Yasakların Gölgesinde İkinci 1 Mayıs — Av. Olgu Esmer (Toplumsal Hukuk)

Pandeminin en ağır yükünü çeken ve toplumun geri kalanının hayatta kalabilmesi için yaşamını tehlikeye atan emekçilere 1 Mayıs dahi olsa tek bir günün çok görüldüğünü biz çok iyi bilmekteyiz. Tüm bu yıkıcı sorunların önümüzdeki süreçte daha da derinleşeceği öngörüsüyle toplumun her kesimini yasakları yıkarak 1 Mayıs’ı kutlamaya davet ediyoruz. Tüm zorlu koşullara rağmen, yaşasın 1 Mayıs!

Yasakların Gölgesinde İkinci 1 Mayıs — Av. Olgu Esmer (Toplumsal Hukuk)

Pandeminin en ağır yükünü çeken ve toplumun geri kalanının hayatta kalabilmesi için yaşamını tehlikeye atan emekçilere 1 Mayıs dahi olsa tek bir günün çok görüldüğünü biz çok iyi bilmekteyiz. Tüm bu yıkıcı sorunların önümüzdeki süreçte daha da derinleşeceği öngörüsüyle toplumun her kesimini yasakları yıkarak 1 Mayıs’ı kutlamaya davet ediyoruz. Tüm zorlu koşullara rağmen, yaşasın 1 Mayıs!

Hızla dünyanın her yerine yayılan COVID-19 virüsü pandemisinde yaşamlarımızı sürdüreli bir buçuk yıla yaklaştık. Bu yüz yılın, insanlığın en karanlık yüz yılı olduğunu söylesek, abartmış olmayız herhalde. Son yüzyılda yaşanan tüm savaş ve felaketler[1] sonrası gelen “görece” barış ve refah döneminde ise insanlık, belki de tarihte hiç olmadığı kadar acımasız hale gelmiş bulunmakta. Günümüzde kapitalizmin ve neoliberalizmin geldiği noktada sömürü ilişkisi, insana dair olan her alanda bütün çıplaklığı ile görülmektedir. Gerçekten de sermayenin devletlerin sınırlarını aştığı ve küreselleştiği 70’li yıllardan itibaren bireyin temel hakları olarak nitelendirilen birçok insan hakkının sermayenin kontrolüne geçtiğini/geçirildiğini görmekteyiz. Bugün artık metalaştırılan yalnızca kol gücüne dayalı emek değildir. Bundan da öte insanın en temel hakkı olan yaşam hakkı dahi artık alım/satım ilişkisine konu edilmektedir.

Bu itibarla pandeminin bizlere gösterdiği en çarpıcı ve yalın gerçek, insan yaşamının metalaştırılmış olduğu gerçeğidir. Parası olanın sağlık hizmetlerinden yararlanabildiği, aşıya ve tedaviye ulaşabildiği; yoksulların ise olmayan imkânlarına terk edildiği bir dönemden geçiyoruz. Dünyanın her bölgesinde yoksullar, bu pandemiden çok daha ağır etkilenmekte ve pandeminin en ağır yükünü, yine bu kesimler çekmektedir. Pandeminin yaşamlarımızda etkilediği iki ana başlığı, sağlık ve ekonomi olarak tarif etmemiz mümkün. Bu iki temel alanın da yükü, yine emekçilerin, yine yoksulların sırtına yüklenmiş haldedir. Devletler, tam kapanma olarak tarif edilen karantina kararlarından, çeşitli alanlardaki kısıtlamalar ve düzenlemelere kadar gerçekleştirdiği tüm tedbirlerde, emekçileri yine yok saymıştır ve yok saymaya da devam etmektedir. Ülkemizde de gördüğümüz ve yaşadığımız pandemi tedbirleri kapsamında, sokağa çıkma yasakları düzenlenmiş; restoran, cafe, kahvehane vb. birçok mekân zaman zaman kapatılmış; seyahat kısıtlamaları getirilmiş; yetkililerce temizlik, maske, mesafe kurallarına uyulması çağrıları yapılmış; yurttaşların olabildiğince evlerinde kalmaları ve dışarı çıkmamaları telkin edilmiş ve bunlarla sınırlı olmamak üzere çeşitli kararlar/tedbirler açıklanmıştır.

Peki, tüm bu karar, tedbir ve telkinler, pandemide geçirdiğimiz ikinci 1 Mayıs’ta emekçilerin hayatlarına ne kadar etki etti? İktidar, emekçilere yönelik hangi politikaları uygulamak suretiyle bu kesimlerin sağlık ve ekonomik durumunu iyileştirmiş durumda? Ülkemizde bugün günlük veya fiilen çalışarak kazandığı para ile kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamaya çalışan milyonlara evden çıkmama telkininde bulunmak, sokağa çıkma yasakları düzenlemek, tam kapanma kararları almak, tüm bu yurttaşlara yönelik gerekli ve zorunlu ekonomik tedbirler alınmadan gerçekleştirilmektedir. Hayatta kalmak için emeğinden başka hiçbir varlığı olmayan milyonlarca yurttaş, virüsten değil de iktidarın “kendi imkânlarınla bir şekilde başının çaresine bak!” politikası sebebiyle ölümüne çalışmaktadır. İşte, insan yaşamının dahi metalaştığı günümüz neoliberal düzeninde emekçinin geldiği nokta: toplumun ekonomik olarak avantajlı sınıflarının evlerinde kendilerini karantina altına almasına karşılık; emekçilerin çalışarak, üreterek, hayatı ve beden bütünlüğünü tehlikeye atarak bu kesimleri beslemesi ve toplumun geri kalanının hayatta kalmasını sağlamak için çalışması, çalışması ve yine çalışması!

Öncelikli olarak belirtmek gerekir ki pandemi yasakları, emekçi kesimin bir bölümüne -özellikle tedbirlerin istikrarlı bir şekilde muaf tutulduğu sektörlere- hiç uğramamış, inşaatlar, fabrikalar açık tutulmuş, madenler işletilmeye, paket servisler gönderilmeye, marketlerde insanlar mesai yapmaya devam etmiş ve yine burada sayamayacağımız birçok iş kolunda çalışma devam ettirilmiştir. İşçiler, sağlık yönünden risk oluşturup oluşturmadığına bakılmaksızın çalışmak zorunda bırakılmıştır. Bu kesimlere ne sokağa çıkma yasağı uygulanmış, ne de ekonomik zorluk çekmeden evlerinde kalma imkânı sağlanmıştır. Kapitalizm, sermayenin ayakta kalabilmesi için bedeli insan hayatı olsa da üretimi bu dönemde de kesintisiz devam ettirmiştir. Emeğin ortaya çıkardığı tüm değerler ve sermaye ise tabi ki toplumun yoksullarına veya emekçilerine değil, sermaye sahiplerinin cebine girmiştir.

Yasakların ve tedbirlerin kendilerine hiç uğramadığı ve hayatta kalmak için çalışmak zorunda bırakılan emekçi kesimlerle birlikte bir de bilimsel hiçbir temeli olmayan, iktidarın bir grup sermaye sahibinin menfaatlerini önceleyerek “aç/kapa” mantığı ile dönem dönem çalışmayı başlatıp dönem dönem ise çalışmayı yasakladığı iş kollarında ise farklı sorunlar ortaya çıkmıştır. Gerçekten de günlük çalışma ile geçimini sağlayan, ailesine bakan, kirasını ve faturalarını ödeyen işçiler ise iktidarın bu politikalarıyla açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmiş durumda. Günümüz anayasal sisteminde “sosyal” devlet niteliğinde olan devlet mekanizması, yurttaşların çalışmasını engellemekte, buna karşılık ise vatandaşların ekonomik ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. Bu bağlamda günümüz iktidarının tercihi çok basit: “ben iktidarda kaldığım sürece insan yaşamının hiçbir önemi yok!”

21. yüz yıl ile birlikte tipik çalışma modeli olan iş yerine fiilen gidilerek gerçekleştirilen çalışma modelleri tartışılmaya başlanmış ve ortaya evden çalışma, tele çalışma, kısmi çalışma vb. farklı çalışma modelleri ortaya çıkmıştır. Bu çalışma modellerinin tercih edilmesi için başlıca sebepleri, işveren yönünden işyeri maliyetinin düşmesi, işçilerin yol, yemek vb. fiilen çalışmaya bağlı masraflarının azalması, fazla mesainin azalabileceği hesabı, evden çalışma sistemiyle birlikte çalışandan daha fazla verim alınabileceği düşüncesi şeklinde saymak mümkün. Elbette ki bu sebeplere ek olarak evden çalışma modelinde işverenin iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri ile sendikal haklar yönünden de eli rahatlamakta. Bununla birlikte evden çalışma ortamında işçilerin sendikal faaliyetlerini yürütmesi, bir sendikaya üye olması, grev yapması veya toplu iş sözleşmesi akdetmesi pek mümkün gözükmüyor. Bu bağlamda evden çalışma yöntemi fiili bir işyerinin olmaması sebebiyle tüm çalışan kesimlerin sendikal haklarına yönelik ciddi bir tehdit olarak gözükmekte. Tüm bu hususlarla birlikte son dönemlerde yapılan araştırmalar da göstermektedir ki, evden çalışma modelinde insanların görece bir rahatlık içerisinde bulunduğu görülmekle birlikte insan psikolojisi, evden çalışmanın getirdiği ek mali yükümlülükler, ev ortamında bulunan diğer bireylerle olan ilişkiler, bireyin tek bir mekânda uzun bir süre geçirmesi, çalışanın iş arkadaşlarıyla yeterli diyalog ve aktivite içerisinde girememesi gibi yeni sorunlar ortaya çıkmış bulunmakta. Bu konularda işverenlerin bugüne kadar herhangi bir sorumluluk üstlendiğini görememekteyiz. Alınmaya çalışılan tedbirler çok yetersiz olduğu gibi devletin de bu konularda çalışma hayatına yönelik herhangi bir tasarrufu bulunmamakta. Aslında fiilen çalışmaya zorlanan emekçiler gibi, işsiz bırakılan/çalışmaları engellenen ve hiçbir ekonomik tedbir alınmayan çalışanlara benzer olarak bu grubun da sorunları ile baş başa bırakıldığını görmekteyiz. Gerek işveren gerekse devlet, evden çalışan ve “beyaz yaka” olarak tarif edilen bu kesime yönelik hiçbir ek araştırma veya önlem almamış durumda.

Pandemide geçirdiğimiz ikinci 1 Mayıs’a, emekçi kesimin her hücresinin derin ve büyük problemlerinin sürdüğü, hatta her geçen gün bu sorunların büyüyerek devam ettiği bir süreçte giriyoruz. Taksim meydanına her sene olduğu gibi barikatların ve polisin yerleştirildiği görüntüler ekranlardan gösterildi yine. Pandeminin en ağır yükünü çeken ve toplumun geri kalanının hayatta kalabilmesi için yaşamını tehlikeye atan emekçilere 1 Mayıs dahi olsa tek bir günün çok görüldüğünü biz çok iyi bilmekteyiz. Tüm bu yıkıcı sorunların önümüzdeki süreçte daha da derinleşeceği öngörüsüyle toplumun her kesimini yasakları yıkarak 1 Mayıs’ı kutlamaya davet ediyoruz. Tüm zorlu koşullara rağmen, yaşasın 1 Mayıs!

[1] İnsanlık tarihinin savaşlarla, kıtlıklarla, yoksullukla, açlıkla, salgın hastalıklarla ve doğal afetlerle dolu olduğu gerçeğini, modern toplum hafızası unutmuş halde gözüküyor. Bu olguya yalnızca bir yüz yıl geriye giderek göz attığımızda, 1. Dünya Savaşı’nda yirmi iki milyon insan hayatını kaybetmiş; İspanyol gribi elli milyon insanı öldürmüş; New York borsasının düşmesiyle başlayan 1929 ekonomik buhranı gerisinde derin bir enflasyon, işsizlik, açlık bırakmış; 1930’lu yıllarda faşizm/nazizm iktidara gelmiş, Nazi rejiminin soykırımı sonucunda altı milyon Yahudi katledilmiş; 2. Dünya Savaşı ise altmış milyon insanın hayatına mal olmuştur. Hemen ardından başlayan soğuk savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki güç mücadelesinin sembolik örneklerinden olan Kore Savaşı 1952 yılında başlamış; Vietnam savaşı ise 1964 yılında başlayarak 1975 yılına kadar devam etmiştir.

Kaynak: Toplumsal Hukuk

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur