Komplo teorileri ve 12 Eylül askeri faşist rejimi

Nasıl darbeyi tek başına 24 Ocak Kararları’nın bir sonucu olarak görmek tarihsel gelişmeyi ekonomik etkenlerle sınırlayan bir çeşit ekonomizm idiyse, tek taraflı olarak ABD tezgahıyla açıklamak da iç dinamikleri hiçe sayan metafizik bir varsayımdı. 12 Eylül darbesi, henüz başlangıç aşamasındaki düşük yoğunluklu iç savaşı, yönetememe krizini, sermaye birikimi modelinin tıkanmasını, Ortadoğu’da ABD hegemonyasında ortaya çıkan çatlakları onarmak için yapılmışt

Komplo teorileri ve 12 Eylül askeri faşist rejimi

Silahlı terör eylemleri, cumhurbaşkanının bir türlü seçilememesi ve Erbakan’ın Konya mitingi, 12 Eylül 1980 darbesinin gerekçeleri arasında sayıldı. Kenan Evren ülkeyi o hale sorumsuz ve beceriksiz politikacıların getirdiğini, “demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırma” görevinin bu defa da kendilerine düştüğünü söyledi. Bülent Ecevit’le birlikte Hamzaköy’e zorunlu tatile gönderilen Süleyman Demirel ise aynı fikirde değildi; sıkıyönetim komutanlarının darbe yapmayı terörü durdurmaya tercih ettiklerine inanıyordu.[1]

Demirel, o günlerde cesaret edemediği cevabını yıllar sonra (12 Eylül 1984) ünlü sorusuyla verdi:

11 Eylül 1980 günü, sıkıyönetime rağmen ülkenin her yerinde oluk oluk kan akıyordu, nasıl oldu da 24 saat sonra her tarafta silahlar sustu ve her yer süt liman oldu?

İki tarafın söylediklerinde de bir miktar hakikat payı vardı, fakat kurnazlık yapıp gerçek nedenlerin üstünü örterek suçu birbirlerine atıyorlardı. İktidara el koymakta ve ülkeyi yönetmekte kararlı asker tarafı, nasıl 1979’dan itibaren darbeye hazırlandığını saklıyorduysa, Demirel de partisinde ve hükümetlerinde faşistlere yer vererek ülkede dökülen kanlardan sorumlu olduğunu öyle saklıyordu.

Soru formunda ifade edilen bu açıklama tarzı muhafazakârlar, İslamcılar, liberaller, akademisyenler arasında öylesine çok tutuldu ve benimsendi ki, tarih yazımında, siyasi tartışmalarda, TV oturumlarında, dizilerde en çok kullanılan yorum kalıbı haline getirildi.  Sonunda, 12 Eylül 1980 öncesinde ülkeyi derinden sarsan, binlerce kişinin ölümüne sebep olan, işçi, köylü, öğrenci, memur, aydın milyonlarca insanın katıldığı toplumsal olayların üzerine bir çizik atılıyor ve iş, “Aynı günde öğleden önce sağcıyı vuran silah, öğleden sonra solcuyu vuruyordu” noktasına vardırılıyordu.

“Kardeş kavgası” mı, sınıf kavgası mı?

Zamanla TİP Genel Başkanı[2] ve başka bazı sosyalistler,[3] her görüşten köşe yazarları,[4] siyasetçiler, sanatçılar da 12 Eylül öncesi olaylara bu pencereden bakmaya başladılar. Faşist darbenin arka planındaki tarihsel ve toplumsal faktörler bir yana bırakılarak, tarihsel sürecin öznesi devrimcilerle faşistleri kukla gibi elinde oynatan “derin devlet” yorumları yapılmaya başlandı. On yıl önce 12 Mart yılgınlarının sıkıyönetim mahkemelerinde savundukları kadiri mutlak emperyalizm teorileri tekrar nüksetmiş gibiydi.

Gerçi, 12 Eylül’ü komplo teorisiyle açıklayanların darbenin sebeplerine dair görüşleri farklı farklıydı. Kimi Amerikan tezgâhı,[5] kimi 24 Ocak Kararları,[6] kimi de açıktan “karanlık güçler” demekteydi. Ama iş sebebin sebebine gelince kimse “karanlık güçler”den şaşmıyordu. Ancak hepsi de 12 Eylül 1980 öncesinin olaylarını ve çatışmalarını, iç dinamikleri olmayan,[7] dışarıdan kışkırtmalarla oluşturulmuş yapay bir süreç olduğunda hemfikirdiler. Böylece darbeye yol açan etkenler, onun ardındaki iç ve dış dinamikler, kapitalist sistemin antagonist çelişkileri ve bunların doğurduğu sonuçlar göz ardı edilmiş oluyordu.

Nasıl darbeyi tek başına 24 Ocak Kararları’nın bir sonucu olarak görmek tarihsel gelişmeyi ekonomik etkenlerle sınırlayan bir çeşit ekonomizm idiyse, tek taraflı olarak ABD tezgahıyla açıklamak da iç dinamikleri hiçe sayan metafizik bir varsayımdı. 12 Eylül darbesi, henüz başlangıç aşamasındaki düşük yoğunluklu iç savaşı, yönetememe krizini, sermaye birikimi modelinin tıkanmasını, Ortadoğu’da ABD hegemonyasında ortaya çıkan çatlakları onarmak için yapılmıştı. Yakın tarihin bu kesitinin doğru yorumlanabilmesi için, bu çoklu sebeplerin süreç içerisindeki bütünlükleri ve iç bağlantıları içinde ele alınmaları gerekirken, komplo teorisi savunucuları bunu tek sebepli, anlaşılması kolay bir kurguya dayalı basit hikayelere çeviriyorlardı. Tam da bir akademisyenin işaret ettiği gibi: “Her şeyden önce komplo teorileri toplumsal ve siyasi olayları incelerken çok-nedenli (multi-causal) bir analize, farklı bakış açılarına açık birçok-yönlülüğe ve eleştirelliğe izin vermezler. Her şeyin nedeni bellidir ve tektir.”[8]

Bu tarz, Demirel kaynaklı, tek sebep üzerine kurgulanmış bir anlatı kapsamlı bir 12 Eylül analizi yapmayı gereksiz kılıyordu. Çünkü, geriye kala kala nasıl oyuna getirildiğimizi, silah kaçakçısı kılığındaki istihbarat ajanlarından nasıl silah tedarik edildiğini, içimize sızan ajanların bizleri nasıl “kardeş kavgası”na sürüklediklerini anlatmak kalıyordu.[9]

Örneğin, 12 Eylül analizinin anahtarını S. Demirel’den ödünç alanlardan biri olan TKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) şöyle diyordu: “Sıkıyönetime rağmen önü alınamayan terörün darbeden sonra birdenbire durması, darbenin açıklanan gerekçelerinin gerisindeki karanlık ellerin karanlık niyetlerini görmeye yeter; darbenin kirli bir kışkırtma üstüne oturduğuna kuşku yoktur.”[10] Yazar Ahmet Ümit aynı şeyi şöyle anlatıyordu: “Ama bunların hepsi, işte bu alçakları iş başına getirmek için tezgâhlanan büyük bir komplonun eseriydi. 12 Eylül sabahı o bildiriyi okuyan alçaklarla, 12 Eylül öncesi insanları birbirine kırdıranlar aynı kuklacının piyonlarıydı… 12 Eylül sabahından itibaren terör bıçakla kesilmiş gibi birdenbire ortadan kalkıyordu.”[11]

Burada, 12 Eylül öncesi “terör ve şiddet eylemleri”nin, yani dar anlamda devrimcilerle faşistler arasındaki çatışmaların, kapitalist sistemden ve sınıf mücadelesinden koparıldıkları, komplocuların (ABD, TSK, MİT, Kontrgerilla) kandırılmış devrimcileri de alet ederek tek taraflı yürürlüğe koydukları bir senaryo gibi gösterdikleri açıktır.

Mesela Kurtuluş teorisyeni M. Sayın şöyle yorum yapabiliyordu:

… evet siyasi bir istikrarsızlık vardı, ama üretilmiş bir siyasi istikrarsızlık vardı. Ekonomik istikrarsızlık vardı, ama o da üretilmişti,” “Yani resmen o faşistler eliyle çok büyük bir çatışma üretildi.

Dolayısıyla 12 Eylül’e gelişteki faktörleri incelediğimizde Evren’in anlatmış olduğu bir faktörün tamamen yalan, diğer iki faktörün de kurgulanmış olduğunu, yani siyasi istikrarsızlığın üretildiğini, ekonomik istikrarsızlığın da… abartıldığını söyleyebiliriz.[12]

Devlete, devlete bile değil, onun içindeki çok dar bir kesime “omnipotent” (her şeye kadir) bir güç, yani yenilmezlik atfetmek komplo teorisinin doğası icabıdır. Sormak lazım, bu nasıl bir güçtür ki, toplumun tümünü kucaklayan ekonomik, sosyal, siyasi ve ideolojik ilişkilere hükmedebilmekte; sözü edilen düzlemlerde birbirlerini besleyerek derinleşmekle kalmayan, sistemin vidalarını gevşeterek altını oyan riskli bir kriz yaratmayı göze alabilmektedir? Demiyoruz ki, her şey doğal akışı içerisinde gelişiyor, devletin içinden ve dışından ezilenleri ve öncülerini caydırıcı, sınıf mücadelesini ana mecrasından saptıracak ve faşist bir darbeye ortam oluşturacak oyunlar tezgahlanmıyordu. Komploculuk devlete egemen güçlerin istihbarat örgütlerini de işin içine katarak ana siyasetlerine eklemledikleri önde gelen yöntemlerden biridir, dolayısıyla sınıf mücadelesine dahildir. Neo-Marksist Adorno bile meseleye öyle yaklaşmıyor: “Faşizm bir komploydu ama salt komplodan ibaret değildi; muazzam bir toplumsal gelişim süreci içinde yeşerdi.”[13] Komploları hesaba katmak, farkında olmak elbette önemlidir, ancak bunu tarihsel-toplumsal gelişmeyi yönlendirilebilecek bir uzaktan kumanda aleti gibi algılamamak gerekir. Ne devlet ne devlet içindeki herhangi bir kurum sosyoekonomik, sosyopolitik süreçlere yön verme kudretine sahip tanrısal bir üst merci olarak görülebilir.

Eğer tarih böyle işlese Papaz Gapon ve Okhrana ajanları, 1905 ve 1917 devrimlerini daha patlak vermeden önlerlerdi. Aynısı, tersi yöndeki komplo iddiaları için de geçerlidir: Ekim Devrimi’nin Alman diplomat Ulrich von Brockdorf-Ranzau’nun, Parvus aracılığıyla Lenin’e para vermesiyle tezgahlandığı iddia edilmişti. Komploların tek başına süreci belirleyemeyeceğine dair tersten bir örnek de, kısmen devrimi, devrimci bunalımsız, kitle desteksiz, partisiz bir komplo olarak kavrayan Babeuf ve Blanqui gibi ilk komünistlerin başarısız girişimleridir.

Toplumu sarsan komplike olaylar, ayaklanmalar, iç savaşlar “solcular veya sağcılar istiyor” diye olmazlar, her şeyden önce uluslararası konjonktür, derin toplumsal yarılma, gergin sınıf karşıtlıkları gibi nesnel önkoşulların olması gerekir. 12 Eylül öncesinin MESS, DGM, Tariş gibi görkemli direnişlerinin olsun, 1973’te sayıları 12 bin 286 iken 1980’de 84 bin 832’e çıkan (131 bin grevin iptal edilmesine rağmen) grevlerin olsun, temelinde kapitalizmin uzlaşmaz çelişkileri yatıyordu. Henüz reformizm boyutlarını aşamasa da sendikal örgütlenme düzeyi yüksek bir işçi sınıfımız vardı: DİSK’in 1972’de 50 bin civarında olan üye sayısı, 1974-75’te 120 bine yükselmişti. 1980’e gelindiğinde Türkiye’deki toplam sendikalı işçi sayısı 1,5-2 milyon civarındaydı. Öğrenci dernekleri, TÖB-DER, MEM-DER (vb) ile bu büyük bir toplam oluşturuyordu. Kısacası başta işçi sınıfı olmak üzere halkın bütün katmanları, öğrencisi, öğretmeni, memuru, sanatçısı, mühendisi, sağlıkçısı, köylüsü (vb.) mücadelenin içindeydi. Kenti-kırıyla birlikte Kürt bölgeler üst sınıflardan halka kayan bir ulusal ve sosyal uyanış içine girmişlerdi. Faşizmle mücadele ederken hayatlarını kaybeden iki binin üstündeki anti-faşisti de hesaba katarsak, ortam hiç de komployla açıklanabilecek gibi değildi. Bu insanlar figüranlık yaparken değil, emperyalizme ve burjuvaziye karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için mücadele ettikleri için can verdiler.

12 Eylül öncesinde Türkiye kapitalizmi tarihinde daha o şiddette bir bunalım yaşamamıştı. İthal ikameci sanayileşme stratejisi tıkanmıştı. 1970’te 950 milyon dolar olan ithalat, 1979’da 5 milyar doları aşmıştı. 1978’de dış borçlar 14,4 milyar dolardı. Dış ticaret açığını yerinde tutmak için bile her yıl o oranda dış borç bulunması gerekiyordu. Demirel’in deyişiyle Türkiye “70 cente muhtaç”tı.

Kriz derinleştikçe işçi sınıfının eylemleri de yükseldi. Emek-sermaye çelişkisi temelinde yükselen toplumsal mücadeleler o zamana kadar görülmedik boyutlara ulaşmıştı. Yalnız ekonomiyi değil, üstyapıyı da etkileyen kriz olgunlaşmamış devrimci bir duruma işaretti. Adliyeden emniyete, kışladan okula, mahallelerden fabrikalara dek her yerin sağ ve sol kamplara bölünmesi, bu alanlardan her birinin bir çatışma alanı haline gelmesi ancak bununla açıklanabilir. Üst ve alt sınıflar, en aşırısından en ılımlısına devrim ve karşıdevrim güçleri arasında o güne kadar görülmemiş kitlesellik ve şiddette mücadeleler boy gösterdi. Aleviler, öğrenciler, işçiler, Kürtler, aydınlar faşist katliam ve suikastların hedefi oldular. Sınıf mücadelesi yükseldikçe iktidar bloku dağıldı, sistem kendini üretemez hale geldi. Geçici iniş çıkışlar gösterse de tarihinin zirvesinde dolaşan işçi hareketi ezilip, emeğin milli gelir içindeki payı düşürülmeden sistemin tıkanan damarlarının açılamayacağı bir noktaya gelinmişti.

Türkiye’de olup bitenleri yalnız TÜSİAD’da örgütlü tekelci sermaye değil, emperyalist sistemin kumanda odasındakiler de endişeyle izliyorlardı. Ortadoğu’daki emperyalist hegemonyanın Türkiye halkasının onarılmaya ihtiyacı olduğu düşünülüyordu.[14] İran İslam Devrimi’nden ve Afganistan’ın işgalinden sonra Türkiye de kaybedilirse, Ortadoğu’nun güvenliği (başta Basra Körfezi, İsrail ve Mısır) tehlikeye girerdi. Arka arkaya seçim kazanan muhafazakâr Margaret Thatcher (1979) ve Ronald Reagan (1981) Türkiye’yi kapsayacak uluslararası neoliberal saldırıyı başlatmışlardı. İki kutuplu dünya adım adım Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle noktalanacak “kısa yüzyıl”ın sonuna doğru ilerliyordu.

Türkiye ise o haliyle kendi söküğünü dikecek halde değildi. Parlamento, 115 turda bir cumhurbaşkanını seçememişti. 1974-1980 arasında hükümet üçü koalisyon (CHP-MSP, I. ve II. Milliyetçi Cephe) olmak üzere altı yılda altı kez el değiştirdi. Bir türlü gerçekleşmeyen AP-CHP koalisyonu hariç denenmedik yol kalmamıştı. Seçimler, ara seçimler, azınlık hükümetleri, sıkıyönetimler, provokasyonlar düzeni ayakta tutmaya yetmiyordu. Demirel ve Ecevit ne sırt sırta verebiliyor ne de tek başlarına vaziyete hâkim olabiliyorlardı. İkisi de hâkim sınıf fraksiyonlarını ve alt sınıfları kendi etraflarında birleştirecek, gittikçe yükselen toplumsal tepkileri nötralize edecek güçten yoksundular. Parlamento içi çözüm arayışlarında eskiyi tekrarlamak dışında pek bir seçenek kalmamıştı. Birbirlerini tetikleyerek ilerleyen ekonomik, siyasi ve ideolojik kriz derinleştikçe belirsizlik ve kaos öne çıkıyordu. Devlet kurumları, başta parlamento, polis, siyasi partiler, yargı gün günden meşruiyetlerini kaybediyorlardı. Sistemin çerçevesi dışında çözüm seçenekleri giderek daha çok rağbet kazanıyorlardı. Bu durumdan ya devrimle ya da karşıdevrimle çıkılabilirdi. Bin bir zaaf taşıyan Türkiye solu atılım yapamayınca ikinci olasılık öne çıktı. Egemen güçler yakın bir devrim tehlikesi olmamasına rağmen, “geç kalmış olmaktansa erken tedbir almak daha iyidir” kuralı gereğince ortak bir çözümde birleştiler.

Bütün hükümran parmaklar aynı yönü işaret ediyordu: Dışta ABD ve NATO; sermaye örgütlerinde TÜSİAD, TİSK ve MESS; mecliste GP, MHP ve bazı AP-CHP milletvekilleri, bürokratlar ve merkez medya darbeden yanaydılar. Egemen sınıfların hemen bütün fraksiyonları darbenin gerekliliğinde hemfikirdiler. İleride ekonomiden sorumlu olacak Turgut Özal’ın generallere ekonomik sorunlarla ilgili brifing vermesi, 12 Eylül Anayasası’nı yazacak Orhan Aldıkaçtı ve arkadaşlarının alternatif bir anayasa taslağı üzerinde çalışmaları normalleşmeye işaret değildi. Kenan Evren’in anılarında ironi yaparcasına kendilerini darbeye sivillerin ikna ettiğini söylemesinde gerçek payı vardı. 1980’e gelindiğinde “anayasal düzen tehdit altında” olduğu gerekçesiyle düğmeye basan kapıkulu ordudan önce tekelci burjuvaziydi. Sermaye birikimi krizinin hegemonya krizini, hegemonya krizinin devlet krizini tetiklediği bu durumun sürgit devam etmesini göze alamazlardı. TSK komuta kademesi darbe kararı aldıktan sonraki bir yıl boyunca Türkiye solunun ve toplumsal muhalefetin hakkından nasıl geleceğinin planlarını yaptı. Birbirleriyle hem hısım hem hasım durumdaki askerlerle paramiliterler devrimci harekete karşı mücadelede (yolları ayrılmadan önce) sırt sırta vermişlerdi.[15] Özel Harp Dairesi, MİT ve gayri resmi uzantılarının örtük işbirliğiyle yürüttükleri katliamlar: 34 kişinin hayatını kaybettiği 1 Mayıs 1977,  İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önündeki bombalı saldırı esnasında 7 öğrencinin öldüğü, 41 öğrencinin yaraladığı 16 Mart 1978, 120’nin üzerinde insanın vahşice katledildiği Alevilere yönelik 1978 Aralık’ındaki Maraş ve 57 kişinin öldüğü ve yüzlercesinin yaralandığı 1980 Çorum olayları. Sona doğru (12 Eylül 1979-4 Haziran 1980 arasında) siyasi nitelikli öldürmelerin hızla artması tesadüf değildir: “1975’te 27, 1976’da 87, 1977’de 265, 1978’de 760, 1979’da (13 ildeki sıkıyönetime rağmen) 993 kişi, 1980’de (9,5 ayda) 1766 kişi öldürülmüştü.”[16] Son iki yıldaki artış darbe planlayıcılarının kontrgerillayı devreye sokarak süreci hızlandırdıklarını gösteriyor.

Türkiye 1980 yılına doğru “düşük yoğunluklu bir iç savaş” noktasına gelmişti. 1920 ve 1921’de İtalya, 1920’lerin sonunda ve 1930’un ilk yıllarında Avusturya ve Almanya, 11 Eylül 1973 darbesinden önceki altı ay Şili bu süreçleri çok daha ağır ve şiddetli bir şekilde yaşamışlardı. Bu ülkeler de mahallelerin, kentlerin, kırların, belirli bölgelerin kontrol altına alınması şeklinde gelişen iç savaş manzaraları yaşadılar. İtalya ve Almanya’daki paramiliter güçler bizdekilerle kıyaslanamayacak güçte olduklarından katbekat daha şiddetli, daha kitlesel bir terör estirdiler. İkisi de ordu karşı çıkmazsa iktidara gelecek güçteydi, bizdeyse o güçte olmaktan çok uzaktı. Tekelci sermayenin tercihi de zaten hem daha güçlü hem de kontrolü kolay ordulu çözümden yanaydı.

Darbe arifesinde askerler kan ne kadar çok akar, korku ne kadar yayılırsa, halk darbeye o kadar razı olur diye hesap yapıyorlardı.[17] Bu hercümerç içerisinde ordu kendini toplumu kaostan koruyabilecek tek kurum olarak göstermeyi başardı.

Soğuk Savaş’ın son faşist darbesi: 12 Eylül 1980

Bağımlı kapitalist ülkelerde kurulan askeri faşist rejimler birbirlerine benzerler. Sırtlarını emperyalistlere ve işbirlikçi oligarşilere dayayarak iktidara gelirler.[18] Darbeler çoğunlukla kitlelerin devrime yönelişlerinin yeterince olgunlaşmadığı, geri dönülemez noktaya gelmediği veya sol bir hükümeti devirmek gerektiği bir noktada yapılır. Faşist bir kitle hareketine dayanmazlar ama darbe ortamı için ihtiyaç duydukları katliam, suikast, sabotaj vs. eylemleri düzenleyecek enstrümanlar (istihbarat örgütleri, yerli faşist yapılanmalar, mafya çeteleri) bulmakta zorlanmazlar. Diktatörlükte askeri unsur ağır basar, ama sivil bürokrasi ve siyasetten de destek alırlar. Gelir gelmez parlamentoyu ve siyasi partileri kapatırlar ve devleti kendi tekelleri altına alırlar.

12 Eylül rejimi bu evrensel kalıba uymaktadır. Darbe yapıldığını Türkiye halklarından önce öğrenen Washington’un “bizim çocuklar yaptı” diye memnuniyet beyan etmesi, işin içinde ABD’nin de olduğunun bilinen tarafıdır.[19] Bunun bir de evveliyatı, kapalı kapılar ardında kotarılan bilinmeyenleri vardır. CIA, Pentagon ve NATO’dan izin almadan tatbikat bile yapamayan Türk Genelkurmayı her zaman bu merkezlerle irtibat halinde olmuştur. 12 Eylül’e zemin hazırlayan katliam ve cinayetleri planlayan Türk Gladyo’sunun ardında ABD vardı. Darbeden sonraysa NATO Başkomutanı General Rogers, Ankara’yı sık sık ziyaret etti. İlk işlerinden biri Türkiye engelini kaldırarak Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünü sağlamak oldu.

Faşist darbe, uluslararası devrimci dalganın düşüşe geçişi ile neoliberal saldırının başladığı kavşak noktasında gerçekleşti. Anti-komünist, şoven milliyetçi ve demokrasi düşmanı generallerin büyük sermayenin desteğinde başlattıkları saldırı dünya karşıdevriminin bir uzantısıydı. Polonya’daki çözülme, Afganistan’ın işgali, Irak-İran Savaşı ve Pakistan’daki Ziya-ül Hak darbesi aynı karşıdevrim zincirinin halkalarıydı.

12 Mart 1971 Muhtırası, devlet kurumlarının, anayasanın, siyasetin faşizme ayarlanması yönünde yarı askeri nitelikte bir darbeydi. Hedeflerine varamadan (anayasanın yenilenmesi, üniversitelerin düzenlenmesi vb.) egemen sınıf klikler içi anlaşmazlıklar ve yeni bir sol dalga sonucu tamamlanamadan kaldı. O günkü güçler dengesi içerisinde egemen sınıf partilerine ve parlamentoya dokunulmamıştı. Bundan dersler çıkaran generaller 12 Eylül’de Gordion düğümünü İskender kılıcıyla çözmeye karar verdiler. Daha ilk günden parlamento, hükümet ve siyasi partiler lağvedildi. Klasik faşizmdeki tek partinin yerini, siyasi, askeri, ideolojik, ekonomik kültürel her alanda tek yetkili “Ordu Partisi” MGK (Milli Güvenlik Konseyi) aldı. Yasama ve yargı yürütmeye, yürütme MGK’ye, MGK ise Kenan Evren’e bağlandı. Hiçbir hukuki denetime tabi olmayan MGK’nin başı, Devlet Başkanı ve Genelkurmay Başkanı olarak her şeyi ve herkesi denetleme yetkisine sahipti. Kenan Evren, başka ülkelerdeki faşist diktatörlerden daha az yetkiye sahip değildi: Sıkıyönetim komutanlıkları, Sıkıyönetim askeri mahkemeleri, Emniyet Genel Müdürlüğü (Jandarma Komutanlığı’na bağlı), Belediye başkanlıkları (İçişleri Bakanlığı’na bağlı) ve başına emekli Oramiral Bülent Ulusu’nun getirildiği hükümet cuntanın başındaki “tek adam”ın ağzına bakıyorlardı.

12 Eylül rejiminin acil görevi devrimci ortama son vermek, korku ortamını baskın kılmaktı. Sosyalist ve ilerici örgütlenmeler, sendikalar, yayınevleri, dergiler kapatıldı, her türlü eyleme, greve ve gösteriye yasak getirildi. Hedefe çabuk ulaşmak için devrimciler, aydınlar, ilerici gazeteciler ve sanatçılar içeri atıldı. Zorbalıkta ve kanunsuzlukta ölçü tanınmadı. Aradan kırka yakın yıl geçmesine rağmen hala her biri ayrı bir anlatı konusu olabilecek toplu tutuklamaları, 90 günü aşan gözaltıları, insanlık dışı işkenceleri, toplama kampı tipi askeri cezaevleri, yargısız infazları ve idamları ile anılmaktadır.[20]

Cunta, 1981 yılının ilk aylarına kadar süren yoğun bir saldırı sonucunda devrimci örgütleri uzun süre kendilerini toparlayamayacakları nihai bir yenilgiye uğrattı. Toplumsal muhalefet susturulduktan, toplum fiziksel ve psikolojik şoklarla sindirildikten sonra, gerisi düz kaldırımda yürümek kadar kolaydı. Yeni hedef toplumu yeniden biçimlendirerek fikir yoksulu militarist generallerin akıl babalarının tasarladığı faşist modeli hâkim kılmaktı. Halka darbenin “kardeş kavgasına son vermek ve vatandaşın refah ve huzuru için” yapıldığı propaganda edildi. Hedefte “devletine, dinine ve vatanına bağlı”, itiraz etme ve başkaldırma yeteneğini kaybetmiş, örgütsüz, apolitik, suskun, itaatkâr bir kul toplumu inşa etmek vardı. Bu amaçla, hegemonik kabul görmüş sol ideoloji ve kültürü temsil eden kavramları toplumsal hafızadan silmek ve toplumu depolitize etmek için ne gerekiyorsa yapıldı. “Seksen öncesinin anarşi ve terör ortamına dönmemek” adına, önceki yıllarda devrimci kitlenin bilincinde yer etmiş devrimci gelenekler, tıpkı duvar yazıları gibi belleklerden silinmeye çalışıldı. Ana akım medya, eğitim buna göre yeniden düzenlendi.

Yürütmenin merkezileştirilmesi ve denetleme gücü elinden alınan yargı ve yasamanın emir-komuta zincirine bağlanması yalnızca bir ilk adımdı. 12 Eylül’den önce devlet kurumları işlemez noktaya geldiğinden, sistem kendini ancak yeni bir yapılanmayla toparlayabilirdi. Öncelik hukuki-politik, ideolojik üstyapının yeni sermaye birikiminin gereklilikleri ve mevcut diktatoryal yapının pekiştirilmesi doğrultusunda biçimlendirilmesine verildi. İçlerinde en önemlisi rejimi temellendirmeyi ve meşrulaştırmayı amaçlayan 1982 Anayasa Referandumu’ydu. Aleyhte propaganda yapmanın yasak olduğu, asker süngüsü altında gerçekleştirilen referandumda anayasa yüzde 91,37 ‘evet’ oyuyla kabul edildi. Bu yüksek oy sadece süngü gücüyle alınmadı, kapatılan egemen sınıf partilerinin cunta yönetimine pasif onayının da katkısı oldu.

Ardından bütün temel yasalar emekçi sınıf ve tabakalar aleyhine yenilenerek güncellendi. Anayasa ve yasa değişikliklerinin denetlenmesinde son merci olan MGK, 123’ü ilk altı ayda olmak üzere, 1981 sonuna kadar 268 yasayı (cunta dönemi toplamı 669) yeniledi. Yüksek yargı sistemi, siyasi partiler, sendikalar, toplu sözleşme ve grev hakları, sıkıyönetim, olağanüstü hâl, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili yeni düzenlemeler yapıldı. Yararsız addedilen bazı ideolojik-kültürel kurumlar kapatıldı ve yerlerine yenileri kuruldu. YÖK yasasıyla üniversiteler devlet denetimine alındı. Üniversiteler gibi TRT, TDK (Türk Dil Kurumu) ve TTK’nin (Türk Tarih Kurumu) özerkliklerine son verildi. Örgütlenme yasağı getirilen işçilerin toplu sözleşme hakları Yüksek Hakem Kurulu’na (YHK) devredildi. On binin üzerinde kamu personeli bir daha geri alınmamak üzere işten çıkarıldı. Haklarını kullanamaz hale getirilen işçi sınıfı yalnız ideolojik ve siyasi olarak değil, ekonomik açıdan da disiplin altına alındı.

NATO yetiştirmesi generallerin ABD’nin değneğine göre hareket ettiklerini gösteren argümanlardan biri de “Yeşil Kuşak” projesinin güncellenmesidir. Türkiye’nin yaşadığı sorunları Atatürk’ten uzaklaşmaya bağlayan ve bu doğrultuda kampanyalar örgütleyen cunta, bir yandan da Washington’un ve tekelci sermayenin dinin komünizme, “bölücülüğe” ve radikal İslam’a karşı panzehir olduğu öğüdüne uyarak “tesbih çeken el, tetik çeken elden iyidir” prensibi doğrultusunda hareket edecektir. Aydınlar Ocağı mamulü Türk-İslam sentezine resmiyet kazandırmakla, kılık değiştire değiştire bir hal olmuş Atatürkçülüğün mezarını kazdığının farkında değildi.[21] Resmî ideolojideki tıkanıklığın Kemalizm ile İslamiyeti uzlaştıran yeni bir yorumla aşılacağı umuluyordu. 1982 Anayasası’nda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işlevinin yeniden tanımlanması, ilk ve orta öğretimde din kültürü ve ahlak dersinin zorunlu hale getirilmesi, İmam Hatip okullarının sayısının arttırılması, tarikat yurtları ve cemaat evlerinin kurulması, bunlardan destek aranması ve Gülencilerin devletin en hassas kurumlarına yerleşmelerine imkân tanınması bu amaca hizmet ediyordu.

Projenin ana hatları şöyleydi: Türk-İslam sentezinin resmî ideolojiye eklemlenmesi Türklüğe İslami bir renk katacak, Türk milliyetçiliği ve Kemalizm İslam’a yaklaştırılacak ve bunlar ortak bir paydada birleştirilerek (homojenleştirme) tarihsel bloktaki çatlaklar onarılacaktı. İslami ideolojik takviyenin “Orta Asya”cılar ile “İslamcı-Osmanlıcı”ları, Türkler ile Kürtleri, muhafazakâr sağ ile Atatürkçü sağı birbirlerine yaklaştıracağı düşünülüyordu.[22] Bir başka hesap da 1960 sonrasında devlet çalışanlarından medyaya, üniversitelerden kültür hayatına, sendikalardan diğer kitle örgütlerine kadar birçok alanda hegemonik bir karakter kazanmış ilerici, sol Kemalist, sosyalist ideolojik etkiyi tahtından indirmekti. Böylelikle, Sovyetler Birliği’ni kendi sınırları içine hapsetmeyi gözeten Yeşil Kuşak stratejisinin önünde engel sayılan sol hegemonya ve laikçi Kemalist bürokrasi elemine edilerek ABD’nin istediği İslam’ın önü açılmış olacaktı.[23]

Vehbi Koç, cuntanın yaptıklarının özünü kısa bir cümleyle anlatır: “12 Eylül devletin yeniden kurulmasıdır.”(1983) Futbolcu Metin Kurt ise hepsinin özetini çıkarır: “O dönemde futbol dahil her şey yeni baştan inşa edildi.”

12 Eylül öncesi genel krizin temelinde sermaye birikimi krizi (ithal ikameci modelin krizi) yatıyordu. Darbe arifesindeki 24 Ocak Kararlarının amacı neoliberal kapitalizme geçişi sağlamaktı. IMF ve Dünya Bankası birikim krizinin ihracata yönelik ekonomi modeline geçişle aşılacağını öngörüyordu. Büyük sermayenin tavsiyelerine uyan MGK, birikim rejimini değiştirme işini, Dünya Bankası’nın gözdesi, devrik hükümetin başbakanlık müsteşarı ve Nakşibendi tarikatının sadık müridi T. Özal’a bırakmıştı. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına getirilen Özal’ın ilk işlerinden biri, tekelci sermayeyi dünya pazarına açmadan önce işçi sınıfının kazanımlarını geri almak ve geleceğine el koyacak yeni düzenlemelerle sermaye birikiminin tıkanan kanallarını açmak olmuştur.

Burjuvazi, 24 Ocak ve 12 Eylül operasyonları ile 1977-79 krizine yanıt getirmiştir. Bu yanıt, esas olarak, işgücü piyasasının ekonomi-dışı, yani askeri, yasal ve idari yöntemlerle disiplin altına alınmasıdır. Sendikal faaliyetlerin askıya alınması, DİSK yöneticilerinin yargılanması, grev yasağı, ücret belirlenmesinin toplu sözleşme düzeninden Yüksek Hakem Kurulu’na (YHK) kaydırılması (ve böylece reel ücretlerin aşındırılmasının güvence altına alınması) sözü geçen askeri yöntemlere örnektir.[24]

Cuntanın rakibi olduğu kadar ortağı da olan T. Özal, “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık” demiştir.

Askerler sonu belirsiz bir süre iktidarda kalmanın yıpranmak, karşısında geniş bir muhalefet cephesi yaratmak ve sivil siyasete kumanda imkanını riske atmak demek olduğunu bilirler. Türk ordusu siyaseti sürekli denetlemiş, ancak yönetime el koyup hedeflerine ulaştıktan ve denetim mekanizmalarını ayarladıktan sonra kışlasına geri dönmüştür.[25] Orduların görece daha zayıf olduğu başka ülkelerde görüldüğü gibi kalabildiğince iktidarda kalma yolunu seçmemiştir. O yüzden Brezilya (1964-1985), Şili (1973-1990), Uruguay (1873-1984), Arjantin (1976-1983) cuntalarından daha kısa süreli olmuştur. [26] Ciddi bir anti-faşist direnişle karşılaşmamak, hedeflerine erişmiş olmak, kitle tabanının zayıflığı, burjuvaziyle arasındaki mutabakat bunu gerektirmiştir. Kalıcı olması halinde aralarındaki kutuplaşmaları nüksedebilirdi. Hem istediği zaman geri dönebileceği kurumsal ve anayasal güvencelere sahipti. Uzun süre iktidarda kalmanın riskleri vardı. 27 Mayıs ve 12 Mart darbelerinde kliklere bölünmüşler, aralarında sorunlar çıkmıştı. Bunlar gözetilerek asgari hedeflere ulaşılınca 1983’te sözde “demokrasiye geçiş” kararı aldı. Aynı yılın kasım ayında yapılan seçimi %45 oy alan Özal’ın partisi ANAP kazandı. 12 Eylül’ün sivil kanadı ANAP, neoliberal-muhafazakâr-İslamcı bir bloka dayanıyordu. Özal, ileriye doğru dinsel gericiliğe geçişe köprü, geriye doğru askeri faşist yapılanmayı koruyan bekçi rolü oynayacaktı.

Tarihçilerin “askeri diktatörlük dönemi”ni 1980-1983 arasıyla sınırlayıp, bir sonraki yarı-askeri dönemi “parlamenter demokrasi” olarak dönemlendirmeleri doğru değildir. Anayasa referandumuyla 7 yıllığına cumhurbaşkanı seçilen Kenan Evren ve öteki MGK üyeleri, sadece koruyucu yasalarla değil, Cumhurbaşkanlığı Danışma Konseyi (1983-1989) aracılığıyla “emanet”i yukarıdan denetliyorlardı. Dolayısıyla 1983 seçimlerinden sonraki “parlamenter demokrasi” görüntüsü bir dekordan ibaretti. 1973’teki ve 1982 Anayasası’ndaki değişikliklerden sonra MGK, seçimle iktidara gelen partileri gözetleyen ve hepsine “tavsiye” adı altında ayar veren bir kurum haline getirildi. Askeri rejimin ardından gelen Özal, Demirel (vd.) hükümetleri sınırlı ve kontrollü bir gevşemeye tekabül etseler de 12 Eylül’ün çizdiği sınırlar dahilinde yürünmeye devam edilmiştir. Sivil hükümetlerin birçok kararının perde arkasında askerlerin parmağı vardır.

Gerek egemen siyasetin bu tarz kurgulanması gerek jeostratejik konum gerekse karşısında ciddi bir direniş görmemesi sebebiyle 12 Eylül rejimi, terörde sınır tanımayan Şili ve Arjantin cuntaları kadar kan dökmemiştir. Askeri faşist darbeler içerisinde orta şiddette terör uygulaması ve kışlaya dönüş takvimine uymasıyla benzerlerinden ayrılır.

Son

Dipnotlar:

[1] “İsteseler anarşiyi durdurabilirler; bütün isteklerini yerine getiriyoruz, daha ne yapalım.” (Aktaran S. Aydın/Y. Taşkın, 1960’tan Günümüze Türkiye, İletişim Yayınları, 2014-İstanbul, s.311)

[2] Olaylara sosyolojik açıdan baktığıyla övülen TİP Başkanı Behice Boran bile, gazetecinin, “Türkiye Eylül 1980’e nasıl geldi? Bu ortamda sol partilerin konumu ve sorumluluğu nedir” sorusuna şöyle cevap verebilmişti: “Türkiye 12 Eylül 1980’e kasıtlı, çok hesaplı bir biçimde getirildi. On dokuz ilde sıkıyönetim ilan edilmesine karşın terörizmin gerçekten önlenmesi için çalışılmadı, tersine kışkırtıldı… Eylemciler el altından silahlandırıldı. …MİT ajanı Mahir Kaynak’ın Amerika’nın eylemcilere sağlı sollu silah dağıttığına ilişkin sözleri dikkate değerdi. / “… kargaşa durumu 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece ne sihirdir ne keramet birden değişiverdi. Ve işlemeyen mekanizmalar tıkır tıkır işlemeye başlayarak birbiri ardına operasyonlar ve geniş tutuklamalar yapılmaya koyuldu.” (Koray Düzgören, “Solun 3 kaçak lideri hesaplaştı”, 31.07.1987)

[3] Bkz. Derleyen Seyfi Öngider, Son Klasik Darbe içinde. Aykırı Yayıncılık, İstanbul-2005, s. 98. Ayrıca Sadun Aren, Puslu Camın Arkasında, imge Kitabevi Yayınlan, Ankara-2006, s. 299.

[4] Haşan Karakaya (Vakit, 22.12.2009), Güneri Civaoğlu, “Darbe Gerekçesi”, (Milliyet, 05.02.2010), Emre Kongar, “Şiddet Faşizmin Özüdür” (Odatv, 2.4.2015)

[5] Yavuz Alogan: (http://m.ilerihaber.org/yazarlar/yavuz-alogan/tahtadan-yapilmis-bonaparte/1196/)

[6] Fikret Başkaya, 4 Eylül 2009’da Karaburun Bilim Kongresine sunulan bildiri, ozguruniversite.org,

[7] Ertuğrul Kürkçü: “…Süleyman Demirel’in de yakındığı gibi, 11 Eylül 1980 günkü tablo 12 Eylül günü tamamen değişmişti. Bıçakla kesilmiş gibi duruverdi her şey… Kendi öz dinamikleriyle sürüp giden bir çatışma bu şekilde sona ermez, eremez.” Son Klasik Darbe içinde, (derleyen: Aykırı Yayıncılık, Îstanbul-2005, s. 27.)

[8] Kerem Karaosmanoğlu, “Bir Komplo Söyleminden Parçalar: Komplo Zihniyeti, Sıradan Faşizm ve New Age”, http://www.ilefarsiv.com/ki/gorsel/dosya/1306322860ki06.pdf

[9] 11 Eylül 2019 günü akşamı Halk TV’de Yaşar Okuyan, Ş. B. Yahnici gibi eski MHP’lilerin, eski solcu Sarp Kuray ve Ekim Okuyan’ın katıldıkları açık oturum komplo teorisinin tipik bir örneğiydi. Yaşar Okuyan darbe öncesi çatışmaları ABD’nin generaller eliyle tezgahladığı bir “kardeş kavgası” olarak adlandırıyordu. Ona göre solcular duvara “Bağımsız Türkiye” yazıyor, sağcılar “Bağımsız”ı silip “Milliyetçi” yapıyorlardı. Ama “Türkiye” değişmiyordu, çünkü iki taraf da “Türkiye sevdalısıydı…”

[10] 12 Eylül Yaşayanlar Anlatıyor, Haz. Haşim Akcan, Doğan Kitap, tstanbul-2007, s. 31-32

[11] Ahmet Ümit, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2015

[12] Mahir Sayın, 12 Eylül Yaşayanlar Anlatıyor, Hazırlayan Haşim Akcan, Doğan Kitap, İstanbul-2007, s.122-127.

[13] T. W. Adorno, Sahicilik Jargonu, Metis Yayınları, İstanbul-2012, s.11.

[14] J. Carter, “istikrar hareketi” olarak nitelediği 12 Eylül darbesiyle ABD’nin ferahladığını, Afganistan işgalinden ve İran monarşisinin devrilmesinden sonra Türkiye’nin istikrarının kendileri için önemli olduğunu söylemiştir.

[15] “Sivil” faşist hareket bir yandan da ordudaki yandaşları eliyle darbe hesabı yapıyordu. Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun’la birlikte 1977’de birçoğu ordudan ihraç edilince oyun bozuldu. Daha sonraki yıllarda darbe savunuculuğu elden bırakılmayacak, 12 Eylül sonrasındaysa Agâh Oktay Güner, “Biz hapisteyiz, fikrimiz iktidarda” diye hayıflanacaktı.

[16] M. İ. Erdost, Cumhuriyet, 20 Eylül 2007

[17] “Ancak vatandaş öyle bir hale gelecekti ki, lanet olsun, ne gelirse gelsin, yeter ki sokağa rahat çıkalım, rahat gezelim, rahat ticaret yapalım diyecekti.” (Kenan Evren’in Söylev ve Demeçleri, 12 Eylül 1980-12 Eylül 1981, Ankara-1981, s.22-23)

[18] Faşizmin iç dinamiğinin olmadığı çok geri ülkelerde emperyalistler sömürge yönetimleri zamanında olduğu gibi daha fazla işin içinde olurlar. Siyaset bilimci Maurice Duverger buna “dışarıdan ithal edilen faşizm” der. Önkoşullarının hazır olmadığı bu tür ülkelerde faşizmi mümkün kılan emperyalizmin bir dünya sistemi haline gelmesidir.

[19] Tesadüfe bakın ki Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ABD’den 11 Eylül günü dönmüştü. Aynı gece saat 03.30’da Türkiye masası sorumlusu Paul Henze’ye “Paul, seninkiler nihayet yaptı ( …your boys have done it), ardından Başkan Carter’a bildirilen darbe haberini Türkiye halkı saatler sonra öğrenmiştir.

[20] Yeri gelmişken “Sayılarla 12 Eylül” adı altında sıklıkla tekrarlanan betimlemeye de değinmek gerekir: “650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi…”  İnsan hakları söyleminin tipik bir örneği olan böylesi pozitivist yuvarlamalar zamanın hakikatini yansıtmaktan uzaktır.  Hem darbeye hazırlık mahiyetindeki katliamlar hem cuntanın icraatlarından yalnızca biri olan terör ve hukuk ihlalleri dışındaki konular burada yoktur. Sağ-sol ayrımı yapmayan, gelişigüzel sıralanmış rakamların gerçeği yansıtması mümkün değildir.

[21] Şu sözler Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Süleyman Yalçın’a aittir: “12 Eylül, Türkün düşmanlarının ezeli niyetlerinin son meyvasını elde edeceklerini zannettikleri bir anda Türkün öz varlığı olan Ordusunun bu kâbusa dur dediği, Türkoğlu, titre ve kendine dön’ dediği günün adıdır. Bundan dolayı Aydınlar Ocağı mensuplarının niyet ve gayretleri ile 12 Eylül mübarek hareketinin istikamet ve hedefi aynıdır.” (Ülkemizi 12 Eylül’e Getiren Sebepler ve Türkiye Üzerindeki Oyunlar, Aydınlar Ocağı yayını, İstanbul-1984, s. 13)

[22] Zamanla bunun ABD’nin Orta Doğu stratejisinde Türkiye’ye biçtiği rol icabı olduğu görülecektir. “II. Atatürk” benzetmesinden çok hoşlanmasıyla bilinen Kenan Evren, Türkiye’nin başına musallat olmuş bütün belaları Atatürkçülükten uzaklaşmaya bağlayan biriydi. Gidişatın kendisinin görmediği, sadece omuzları üstünde oturanların gördüğü BOP ve “Ilımlı İslam” projesini fark edecek çapta biri değildi. Bayrağını salladığı Atatürkçülüğün mezarını kazdığını, iktidara gelirken darbeye gerekçe gösterdiği ‘irtica’nın önünü açtığını göremeyecek kadar kördü.

[23] K. Evren’in ektiği Türk-İslam sentezinin mahsulünü R. T. Erdoğan biçmiştir. Köşe yazarı Tayfun Atay şu tespiti yapıyor: “Bugün AKP saflarında siyaset üreten, bilgi üreten, fikir üreten, algı üreten, polemik üreten, demagoji üreten irili-ufaklı nice isim, 12 Eylül ve Aydınlar Ocağı ittifakının itici gücüyle ortaya çıktılar. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren önlerinde açılan ‘devletli’ imkânlarla yurtdışında eğitim öğrenim görüp döndüler ve hâlihazırdaki   muhafazakâr, dindar ve de dinbaz entelijansiyanın yapı taşlarını oluşturdular.” (Tayfun Atay, Cumhuriyet, 21 Aralık 2016)

[24] Korkut Boratav, Türkiye Tarihi 5. Cilt, Bugünkü Türkiye 1980-2003 içinde, “İktisat Tarihi (1981-2002)”, Cem Yayınevi, 2004-İstanbul, s.191

[25] İsmet İnönü tam uymasa da buna işaret ediyor: “Türkiye zaman zaman restorasyon (onarım) dönemlerine girer. O dönemlere girildi mi ordu müdahale eder, bir süre kalır ve ayrılır. Bir süre geçer ve biz politikacılar işi bozarız, yine ordu müdahale eder. Bu böyle gidecektir ve bu onarım dönemleri de gitgide sıklaşacaktır.” (Aktaran M. Ali Birand, 12 Eylül: Saat: 04.00, Karacan Yayınları, 1985-İstanbul, s. 13)

[26] Bunu Türk ordusunun bu ülkelere kıyasla daha güçlü olması ve MGK gibi kontrol mekanizmalarının kullanılmasıyla açıklamak gerekir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur