AKP rejiminin sonuna doğru

En küçük usulsüzlüğün bile rejimi sarsmasının nedeni, toplumun, hükümete olan hayat koşullarını iyileştireceğine dair inancının sona ermesi ile ilgili. Bu durum bir bakıma, AKP hükümetinin yönetemiyor olması anlamına da gelir. Ve hükümetin meşruiyet sorununun da kaynağını oluşturur. Aslında AKP rejiminin şiddetli baskısı ve bol keseden savurdukları tehditleri, gitmekte olduklarının ve aynı zamanda, tükenmişliklerinin de en açık göstergesi olarak kabul edilmeli. Keza yine devletin sert çekirdeğindeki çatışma da AKP iktidarının zayıflığının bir başka işareti değil mi?

AKP rejiminin sonuna doğru

Erdoğan, Taksim Camii açılışında konuşurken meydanda sadece birkaç yüz kişi izliyor.

Sol basın, sol siyaset ve sol aydınların bir kısmında AKP’nin çekip gitmeyeceğine dair kuvvetli bir kanaat var. Hatta devlet terörünün estirileceği veya bir bahaneyle OHAL ilan edileceği kuşkusuyla, endişelenenler de hiç az değil.

Polis şiddeti, gösteri ve ifade hakkının fiilen yasaklanması, emirle dava açan mahkemeler, faşizan güruhun, yandaş mafya çetesi şeflerinin ve nihayet iktidar partisi ile küçük ortağının tehditleri koşulların endişelenecek kadar berbat olduğunu ortaya koymuyor değil.

Fakat yine de endişelenme hakkımızı, toplumsal muhalefetin zayıflığı için kullanmamızda yarar var! Koşullar ne kadar berbat olursa olsun, AKP rejiminin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

2015 Kasım’ındaki yenileme seçimleri öncesindeki gibi, ülke şiddetli bir devlet terörü dalgasına sürüklense, hatta AKP rejimi, diyelim ki seçimlerden medet ummaktan vazgeçecek bir çılgınlığa (asla girişemezler) sürüklense bile, çekip gitmekten kurtulması imkansızdır. Artık, yapacağı (ve halen yapmakta olduğu) karşı hamleler, ayağına dolanıp, gidişini hızlandırmaktan başka işe yaramaz.

Zaten patlama seviyesine ulaşan ve her geçen gün artarak yüzeye yansıyan yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet vb. olguları, rejimin sonuna yaklaştığımızı teyit etmekte. Önümüzdeki dönemde, rejimi sarsan skandalların, geometrik bir diziyle artacağını söylemek için kâhin olmak gerekmez. Hatta rejimi sarsacak kendiliğinden kitlesel olaylar bile meydana gelebilir.

Yönetemeyen iktidar

En küçük usulsüzlüğün bile rejimi sarsmasının nedeni, toplumun, hükümete olan hayat koşullarını iyileştireceğine dair inancının sona ermesi ile ilgili. Bu durum bir bakıma, AKP hükümetinin yönetemiyor olması anlamına da gelir. Ve hükümetin meşruiyet sorununun da kaynağını oluşturur.

Aslında AKP rejiminin şiddetli baskısı ve bol keseden savurdukları tehditleri, gitmekte olduklarının ve aynı zamanda, tükenmişliklerinin de en açık göstergesi olarak kabul edilmeli. Keza yine devletin sert çekirdeğindeki çatışma da AKP iktidarının zayıflığının (ve devlet partisi, İslamcı faşizm kurucusu vs. ilan edilmesine rağmen devlet aygıtını kontrol edecek gücünün olmadığının) bir başka işareti değil mi?

Yeri gelmişken, bürokrasiden gelen ihbarlardaki artışın, AKP iktidarının gitmekte olduğunun bir başka göstergesi olduğunu belirtelim. Devlet aygıtının iskeletini oluşturan bürokrasi kadar, gitmekte olanı hisseden başka bir zümre yoktur. Mafya şefi Sedat Peker’in (ki Peker’i ve benzerlerini de devletin uzantısı oldukları için bürokrasinin parçası olarak kabul etmeliyiz) ifşaatı bile, AKP iktidarının gitmekte olduğunu fark etmesiyle doğrudan ilgili. Bürokrasi, yerini korumak, daha iyi bir yere gelmek veya başka bir dürtüyle, gitmekte olduğunu hissettiği iktidarın gizli kapaklı işlerini ortaya koymakta pek ikircikli davranmaz. Hele güçlü bir muhalefetin varlığını hissederse ikircikliği iyice azalır.

Diğer yandan, iktisadi krizin şiddetli bir çöküşe dönüşmekte olduğuna dair işaretler ortadayken, yirmi yıldır, biriken sorunların çözülmesini gerektiren keskin tedbirler almaktan kaçınan bir hükümeti, (henüz alternatifini yaratamamış olsa da) egemen sermaye sınıfı artık sırtında taşımak istemez.

Gitmekte olmanın maddi temeli

Yine de kapitalist bir toplumda siyasi iktidarın gitmekte olduğunu, sadece yüzeydeki olgulara bakarak saptayamayız. Tersine, asıl yüzeydeki olguların sivrilip görünmesine yol açan, derinlerdeki, kapitalist sistemin işleyişine dair temel sorunları (kriz) ele almak gerekir. Türkiye kapitalizminde iki nokta belirleyici önemde. Birincisi şiddetli bir çöküş potansiyeli taşıyan, iktisadi kriz. Diğeri sınıflar mücadelesinden asla bağımsız olmayan devlet krizi (Devlet içindeki çatışma). Şimdilik, makaleyi uzatmamak için iktisadi kriz üzerinde duracağız. Sonraki yazıda devlet krizini ele alacağız.

İktisadi kriz, sadece günümüz için (kısa vadede) taşıdığı şiddetli çöküş potansiyeli bakımından değil, aynı zamanda yirmi yıllık yığılmış (sermaye birikimi) ve sınırına varılmış meselelerin çözüme kavuşmasını kuvvetli biçimde zorladığı için AKP iktidarının çekip gitmesini kaçınılmaz kılıyor.

Meseleyi makalenin sınırlarını aşmadan kısaca ele alalım. Temel sorun Türkiye kapitalizminin, kâr elde etme kapasitesinin rekabet gücünü sürdürecek seviyede olmaması. Bu olguyu başka biçimde şöyle ifade edebiliriz: Türkiye kapitalizminin kâr elde etme (artı değer veya gelir) kapasitesi, borçların geri ödenmesi ve makine teçhizatı (sabit sermaye) yatırımlarının yenilenmesi için gerekli seviyede değil. Bu haliyle Türkiye kapitalizmi, uluslararası sürekli rekabet ortamında, verimliliğini artırmadan, pazar payını, hatta varlığını koruyamaz. Verimliliğin artması için sabit sermaye (makine teçhizat) yatırımlarının genişlemesi gerekir. Ya mevcut firmalar, rekabet şartlarına uymayan, eskimiş makine parklarını (2006’da toplam sermaye içindeki payı yüzde 35 iken 2020’deki payı yüzde 20) yenileyeceklerdir. Ya da “teçhizat açığı” yabancı sermayeli şirketlerin modern teknoloji yatırımları ile kapatılacaktır.

Şirketlerin kâr oranları (ve nispi olarak kâr hacimleri) düşerken, makine yenileme yatırımlarına yönelmeleri, borçlanma olmaksızın mümkün olmaz. Halbuki sanayi şirketlerin borçlarının aşırı yüksekliği (2006’da toplam para sermayesinin içindeki payı yüzde 38, 2020’deki payı yüzde 69), yeniden-borçlanmalarının kolay olmadığını ve maliyetinin aşırı yüksek olacağını gösteriyor.

Şirketlerin rekabet güçlerini artırıp, uzun vadede varlıklarını korumaları (veya yutulmamaları için) bu iki temel meselenin gecikmeden halledilmesine bağlı. Nasıl halledilebilir? Başlıca üç imkân var. Birincisi IMF dahil yeniden borçlanma imkanlarının sağlanması. İkincisi modern teknolojili yabancı sermaye şirketlerinin iç pazara çekilmesi. Üçüncüsü, bütçe disiplininin sağlanması.

Türk egemen sermaye sınıfının, kendi içindeki rekabeti ve bölünmesini artıran Bütçe meselesi üzerinde AKP iktidarının yumuşak karnı olduğu için kısaca duralım. Bütçe açığının başlıca nedenlerini (1) Bol keseden ihale ve ucuz krediyle (sübvansiyon) ayakta duran verimsiz yandaş firmaların talepleri (2) Kürt hareketine karşı askeri harekatın ihtiyaçları (3) Suriye, Libya’daki askeri operasyonlara ayrılan açık ve gizli fonlar (4) Pandemi koşullarında aktarılan kaynaklar oluşturuyor.

Kapitalist bir ekonominin, kapitalist hükümetine çözmesi için dayattığı bu sorunların AKP çekip gitmeden çözülmesi mümkün mü? Sanmıyorum.

Sondan önceki söz

Unutulmamalı. AKP sınıflar mücadelesinin ürünü. İşçi sınıfının 2001 yenilgisiyle iktidara geldi. İktidarının uzun sürmesinin sırrı bu yenilgide. AKP ve benzerlerinin sadece sırtımızdan atılmasıyla yetinilmemesi ve geçmişe gömülmesi için öncü işçilerin enerjik yönlendiriciliğinde, güçlü bir toplumsal harekete ihtiyaç var. Maalesef toplumsal muhalefet, hala çok zayıf. Toplumsal muhalefetin en önemli bileşeni olan işçi sınıfının örgütlenme imkânları sınırlı. Yeni kuşak öncü işçilerden yoksunuz.

Toplumsal muhalefet zayıf olsa da, AKP iktidarının günümüz koşullarında çekip gitmesi, tamamen bir zaman meselesidir. Her baskıcı iktidar çekip gittiğinde, toplumsal özgürlükler genişleyecektir şüphesiz. Fakat AKP sonrası işbaşına gelmesi muhtemel yeni burjuva iktidarının, Kürt muhalefetini ve işçi sınıfının örgütlenmesini temel sorun olarak gören “restorasyon programına” yönelmesini kim engelleyecektir?

Somut talepler, somut sloganlar etrafında kitlesel hareketin, öncü işçilerin omuz vermesiyle inşası… En acil ihtiyacımız…


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur