Absürdistan’da son durum – Ergin Yıldızoğlu (Cumhuriyet)

“Onları” Türkiye sosyal formasyonunun sınıflar matrisi içine yerleştirmeden, Türkiye’de “süreç olarak faşizme” direnmek, ülkenin emperyalist sistem içindeki yerine ilişkin politika üretmek, hatta siyaset yapmak mümkün olmayacaktır

Absürdistan’da son durum – Ergin Yıldızoğlu (Cumhuriyet)

Ekonomi dibe vurdu, lebaleb toplantılardan sonra vaka sayısı tavana çarptı. Kanal İstanbul ve Montreux Anlaşması tartışması sürerken 104 emekli amiral konuya ilişkin bir bildiri yayımladılar. Bildirinin içeriği yok sayılıp biçimi darbe niyeti olarak nitelendi, tutuklamalar başladı. Çin şirketleri, ciddi jeopolitik sorunlar yaratmak bir yana, büyük ekolojik sorunlar yaratmaya aday Kanal İstanbul Projesi için teklif vermeye hazırlanıyormuş.

Absürdistan’da son durumu anlamak çok zor. Yine de Mine Söğüt ve Ali Sirmen’in cuma günü yayımlanan yorumları yardımcı olabilir.

‘Demokratik yollardan yararlanarak’

Mine Söğüt, çok ilginç bir şey yapmış, “darbe” sözcüğünün “resmi” tanımının (TDK), Cumhuriyet kurulduğundan bu yana geçirdiği evrimi izlemiş. Söğüt’ün aktardıklarından, “darbe” tanımının evrim sürecinin bir noktada bir mutasyona uğradığı anlaşılıyor.

Başlangıçta “apolitik” olan tanım, 1960’lara geldiğimizde, ülkedeki kapitalizmin sınıfsal, kültürel yapısındaki gelişmeleri yansıtan bir siyasi boyut kazanarak “Hükümet darbesi, hükümeti kanunsuz yollardan ele geçirmek” olarak, demokrasinin karşıtı bir durumu betimleyecek biçimde değişmiş. Bu noktada “darbe” tanımı, evrensel (örneğin, Oxford Sözlüğü’ndeki, Larousse’daki) anlamıyla buluşuyor.

Siyasal İslam’ın siyaset sahnesine çıkarak Cumhuriyeti tehdit etmeye başladığı yıllarda, örneğin 1995’te darbe tanımına, bu yeni durumda ne yapacağını bilemeyen düzenin korkularını yansıtan “‘Demokratik yollardan yararlanarak’ hükümeti istifa ettirmek” ifadeleri eklenmiş. Böylece darbe tanımı, bir mutasyona uğramış, “kanunsuz yollardan hükümeti devirmeye” ilişkin, genelde evrensel kabul gören anlamını terk etmiş.

Böylece siyasetin demokratik yolları ve araçları, örneğin, protesto gösterileriyle, basın açıklamalarıyla, kamuoyunun algısını etkilemeye çalışarak boykot, grev yaparak, Meclis’te güvensizlik oyu vererek, Meclis’i boykot ederek, Anayasa Mahkemesi’nde dava açarak hükümetleri istifaya zorlamak, çalışamaz hale getirmek, kısacası etkin bir muhalefet yapmak “darbe” tanımı içine alınmıştır. Bu tanıma göre, bir hükümet partisi, kendini tehlikede hissettiği anda muhalefeti darbeci olarak niteleme ayrıcalığına sahiptir. Haklar ve özgürlükler içeriğinden koparılmış, düşünce ifade etmenin toplumsal araçlarından arındırılmış yalnızca seçimlere indirgenmiş bir “demokrasi” içinde seçimlerin de artık bir anlamı olmayacaktır! Bugünkü durum tam da budur!

Cumhuriyetin kazanımlarına karşı çıkanlar

Ali Sirmen, bu “mutasyonun” yarattığı olanakları, muhalefeti susturmanın aracına dönüştüren aktörü, Montreux Anlaşması tartışması bağlamında tanımlıyor: “Onların sorunu aslında belirli bir kazanımla, birikimle, değerle veya zaferle değildi. Onlar aslında, Türkiye’yi sevmiyorlar, aydınlanmacı laik Cumhuriyeti sevmediklerinden onun bütün kazanımlarına da karşı çıkıyorlardı.”

Burada, anahtar sözcük “onlar”. Geçmişte birçok kez çözümlemesini yaptığım için çok kısaca değinirsem: “Karşımızda, dinci entelijansiyanın, dini bilginin tekeline sahip olmaya ilişkin özgün bir sınıfsal şekillenmesi ve ona özgün bir iktidar-ideoloji-ekonomi (rant, komisyon, haraç yoluyla artık-değer edinme ve bölüşme) ilişkisi var.” Bu entelijansiyanın tarihsel kökleri (habitus’u) Osmanlı bürokrasisine kadar gidiyor.

“Onlar” Cumhuriyetin tüm kazanımlarına karşı çıkıyorlar. Çünkü bu “kazanımlar” (özellikle laiklik, hukuk devleti, Arap harflerinin terk edilmesi, “kıyafet devrimi”, kadın hakları, nihayet sık sık aksamış olsa da bir demokratikleşme projesi gibi kurumsal ve simgesel gelişmeler), “onlar” açısından siyasi, ekonomik, kültürel iktidarlarının kaybı anlamına geliyor. Cumhuriyet bu sınıfı dağıttı, bireyleri de “yeraltına”, yerel mevzilere çekilmek zorunda kaldılar.

“Onlar” (Siyasal İslam’ın rejimi -AKP hükümeti), bu sınıfın 1980’den bu yana gelişen yeniden şekillenme sürecinin ürünüdür. “Onları” Türkiye sosyal formasyonunun sınıflar matrisi içine yerleştirmeden, Türkiye’de “süreç olarak faşizme” direnmek, ülkenin emperyalist sistem içindeki yerine ilişkin politika üretmek, hatta siyaset yapmak mümkün olmayacaktır, bugüne kadar da olmamıştır.

Kaynak: Cumhuriyet

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur