler Sendikası”) şubesiydi. Birden Hüseyin ve Nasuh kayboldular. Bana nereye gideceklerini söylemeden sır olmuşlardı. Neyse ki elektrik malzemeleri dükkânı olan “Çolak Mustafa” diye anılan bir TİP üyesi bana yardım etti. Çolak Mustafa orta yaşlarda, iri yarı, ağırbaşlı, etraftakilerin saygı gösterdikleri biriydi. Söylediklerine göre eski kabadayılardanmış, bir silahlı çatışmada yaralanınca kolunun birini dibinden kesmişler. Çizdiği güzergahları izleyerek 15 civarında köy dolaştım. Karadeniz köyleri Ege’ye benzemiyorlardı, evler dağınıktı. “Çolak Mustafa’nın selamı var” deyince yardım görüyordum. Cami önünde veya köy kahvesinde ne bulursam o kadarına geliş sebebimi anlatıyordum. Özel bir çalışma yapmadığım için Hüseyin’in anlattıklarını özetliyordum. İlk konuşmalarımda biraz tekledim, sonra açıldım. “Öğrenciyim, fındık mitingi çalışması için geldim” deyince saygı gösterip dinliyorlardı. Hatta bir defasında dolmuşla giderken köyün imamıyla tanıştık, inince köylüleri toplayarak bana yardımcı oldu.

Elimdeki listeyi tamamlayınca tekrar TÖS şubesine döndüm. Orada İstanbul Dev-Genç’ten gelenlerle karşılaştım. Hüseyin ve Nasuh hala yoklardı. Akşam haberlerini dinlerken yakın yoldaşım Mustafa Kuseyri’nin Basın Yayın Yüksek Okulu’nun girişinde alnından vurulmuş olarak bulunduğunu duyunca şok odum. 22 Mayıs 1970 gecesi Nahit Töre ile birlikte otobüse binerek Ankara’ya döndük.

Hüseyin ve Nasuh’un nereye gittiklerini yıllar sonra çözdüm. Mahir Çayan ve yoldaşları silahlı mücadele kararı almışlar, bir yandan şehirlerde bir yandan Karadeniz’in de içinde olduğu çeşitli bölgelerde ön hazırlık yapıyorlardı. Sanırım çalışma yapmak üzere Dev-Genç örgütlenmesinin güçlü olduğu Orta Karadeniz’de ilişkili oldukları yoldaşlarının yanına gitmişler, illegalite yapıp bana söylememişlerdi. Son zamanlarda çıkan biyografilerinde 1970 yazını bu bölgede geçirdiğine dair bilgiler veriliyor.

***

Hüseyin Cevahir’in nasıl bir devrimci olduğunu anlatmama gerek yok. Hem yoldaşları tarafından anlatıldı hem de ölüm biçimiyle nasıl biri olduğunu gösterdi. Dışarıdan bakan biri alçakgönüllü, çalışkan, donanımlı, esprili, dost canlısı, devrimciliği özümsemiş biri olduğunu ilk bakışta anlayabilirdi. Karşılaşınca hemen gülümser, sevecen bir dille hal hatır sorardı. Teoriye, şiir ve edebiyata önem veren biri olarak devrimciliği tek yanlı kavrayan, biçimci ve havacı devrimcilerden değildi. Cepheciler içinde bağnaz mezhepçi tavırlara uzak olanların başında gelirdi.

Kısacası, Hüseyin Cevahir 1971 öncesinde sınıf mücadelesinin her alanına koşan en çalışkan, en gayretli devrimcilerindendi. Ama devrimcilerin boy gösterdiği mekanlarda (kantinler, forumlar, yürüyüşler vb.) havalı, Castro taklitçisi kasıntı tiplere hiç benzemezdi. Hatta görünüşe göre bir sıralama yapılacak olsa arkalarda kalırdı. 12 Mart darbesi yapılıp pabuç pahalı hale gelince “heybetli”yi oynayan onlarca kasıntı tip birden ortadan kayboluverdiler. Zor günlerin adamıydı, yüz metre koşu yarışlarında olduğu gibi finale doğru ileri fırlayarak ipi ilk göğüsleyenlerden biri oldu.

***

Ölümünden üç yıl sonra devrimci çalışma yapmak üzere Osman Yaşar Yoldaşcan’la birlikte İstanbul’a geldiğimizde ilk evimiz Maltepe’deydi. Mahir’le birlikte çatıştıkları ve kuşatıldıkları evin yanından her geçişimizde hüzünlenir, adlarını yad ederdik.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur