Birimiz bir barda Serdar Ortaç şarkısı çaldığında, başka bir yerde öbürümüz ölür!

Müzisyenler cephesinde, öfke ve hararetle Whatsapp gruplarının kişi sınırları taşıyor, üs üste yeni gruplar kuruluyor. Görseller, sosyal medya hesapları oluşturuluyor, eylemler organize ediliyor. Şimdiye kadarki yaşamında ‘görülmelere’ boğulmuş olan müzisyen, şimdi sokakta ve/veya sosyal medyada “Beni görün!” diye çeşitli biçimlerde çığlık atıyor

Birimiz bir barda Serdar Ortaç şarkısı çaldığında, başka bir yerde öbürümüz ölür!

Müzisyenler açısından inanılmaz bir dönemdeyiz. “Halkın sanata ilgisi yok”, “Bu ülkede müzik yaparak hayatını idame ettirmek çok zor” gibi serzenişler dünyasından çok daha geride; müzisyenlik ile anılan ilk kelimelerin parasızlık, çaresizlik, intihar olduğu bir zamandan sesler yükseliyor: “Ölüyoruz”.

Uzun zamandır müzisyen ve tiyatrocuları eylemlerde bu kadar aktif olarak görmüyorduk. Birlikte kitlesel hareket edişin verdiği buruk da olsa bir mutlulukla, ülkenin çeşitli yerlerinde yapılan eylemlerde ve ana akımın dışındaki medya organlarındaki röportajlarda sık sık müzisyenleri ve diğer sanat disiplinlerinden kişileri görüyoruz. Genellikle de çok yalın bir şey söylüyorlar: “yaşayabilecek kadar ödenek istiyoruz”. Devlet ve yerel yönetimler tarafından kolaylıkla gerçekleştirilebilecek bir talep olduğunu çeşitli istatistiklerden buraya taşımaya gerek yok galiba. Fakat bu talebe dair yönetenler cephesinden de henüz ciddi bir hamle yok.

Örgütsüzlüğümüzün bedelini ödüyoruz

Müzisyenler cephesinde, öfke ve hararetle Whatsapp gruplarının kişi sınırları taşıyor, üs üste yeni gruplar kuruluyor. Görseller, sosyal medya hesapları oluşturuluyor, eylemler organize ediliyor. Şimdiye kadarki yaşamında ‘görülmelere’ boğulmuş olan müzisyen, şimdi sokakta ve/veya sosyal medyada “Beni görün!” diye çeşitli biçimlerde çığlık atıyor.

Ülkenin her tarafında yankılanıyor bu ses; fakat bugüne kadarki örgütsüzlüğün de bedeli olarak bir yerde “ha gayret” başladığında, diğer yerde bitmiş, öteki yere eylemlerin haberi gittiğinde, berikinde umut körelmiş olabiliyor. Devletin ve belediyelerin ‘can suyu’ iddiasında yaptığı karikatür düzeyindeki katkıların, bol fotoğraf çekinmeli ihtiyaç kolisi dağıtımlarının gölgesinde yüzlerce müzisyenin çalgısını satmak zorunda kalmak gibi sembol bir durumun ardı sıra gelen açlık, borç batağı ve ölümüyle baş başayız.

Şunu açıkça ifade etmek gerekir: Genel ve yerel iktidarlar sanatsal performanslar yoluyla geçimini sağlayan müzisyenleri açlığa, borca ve ölüme terk etmiştir. Henüz aç kalmayan, henüz borç batağında olmayan, henüz ölmeyenlerden biri olarak bu yazıyı yazıyorum.

Katı olan her şey buharlaşıyor

Tüm meslek grupları, ahlaki bir şekilde mesleğini icra etmenin çok zor olması konusunda şaşılası bir ortaklık içerisinde. Yalan, hilekârlık, hırsızlık en tepedeki sömürücü kişilerden en alttaki pür sömürülene doğru hızla bulaşıyor. Tüm mevsimlerin normalleri hızla değişiyor. Her şey gibi mesleklerin de, terazilerinin mevcut sisteme ayak uydurmak zorunda olduğunu görüyoruz. İster “Devir böyle” deyin ister “Katı olan her şey buharlaşıyor”, bestelenen şarkıların içermesi gereken müzikal bölümlerden, türkü barda çalınan potpurilerin ne zaman bitirilmesi gerektiğine kadar her şey mevcut kapitalist düzenin belirlediği kıvrımlarla doludur. Onun için ‘işini iyi yapmak’ diye bir kavramın artık bir anlamı yoktur, desek yeridir.

Müzik icra etmenin ayrıcalıklarını çocukluğundan itibaren posterlerden, TV programlarından, ‘star’ların konser videolarından, filmlerden öğrenen bir kuşak olarak, böyle hızlı bir proleterleşme hayal etmiyorduk belki de. Oysa orada özgürce gitar soloları atılıyor, herkes içinden geldiği gibi çalıyor, başına buyruk takılıyor gibi görünüyordu. Gerçekte hiçbir zaman böyle olmamıştı. Her meslek grubu gibi müzisyenlik de kapitalizmin çarklarının gereklilikleri arasında her seferinde eridi ve ‘hızla yeniden eriyebilecek katı bir formla’ karşımıza çıktı.

Müzisyenin masası artık hesaba tabi!

Mevcut sistem içerisinde, kalburüstü küçük bir azınlığı saymazsak; müzisyen, gündelik kazancıyla geçimini sağlayandır. Emeğinden başka satacak, penasından başka da kaybedecek şeyi yoktur. Çalıştığı mekânda arkadaşlarıyla yiyip içen müzisyenlerin masasından hesap alınmayan görece ayrıcalıklı günler bitmiştir. Müzisyen artık sıradan bir proleterdir. İcralarını da diğer proleterlerle işbirliği sayesinde ortaya koyar. Çalgı yapımcısından, tonmeister’a, DJ’den, taksiciye kadar çok geniş bir proleter grup ile doğrudan zorunlu ilişki halindedir. İster düğünlerde piyanist-şantör olsun ister stüdyoda hiç bilmediğiniz albümlere çalıyor olsun ister barda çalsın ister kafede emeğinizi satsın ister bir müzikevinde üç kuruşa çalgı dersi versin ister özel okulda müzik çalışmalarını yürütsün… Hiçbirinin birbirinden sınıfsal olarak temel bir farkı yok.

Buraya kadar yazdıklarım herkesçe az çok biliniyor muhtemelen. Fakat asıl değinmek istediğim mesele kültür işçiliğinin ikili karakteri. Bunu belki de en iyi, sanat icra edenler bilir. Müzisyenler de emeklerini satarak yaşamlarını idame ettirirler. Fakat kültür işçilerinin verdiği emeğin bardak üreten işçilerin emeğinden bir farkı vardır. Emeğimiz, mevcut düzenin kendini yeniden ve yeniden üretmesi için kullanılır. Yani her akşam mevcut düzenin şarkılarını çalarken bu sistemi yeniden ve yeniden var ederiz, hani şu birkaç paragraf önce bizi öldüren sistemi. Belki de bu sebeptendir ki birimiz bir barda Serdar Ortaç şarkısı çaldığında, başka bir yerde öbürümüz ölür.

Devam edecek…


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur