Dinlenme hakkı: Nerede, ne ara, hangi parayla? – Cem Şimşek (Evrensel)

Oysa bizimkilerin iktidarında dinlenme hakkı bir hayal değil; bir hak

Dinlenme hakkı: Nerede, ne ara, hangi parayla? – Cem Şimşek (Evrensel)

Kimi pandeminin haberini alır almaz şehre uzak dağ evlerine çekildi; kimi boğaz manzaralı yalısından çektiği fotoğrafla “Yaz aylarını, güzel günlerin hayalini kurarak, umudumuzu kaybetmeden… Sakın evde sıkıldık demeyin. Rahat nefes aldığınız güne… Evinizde olduğunuza şükrederek, evde kalmaya devam” mesajını sosyal medya hesabında paylaştı; kimi dünyanın uzak ucunda ıssız ada kiralayıp korumaya aldı ailesini.

O sırada o kimilerinin fabrikasında işçi, evinde temizlikçi olarak çalışan bizimkiler sabahın bir körü düşüp yola, binip tıkış tıkış dolmuşlara, metrobüslere açlıktan ölmemek için virüs kapmayı göze alarak çalışmaya gitti. Ne mi olurdu düşmeseler yola? 10 milyona dayanan işsizlik bizimkilerin başında Demoklesin Kılıcı gibi sallanırken muhtemelen önce ücretsiz izne yollanır; ilk fırsatta işten atılırlardı… Ve evde kalabilirlerdi artık aç biilaç(!)

Sahi ne çok çalıştı pandemide bizimkiler… Hafta sonu kısıtlamaları da engellemedi bizimkileri… Kimileri yasaklar öncesi şehre yakın çiftliklerine kaçarken; bölük bölük tezgah başına geçti bizimkiler cumartesi demeden, pazar demeden.

***

Bir de “iş yok” diye evde bekletilenler vardı bizimkilerin arasında. “Gemi gelirse işe çağırabiliriz; telefonunu açık tut” denilip gün boyu telefon başında bekletilen; sonra telefon başında geçirdiği gün haftalık izne sayılan bizimkiler… Ambarlı’da çalışan bir liman işçisiyle sohbetimizde “Aylar oldu çocuğumla, eşimle sokağa çıkamadım” diyordu. 2-3 gün işe çağrılmadığı kimi zamanların ardından günlük 12 saat; 3 hafta izinsiz çalıştığını da ekliyordu. Aynı liman işçisi yıllık izinlerinin de benzer yöntemle iç edildiğini anlatıyordu. Önce yıllık ücretli izin hakları kullandırılmıştı; ardından da ücretsiz izin… Bir tek liman işçisi değil elbet, gazetemize gelen haberlerden biliyoruz ki değil birkaç, değil beş on; milyon milyon…

Boğaz manzaralı yalılarından “Evde kal” çağrısı yapanlar gasbetmese belki bizimkilerin de bir tatil planı olurdu. 15 günlük tam kapanma tarihlerinde kimilerinin tası tarağı toplayıp Ege sahillerine akın ettiği gibi olamaz elbet. Zira bizim ne aşımız; ne paramız var turist görmeye(!) Yine de memleket planı yapılırdı; dönerken kışlık erzak da yüklenilirdi hem. Bulgur, tarhana, salça, kuru meyve, yemiş, bakliyat… Market, çarşı, pazar ateş pahası… Günlüğü 47 liraya gelen ücretsiz izin ödeneği mutfak masraflarını bile karşılamazken ilaç gibi gelirdi birkaç koli erzak.

***

Pandemiyle işçilerin dinlenme hakkı da gasbedildi; işçi sınıfının tarihe yayılan mücadelesiyle kazanılan diğer pek çok hakkıyla beraber. Bugün dinlenme hakkı işçilerin büyük bölümü için İş Kanunu’nun sayfalarındaki birkaç cümleden ibaret. Oysa Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının “30 Soruda İşçinin Dinlenme Hakkı” başlıklı broşüründe dinlenme hakkı “yasal zorunluluğun ötesinde” diye tarif ediliyordu. Gerçi hakkın önemini anlatan maddeler işçinin değil; patronun ihtiyaçları üzerinden tarif ediliyordu:

  • *İş tatminini artırmak
  • *İş veriminin azalmasına engel olmak
  • *İşin kalitesinin düşmesini önlemek

***

Oysa yasaları bizimkilerin yazdığı bir örnek de var tarihte. Bizimkilerin daha 1900’lerin ilk yarısında yazdığı anayasada günlük çalışma 8 saatle sınırlanırken; yıllık izin süresi 28 gün olarak belirlenmişti. Çalışma koşullarının ağırlığına göre bu süre 3-7 gün arasında uzatılıyordu. Bizimkiler için dinlenme hakkı yalnızca nicel bir tartışma da değildi. İşçi sınıfı iktidarı dinlenme hakkına anayasasında şöyle yer vermişti yaklaşık 100 yıl önce:

“SSCB yurttaşları dinlenme hakkına sahiptirler. Dinlenme hakkı, işçi ve ücretli memurlar için sekiz saatlik iş gününün saptanması, çalışma koşulları zor olan bir dizi meslek için iş günü süresinin 7 ve 6 saate indirilmesi ve çalışma koşulları daha da ağır olan bazı işletme bölümlerinde ise, bu sürenin 4 saate düşürülmesi, işçi ve görevliler için her yıl paralı izin verilmesi ve emekçilerin hizmetine sunulmuş sanatoryum, dinlenme yurtları ve kulüplerden oluşan kapsamlı bir ağla güvence altına alınmıştır.”

Sovyetlerde yılın 11 ayı çalışan her yurttaş, iş yeri müdürüne istediği tatil beldesine gitmek için talep bildiriyordu. Yıllık iznini kullanan işçilere sağlanan imkanlar arasında en çok kullanılanlardan biri sanatoryumlardı. Sovyetlerin pek çok noktasında inşa edilen bu sağlık merkezleri, yurttaşların fiziksel ve psikolojik olarak yenilenmesini amaçlıyordu. Kafkasya ve Karadeniz çevresinde yoğunlaşan tesislerde farklı uluslardan işçiler bir araya gelerek çeşitli sosyal etkinliklerde buluşuyordu.

Sanatoryumların yanı sıra 10-12 gün gibi kısa süreli izin yapmak isteyenler ise dinlenme evlerini tercih ediyordu. İşçilerin daha sakin tatiller geçirdiği bu tesisler genelde SSCB’nin dört bir yanındaki göl ve nehir çevrelerinde bulunuyordu.

1950’lilerin sonlarına doğru ise “turist-sağlık kampları” hayata geçirildi. Dinlenme evlerine göre daha özerk yapıya sahip olan bu kamplar doğayla iç içeydi. Kampa gelenler sabah sporlarına katılıyor; isteyen yürüyüşlere, günübirlik gezilere dahil oluyordu. Bu kamplar devlet tarafından işçiler arasında teşvik ediliyordu. Teşvikin nedeni ‘İnsanın kendi doğasına yabancılaşmasını engellemek’ idi.

***

Bizimkilerin iktidarı insanın doğa ile temasını teşvik ederken bugünün iktidarı işçilerin zaten kısıtlı hale gelen soluk borularını betona gömmek; doğanın yeşilini sermayenin nakdine çevirmek için ülkenin hemen her yerinde talan politikalarını hayata geçiriyor. Rize İkizdere’den, Muğla Milas’a; Van Gürpınar’dan Kırklareli Evciler köyüne… En somut örneklerden biri ise Trakyalı işçilerin hafta sonu ya da yıllık izinlerinde dinlenmek için tercih ettiği Saros kıyıları. Dünyada kendi kendini temizleme özelliğine sahip nadir körfezden Saros’ta BOTAŞ FSRU gemi iskelesi projesini inşa etmeye başladı. Proje için tüm itirazlara rağmen köylülerin tarlaları kamulaştırıldı; iş makineleri yargı süreci tamamlanmadan çalışmalara başladı. Projenin yaratacağı tahribatın ölümcül olacağı uyarısı bilirkişi raporlarına yansıdı. Bugün kendi kendini temizleyebilen Saros, limanın açılmasının ardından yük gemilerinin yaratacağı kirlilik yükünü kaldıramayacak.

Sadece bölgedeki üretici köylüler değil; dinlenmek için ilk tercihi Saros olan Trakyalı işçiler de projeye tepkili. Daha önce gazetemize konuşan Çorlu’dan bir metal işçisi, “Denize girilmeyince oranın cazibesi de kalkar. Başka gidecek yer olmadığından bizim tatil yapma şansımız da kalmayacak” demişti. Trakyalı bir tekstil işçisi ise “Yoğun çalışma temposundan sonra bir gece deniz kıyısında kalmak bizi dinlendiriyordu. Saros, Trakya işçilerinin dinlendiği yer. Bu projeye izin verilmemeli” ifadelerini kullanmıştı.

Ve sanayi atıklarıyla öldürülen Marmara… ‘Ege’ye kaçacak imkanı olmadığı için İstanbul’dan Kocaeli’ye, Yalova’dan Balıkesir’e ancak yaşadığı şehrin kıyılarında soluklanabilecek bizimkilerin bugün de başı müsilaj belasıyla dertte.

***

Boğaz manzaralı yalısından tıklım tıkış servislerde fabrikaya giden bizimkilere “Evde kalma” çağrısı yapan Arzu Sabancı, “Yaz aylarının, güzel günlerin hayalini kurarak, umudumuzu kaybetmeden…” diyerek bir tatilin hayalini pazarlıyordu. Oysa bizimkilerin iktidarında dinlenme hakkı bir hayal değil; bir hak. Bu hakkın nasıl kazanıldığı da yine bizimkilerin mücadele tarihinde…

Kaynak: Evrensel

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur