Devrimci hareketin bir kadro politikası var mı? – Salih İncesoy (Karşı Mahalle)

İşçi sınıfından ve varoşlardan kopan devrimci hareket, orta sınıf bir kimliğe evriliyor. Bireysellik, kendini yaşama ve sürekli kendisiyle meşgul olma hali, bu sınıfsal kimlikte çok daha derin yaşanıyor

Devrimci hareketin bir kadro politikası var mı? – Salih İncesoy (Karşı Mahalle)

Gençlik… Dipten gelen dalga… Devrimci hareketin gençlikle teması artıyor. Gençlikle bağ kurmak, “yeniye dokunmak” anlamını taşıyor. Zira kapitalizmin yapısal dönüşümü ve yaşadığımız çağ değişimi, tarif edilmeyi bekleyen sayısız yeniliği beraberinde getiriyor. Bu tariflerin, devrimci mücadelenin tüm mecralarına tercüme edilmesi gerekiyor.

Devrimci kadro, devrimci örgütün temel dayanağı. Dolayısıyla kadro politikası ve buna dayanan örgütsel pratik, devrimci örgütün yaşamsal bir üretim/yeniden üretim alanı. Mücadelenin bu mecrasında ciddi zorlanmalar yaşanıyor. Ya eski ezberlerle yeniye yaklaşılmaya çalışılıyor; doğal olarak yaşam, bu zorlamaları daha en baştan reddediyor. Ya da tüm kapılar ardına kadar açılıyor; işlenip devrimci kimliğe dönüştürülemeyen bir yığın yenilik, örgüt ortamını çarşamba pazarına çeviriyor.

* * *

Metropolleşme olgusu, çözümlenmeyi bekleyen sonuçları olan çarpıcı bir yenilik. Türkiye’de bu süreç, çok kısa bir zaman diliminde baş döndürücü bir hızda yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Son 40 yılda yaşanan iç göç, büyük bir nüfusu köy ve kasabalardan metropollere yığdı. 30 milyonun üzerinde insan, köylerinden kasabalarından kopup kentlere, metropollere aktı. Kapsamlı sonuçlar yaratan muazzam bir nüfus hareketi bu.

70’li yıllarda ülke nüfusunun ağırlıklı kısmı köy ve kasabalarda yaşıyordu. 80’li yıllarla birlikte bu oran hızlı bir biçimde yer değiştirdi.

“Türkiye kentli ve hatta metropollü bir ülke artık. Önümüzdeki on yılda Türkiye nüfusu 87 milyona gelecek, yüzde 65’i 15 metropole toplaşmış olacak. Bu kentleşme ve metropolleşme dinamiği yalnızca konut meselesi ya da ulaşım meselesinden ibaret sonuç üretmiyor. Toplumun naturası, kimyası, ihtiyaçları, talepleri, umudu, dayanışma anlayışı değişiyor.” (Bekir Ağırdır, T24, 18 Nisan 2018)

Bir diğer yandan, metropoller farklı yaşam alanlarına bölünmüş durumda. Bu farklı alanlarda farklı hayatlar yaşanıyor.

“Metropolleri, ‘varoşlar-standart kentsel alanlar-siteler ve lüks alanlar’ olarak ayırmak gerekiyor. Çünkü varoşlar ile lüks alanlar arasındaki kültürel ve ahlaki kodlar kır ile metropoller arasındaki fark kadar büyük.” (Bekir Ağırdır, T24, 4 Şubat 2013)

Üretim sürecine katılan yeni teknolojiler, üretim ilişkilerine ve toplumsal yaşamın her alanına yeni formlar kazandırıyor. Bilgi teknolojileri ve internet konularında, yine müthiş sonuçlar yaratan gelişmeler yaşanıyor. Bilginin yayılımı; küresel düzeyde etkileşim; hız… “Küresel bir köye” dönen dünyada yaşamın ritmi ve tüm kültürel kodlar değişiyor; gençlik, artık bu köye gözlerini açıyor.

Yaşanan bu hızlı ve köklü değişim, toplumsal hayatta bir “normsuzluk” haline yol açıyor. Neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü olduğunu belirlemek hiç kolay olmuyor. Eski normlar, değişen hayat karşısında geçersiz kalıyor; yenileri henüz dolaşıma giremiyor. Geçiş döneminin doğal bir sonucu bu yaşanan.

Geçmişe kıyasla metropol hayatı bugün; “karmakarışık bir zenginliği, kaosu, belirsizliği” ifade ediyor. Yeni yaşamın kolektif kimlikleri gelişemediğinde, toplum bireylere atomize oluyor. Bu karmaşık ve belirsiz evrende birey, kendi kabuğunun içine çekiliyor. Bireysellik, kendini yaşama ve sürekli kendisiyle meşgul olma hali, bugünün öne çıkan varoluş biçimi.

Kapitalizmin bu yeni döneminde, işçi sınıfı nicelik olarak ağırlığını arttırmış; fakat bütünlüğünü yitirmiş durumda. Üretim organizasyonunun değişiminin getirdiği “çok parçalı işçi sınıfı” tablosu, -sınıf kimliği gelişemediğinde- bireylere atomize olma halinin bir başka boyutu olarak karşımıza çıkıyor.

“Günümüzde işçi sınıfının konumlanması çok değiştiği için neredeyse “kendisi için sınıf” olarak gözden kaybolmuştur. Ancak olaya biraz yakından bakınca “kendinde sınıf” olarak da işçi sınıfının oldukça görünmez hale geldiğini söylemek mümkündür.” (Mehmet Yılmazer, Yol Siyasi Dergi, Şubat 2005)

Sosyalistler, “kendinde sınıf” olarak bile neredeyse görünmez hale gelen tarihsel özneyle bağ kurmakta zorlanırken, “işçilere sınıf bilinci kazandırılması ve kadrolaştırılması” konusuna henüz gelinememiş oluyor. Bu çok boyutlu mesele de, kadro bileşiminde işçi ağırlığı silikleşen devrimci örgütlerin önünde duruyor.

Uzun bir dönem devrimci örgütlerin kadro kaynaklarından birisi olan varoşlar, yalnızca metropollerin kıyılarında değil; epeycesi diğer yaşam alanlarıyla görüş mesafesinde, iç içe. Varoşlarda yaşayan gençler, sınırlarının ötesindeki yaşamlarla aralarındaki derin uçurumu sürekli görüyor, deneyimliyor; korkunç adaletsizliğin karşısında öfke biriktiriyor.

Güvencesizlik meselesi, kapitalizmin kalıcılaşan bir olgusu. Bu durumun açığa çıkarttığı kaygı hali, toplumsal tabakalaşmadaki pozisyonlara göre farklı seviyelerde yaşanıyor. Varoşların gençleri için bu duygunun seviyesi “derin çaresizlik” boyutunda ortaya çıkıyor.

Adaletsizliğin nedenlerine yönelecek bilince kavuşmadığında çaresizlik girdabında kendi içine patlayan bu yıkıcı öfke, varoşlardaki kültürel kodların en baskın olanlarından. Bu gerçekliğin, devrimci hareketin kadro politikasında bir karşılığının olması gerekiyor.

Sosyalistlerin varoşlardaki etkisi de ciddi oranda zayıflamış durumda. Dolayısıyla, varoşlardan kazanılan kadroların devrimci örgütlerin kadro bileşimindeki ağırlığı da giderek azalıyor.

İşçi sınıfından ve varoşlardan kopan devrimci hareket, orta sınıf bir kimliğe evriliyor. Bireysellik, kendini yaşama ve sürekli kendisiyle meşgul olma hali, bu sınıfsal kimlikte çok daha derin yaşanıyor. Kendini merkeze koyan bir varoluş, devrimci örgütü güçlü kılan niteliklerden birisi olan “adanma kültürü”nün çok uzağında duruyor. Orta sınıf ruhunu aşamayan kadro, bireysel yaşam planlarını her şeyin üzerinde tutuyor; toplumsal kurtuluş mücadelesine kendisini adamıyor.

Bekir Ağırdır bir söyleşisinde şunları söylüyor: “Bizlerin ya da sanayi toplumunun zihin dünyasında adanma kültürü var. Bir davaya, bir aşka, bir ülkeye ya da Allah’a adanma. Hâlbuki bugünün metropollü çocuklarında haz ve keyif kültürü hâkim. Onlar bir aşkı, Leyla ile Mecnun hikâyesini ne okuyacak ne de yaşayacak…”

Kendiyle meşgul olma hali, yine sınıfsal konumlara göre farklılıklar taşıyor. Üst-orta sınıftan gelen ve sahip olunan olanaklarla güçlendirilen gençler, bu güçlü pozisyonlarını pekiştirecek bireysel yol haritalarını önceliyor. Kolektifle kurduğu ilişkide bireysel yaşam planlarını yüksek duvarlarla çevreleyip korumaya alıyor; dokunulmaz kılıyor. Bu konudaki herhangi bir müdahaleyi, “bireysel özgürlük alanının daraltılması” olarak okuyor.

Alt sınıflardan gelen gençler, kendileriyle daha fazla “eksiklik/zayıflık” hissi üzerinden meşgul oluyor. Beğeniliyor muyum? Yaptıklarım görülüyor mu? Beni değerli buluyorlar mı? Kolektifle ya da sosyal çevreleriyle ilişkilerinde sürekli bu sorular zihinlerini meşgul ediyor. Derin bir özgüvensizlikle sorulan sorulara da çoğunlukla olumsuz yanıtlar veriliyor. Dolayısıyla mutsuzluk, iç huzursuzluk, bu gençlerde sıklıkla yaşanan bir psikolojik durum. Bu sorulara olumlu yanıt üretemeyen gençler, içinde bulundukları kolektif iyi bir şey yapsa bile kendilerini iyi hissetmiyor.

Eksiklik/zayıflık hissini taşıyan gençler, kolektife “ne kadar değerli olduklarını” kanıtlamaya çalışıyor. Bu duygu, sergilenen bir çok pratikte önemli bir motivasyon kaynağı. Kolektiften “hak ettiği değeri görme” çabası, onları bir “yarış” psikolojisi içerisine sokuyor; bu içine girdikleri bitmek bilmeyen yarış, gençlerin ruhunu yoruyor.

İçinde bulunduğumuz çağın gençlerinin zaman kavramıyla ilişkisi de bambaşka. Günün herhangi bir saatinde çalışılabilir; herhangi bir saatinde uyunabilir; herhangi bir saatinde yemek yenebilir, alış veriş yapılabilir ve yine herhangi bir saatinde kitap okunabilir, politik faaliyette bulunulabilir. Tüm bu saatler ertesi gün değişebilir; ya da ertesi gün daha başka şeyler yapılabilir. Yapılan işlerin sabitlenmiş bir zaman planlaması yok. İnsan ekolojisini de altüst eden yaygın bir durum bu.

Neoliberal kapitalizmin getirdiği “esnek çalışma” uygulamaları, sanayi kapitalizminin kalıplaşmış “mesai saati” anlayışını köklü bir biçimde değiştirdi. Gündelik yaşamın ritmi de buna bağlı olarak alabildiğine esnekleşti. Pandemi sürecinde devreye sokulan “evden çalışma” biçimleri, esnek çalışma koşullarını çok daha ileriye taşıdı; “mesai saati” anlayışının yanında “iş yeri” anlayışı da başka bir hal aldı.

Yaşamı darmadağınık hale getiren, toplumsal yapıyı parçalayan ve dolayısıyla örgütlü mücadeleyi oldukça güçleştiren bir tabloyla karşı karşıyayız. Buna bir de “bireysel yaşam planlarını her şeyin üstünde tutan” orta sınıf kültürünü eklediğinizde, bu zorluk büsbütün içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Bu koşullarda basit bir toplantı randevusu koymak bile, çok bilinmeyenli denklem çözümünü gerektiriyor.

Üretimin örgütlenme tarzının değişmesiyle, sanayi kapitalizminin hiyerarşik, dikey, katı üretim yapıları esniyor, yataylaşıyor, parçalanıyor. Bugün çalışan genç nüfusun önemli bir kısmı, çalışma hayatı boyunca bir “organizasyon şeması” görmüyor; kendisini bu tip bir şemaya dâhil hissetmiyor. İşçi sınıfını paramparça eden esnek çalışma koşulları, bireyselleşmeyi kıracak bir toplumsallaşma olanağı sağlamıyor.

Kapitalizmin gelişmesi ve metropoleşmeyle birlikte, modern öncesi dönemden gelen “komün kültürü” de silinmiş durumda. “Ben” demeyi bilmeyen, “kendi kaderini kolektifin kaderiyle birleştiren” devrimci kadro kimliğinin yaratılmasında, devrimci hareket bu kültürden çokça güç aldı. Hazır kültürel olanaklar bugün yok; şimdi devrimci örgütte kolektivizm bilincini güçlendirecek ideolojik üretim mekanizmalarının iyi çalışması gerekiyor.

Sanayi kapitalizmi dönemi üretim organizasyonunun işçi sınıfına kazandırdığı “kolektif aksiyon” yeteneğini, bu çağın gençleri daha çok internetteki “sosyal ağlar” üzerinden kazanıyor. Kelimenin her anlamıyla “sınırları ortadan kaldıran” bir iletişim/etkileşim ortamı. 70’lerin 80’lerin dünyasından bakınca rüya gibi bir olanak. Sosyal ağlar, gençlerin bir yaşam alanı haline gelmiş durumda; günün önemli bir kısmı bu platformlarda geçiyor. Burada farklı kimliklerle tanışılıyor, sosyalleşiliyor. Yine burada politikleşiliyor; birçok politik etkinlik internet üzerinden gerçekleştiriliyor.

İnternet teknolojisi, inanılmaz hızlı ve yaygın organize olabilme şansı sağlıyor. Bu zemin üzerinden bazen birkaç saat içerisinde ülke çapında ses çıkartılabiliyor. Diğer yandan sosyal ağlar, son derece yatay ve esnek bir örgütlenme zemini. Bireyler, seçtikleri sosyal ağ platformuyla hangi seviyede, hangi zamanlarda ve hatta hangi kimlikte ilişki kuracaklarını kendileri belirliyor. Bir yanıyla bireyselliğin tahtına dokunmayan gevşek bir kolektif alan.

Metropol hayatının hız ve karmaşa akıntısında sürüklenen birey, ciddi bir “yoğunlaşma” ve “derinleşme” sorunu yaşıyor. Her alanda yaşanan bu durum, bilgi edinim süreçlerinde de böyle. İnternet, dünyanın neresinde olursanız olun bilgiyi size anında ulaştırıyor; bu büyük bir olanak. Fakat metropolün hız ve karmaşasının yanında akıllı cihazlar üzerinden de o kadar fazla uyaran zihinlerimizi kuşatıyor ki; beynimiz bir nefes alıp düşünmeye fırsat bulamıyor. Düşünme olmadığında, yoğunlaşma ve derinleşme de olamıyor. Dolayısıyla kolayca edinilen bilgiler, vikipedi seviyesinde; beyinlerimiz, abur cubur bilgi kırıntılarının istilası altında.

Bir yanda çağ değişiminin normsuzluk hali; diğer yanda metropol yaşamının karmaşık zenginliği ve küresel düzeyde etkileşim olanakları. Gençlik, benliğinin şekillenmesi sürecini “kafası karışık” bir halde yaşıyor. Cinsel kimlikten kültürel kimliğe, kimliğinin çok yönlü oluşum süreci artık kolayca etkileşebildiği zengin seçenekleri deneyimleyerek gelişiyor. Esneklik, akışkanlık, hız ve bireysellik/bireysel özgürlük, bu sürecin yine etkili faktörleri. Gençler, devrimci kimlikle ilişkiyi de bu gel geç kafayla kurabiliyor.

Orta sınıftan gençler, mücadelede “aktivist” kimliğiyle yer alıyor; devrimcilik, bu gençlerin yaşamlarında oldukça uzak bir yerde duruyor.

“Aktivist, son on, on beş yılda dile yerleşen bir sıfat. İnsan hakları aktivistlerinden, barış aktivistlerinden, çevre aktivistlerinden (yakınlarda ayrıca iklim aktivistleri), hayvan veya hayvan özgürlüğü aktivistlerinden, sonra mesela bir akademik aktivizmden söz ediliyor. Hatta tek başına “aktivist” diye anılanlar veya kendisini böyle tanıtanlar oluyor… Günlük dilde genellikle, siyasetle bağlantılı bir meseleyle meşgul olan ama doğrudan siyasî faaliyet içinde sayılmayan sivil toplum örgütü veya sivil girişim üyeleri anlaşılıyor, aktivistten.” (Tanıl Bora, Birikim, 2 Aralık2020)

Aktivistler, toplumsal düzenin açığa çıkarttığı somut bir sorunun çözümüne dönük olarak harekete geçiyor. Dolayısıyla hareket alanlarının sınırını, çözümüne odaklandıkları sorun belirliyor. Örgütlenme tarzları da oldukça esnek ve çoğunlukla gel geç bir yapıda. Mücadeleleri, düşük gerilim hattında seyrediyor. Her şey, orta sınıf konformizmiyle uyumlu olarak şekilleniyor. Bu konformizmi kırmak, tekil sorunlara karşı mücadele eden aktivisti, toplumsal düzeni toptan yıkmayı hedefleyen devrimciye dönüştürmek, oldukça meşakkatli. Burada yol alınamadığında da, devrimci örgüt objektif olarak “sivil toplum örgütü” halini alıyor.

* * *

Devrimci hareketin kadro meselesine yaklaşımında, köy/kasaba nüfusunun ağır bastığı yılların kültürel ikliminin kalıpları hala etkili. Büyük bir hızla metropolleşen Türkiye’de bu yaklaşımın bir karşılığı yok. 21. yüzyılın devrimci sosyalist kimliğinin inşasına hizmet edecek güncel bir kadro politikası, dönemin ihtiyacı. Bunun için öncelikli olarak ortaya çıkan yeni tablonun -oluşum dinamikleriyle birlikte- tarif edilebilmesi lazım. Şimdilik bu konuda el yordamıyla ilerleniyor.

“Sanayi-fabrika kapitalizmi dönemi, insanlığın gördüğü en fırtınalı değişim sürecidir. Aslında bugüne kadar dünyada kapitalizmle ilgili ne söylendi ve yazıldıysa kapitalizmin bu dönemiyle ilgilidir… Günümüz dünyası, kapitalizmin bu çok önemli döneminden, büyük bir transatlantiğin limandan ayrılması gibi yavaş yavaş uzaklaşıyor…” (Mehmet Yılmazer, Kapitalizmde Yapısal Dönüşüm)

Yaşadığımız çağ değişiminde, yine “katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal sayılan ne varsa değerini yitiriyor.” Devrimci hareketin katılaşan ezberleri de hükümsüzleşiyor…

Kaynak: Karşı Mahalle

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur