“Labor omnia beats”

Ezilenler, kadınlar, azınlıklar, kenarda köşede kalmışlar, işçiler, solcular, devrimciler, sınıf temsilcileri, önderler içinde bulundukları koşulları, dertleri, sıkıntılarını, hayallerini, isyanlarını sokağa meydanlara çıkarak dile getirirler. Bir sınıf diğer bir sınıftan tarihsel toplumsal alacakları için devlete dilekçe verecek değildir herhalde. Tek büyük ve doğru yol sokaktır, meydandır. Var gücünle hep beraber haykırmaktır. Ezilenler haykırır!

“Labor omnia beats”

Tulumu bilirsiniz; zor bir kıyafettir. Değme mankenlerde bile eğreti durur çoğunlukla. Herkese yakışmaz. Bir bebeklerde güzel durur. Bir de alınteriyle yaşayan emekçilerde.

Dağları taşları ormanları denizleri ovaları vadileri toprağı biz yaratmadık, içine doğduk güneşin çocukları olarak. Yıldız tozlarından serpilmiştir üzerlerimize. Aynı kıyıya vurduk deniz yıldızlarıyla, aynı kıyıya çıktık deniz kabuklarıyla. Tutunduk yumuşak topraklara, tek bir hücreyle başladık ortak hayata.

Biz yaratmadık ama her şeyi biz ELDEN geçirdik. Evleri, köyleri, şehirleri, arabaları, yolları, pusulayı, ateşi, barutu, yazıyı, savaşları, sınıfları, tarihi biz yaptık, yapıyoruz. Elimizi vurduğumuz her şey insanileşti. Aklı, bilinci, zihni, iradeyi, tercihlerde bulunmayı binlerce yıllık emek süreçleriyle düşe kalka, emekleye emekleye, yoklaya yoklaya bulduk. Bugün apaçık gerçekler olarak rahatlıkla kabul ettiğimiz her bilgiye/düşünceye arkasındaki binlerce yıllık birikmiş emekle vardık.

Ay gökyüzünde görünen bir seraptı biz gidince emin oldu varlığından. Biz dokununca sevgi doğdu. Biz yürüyünce yollar ulaşır oldu bir yere. Güneş’in ışık kardeşlerini biz taşıdık en ücra köşelerine dünyanın. Biz çektik demiri dağlardan. Hayat denilen kavgaya, çocuk yaşlarda tamirhanelerde/tezgahlarda, ellerimizi üstüpü ile silerek biz girdik. Anamız amele sınıfıdır; öğlen yemeği parasına dokunmamak için sefertası taşır çantasında.

Köleliği, ağaları, beyleri, patronları, savaşları, sömürüyü, kirliliği, kibri, tutsaklığı, katliamları, gaz odalarını, zehirli gazları, silahları, Saray’ları, sürgünleri, açlığı da biz yaptık. Ya da engel olamadık bütün bunlara.

Dört buçuk yaşındaki kızım bile fark etmiş bu bayramın diğer bayramlar gibi olmadığını ki soruyor: “Baba bugün işçi bayramıysa neden televizyonlarda bayrak resmi yok? Diğer bayram da vardı (23 Nisan’ı kastediyor)…” “Var kızım bayrağı işçilerin” diyorum. “Neden asmıyorlar peki baba?” “Neden asmıyorlar, neden asmıyorlar? Çok büyük ondan kızım!” “Ne kadar büyük baba?” “Ne kadar mı, hımm, dünya kadar büyük kızım!” “Ama olsun baba, assınlar yine de!”

Daha fazla sorunca kandıramıyor teslim oluyorum. “Bayrak asacak evleri, vatanları, ulusları, devletleri yok” diyorum. “Kardeşleri de mi yok peki baba?” “Var, hiç olmaz mı kardeşleri ama biraz uzaklar, çok sık yan yana gelemiyorlar bir tanem. Dil farkı din farkı bilmeyen dünyanın en büyük ailesidir onlar.” “Virüs yüzünden mi baba?” diyor. Ne diyeyim? “Evet tatlım! Virüsten, virüslerden, asalaklardan, gereksizlerden, mülksüzleştirenlerden…”

Bir de söyleyemiyorum ama suçun büyüğü bizde: dünya gailesine dalanlarda, mücadeleyi öteleyenlerde, uygun şartları bekleyenlerde, küçük köşelerine sığınanlarda, “hele bu günleri bir sağ salim atlatalım”cılarda, “ülke gerçeklerine” sarılanlarda. Olimpos Tanrı’larının altın tepside sunacağı meyveleri her bahar her yaz çaba harcamadan bekleyen/uman hayalilerde.

***

Ezilenler, kadınlar, azınlıklar, kenarda köşede kalmışlar, işçiler, solcular, devrimciler, sınıf temsilcileri, önderler içinde bulundukları koşulları, dertleri, sıkıntılarını, hayallerini, isyanlarını sokağa meydanlara çıkarak dile getirirler. Bir sınıf diğer bir sınıftan tarihsel toplumsal alacakları için devlete dilekçe verecek değildir herhalde. Tek büyük ve doğru yol sokaktır, meydandır. Var gücünle hep beraber haykırmaktır. Ezilenler haykırır!

Burjuvalar bir sorunları olduğunda ne yapar? Mesela bulundukları sektörde kârlılık oranları düşmüşse? Bazı idari yapılar/mahkemeler yaptıkları tesisleri çevre ve iş güvenliği açısından yetersiz bulmuşsa? İşçiler çalışma hayatının “ahengini” bozmaya kalkıp greve gitmişse ne yapar egemen sınıflar? Çok basit. Bağırmazlar, sokağa meydanlara çıkmazlar, yürüyüş yapmazlar, onların tabiriyle “cam çerçeve” indirmezler. Çok ender olarak kendi içlerindeki savaşlar artık gizlenecek boyutları aşarsa, mesela 28 Şubat’ta olduğu gibi, aralarındaki paylaşamama savaşını aleni olarak yaptıkları anlar dışında hep “yukarıya” iletirler sorunlarını. İletişim ya da temas halinde olurlar yukarıyla. Ve hep kısık sesle iletişimlerini sağlarlar. Devlet onların yani egemen sınıfların devleti olduğundan bu sesleri çarçabuk duyacaktır nasılsa.

Burjuvazi iyi beslenmesine rağmen sesi kısıktır, kelimeleri net değildir, cümleleri muğlaktır. Bütün özel işlerini de dahil olmak üzere her şeyi başkalarına yaptırıp üzerine konar. Hiçbir zaman kendilerine ait olmaması gerekenleri daha da çoğaltmak için dedikodu ve kulis yapar. Yukarıyla aralarını iyi tutmak için kâh bağışsever olur kâh hayırsever kâh vatansever. Onlar adına meslek odaları, kalemşörleri, manipülatörleri, dezenformasyoncuları, medyatörleri, ideologları yedi gün yirmidört saat aralıksız yorulmadan konuşurlar.

Ezilenler dedikodu ve kulis bilmezler, yalnızca kendi ürettikleri üzerinde daha çok söz hakkı isterler. Sesleri gür ve nettir, cümleleri açık ve anlaşılırdır. Kendi ve yoksullar adına konuşurlar. Bir başka sınıf üzerinden ihtiyaçlarını karşılama gibi bir lüksleri hiç olmadığından gizlisi saklısı yoktur emekçilerin. O yüzden sokaklarda meydanlarda kendi sesleriyle, kendi taleplerini haykırırlar. Tıpkı son 1 Mayıs’ta olduğu gibi. Belki kitlesel değil ama az sayıda kişi ile çok farklı illerde tüm baskı ve polis terörüne rağmen yürekten bir gülümseme ile haykırdılar. Şimdiden yazılmıştır 2021 Bir Mayıs’ı “ayların gülü” olan Mayıs’lar tarihine.

Evet! Macera devam ediyor. Çok yol gittik, yine de çok yol var Nazım’ın dizelerindeki günlere, “Hürriyet’in meydanlarda işçi tulumuyla elini kolunu sallaya sallaya dolaşmasına.”

Bebeklere ve işçilere yakışır tulum demiştik. Bebekler biraz canlanınca tulumda rahat etmez sıkılırlar. İşçi sınıfının da bir gün o tulumu kendine yakışır şekilde herkes için çıkaracağından emin olabilirsiniz.

Çünkü;

“Emek her şeyin üstesinden gelir.”

Emek her şeyi yener.”


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur