Yıldızının parladığı andan bugüne mesele teslim olmamakta!

Yeniden doğurur kendisini… yaşam boyu… pes etmeden, bi’ daha, yeniden… ama her seferinde başka bir kimlikte değil, her doğuruşta yine Atilla Özsever’i doğurur. Devrimci ruhun insanını…

Yıldızının parladığı andan bugüne mesele teslim olmamakta!

Stefan Zweig yazacak olsa “Yıldızının Parladığı An” derdi, Atilla Özsever’in vur emrine uymadığı o âna. Şalterleri indirip Maltepe’den yola çıkan işçiler Fenerbahçe Stadı’nın önündedir… Askerler de Kurbağalıdere Köprüsü’nün üstünde. Üç kariyeri köprünün önüne koymuşlar, kariyerlerin önüne geçip kol kola girmiş bekliyorlar işçileri. Yol vermeyecekler onlara. İşçiler yaklaştıkça yaklaşıyorlar. Okunuyor artık ellerindeki pankartlar. Otosan yazıyor pankartlarda… En önde kadın işçiler… Tarih 16 Haziran 1970. Daha birkaç yıl önce kurulmuş Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun kapatılması için Demirel Hükümeti’nin çıkaracağı yasayı önlemek için yürüyorlar. Kitle önderleri geldikçe fabrikaların önlerine, her şeyi göze alarak çıkıp fabrikalardan, birleşe birleşe, çoğala çoğala yürüyen işçiler bunlar. Önce barikatları aşıp Kadıköy Vapur İskelesi’ne varacaklar, sonra karşıya geçecekler, yine yürüyecekler, Levent’ten, Eminönü’nden gelen işçilerle birleşecekler… o yasanın çıkmasına izin vermeyecekler. Sendika özgürlüğü için yürüdüklerinden sendikal, yasayı önlemek için yürüdüklerinden de siyasi bir eylem bu. İşçi sınıfının “Ben varım” dediği… 100 metre kalır işçilerle askerler arasında. İşçiler, Atilla Özsever’in de görev yaptığı askeri birliğe yaklaştıkça “Ordu işçi el ele”… “Ordu millet el ele” diye slogan atarlarken komutan, Atilla Özsever’e manevra mermisi kullanmalarını emrettiğinde itaat etmeyecek “Tamam komutanım” demeyecektir. O andır Atilla Özsever’in yıldızının parladığı an. 22 yaşındadır. Hiç duraksamadan fikrini söyler: “İşçiler bunu hakiki mermi olarak algılayabilirler ve büyük bir çatışma çıkabilir.” Komutan ısrar edince manevra mermilerinin olduğu kariyeri arama bahanesiyle zaman kazanırken istediği tek şey işçilerin bariyerleri geçmeleridir. Gürül gürül akan işçiler bariyerleri aşıp geçerler. Üstelik bölüğün asteğmenini de omuzlarına alarak… Atilla Özsever’i ilk kez karşılaştığı, karşı karşıya kaldığı işçi sınıfının ardından gülümseyerek bakarken düşledim burada. Birliği işçileri durdurmaya çalışırken barikatı geçmelerini sağlayan odur. O gün atar işçi sınıfıyla karşı karşıyadan yan yanaya varacak bağın temelini. Bir gün önce 15 Haziran 1970’te birlikleri akşam kışlaya döndüğünde askerleri toplayan; “Arkadaşlar! İşçiler hakları için eylem yapıyorlar. Yarın bir gün siz de işçi olabilirsiniz. Belki de eylem yapanların içinde ağabeyleriniz, kardeşleriniz, yakınlarınız olabilir. Bir çatışma, ateş etme gibi olaylardan kaçınacağız.” diyen de Atilla Özsever’dir. Asker olan abisi Olcay Özsever’den ve Lenin’in ‘Sol’ Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı kitabından etkilenerek işçi sınıfı hareketine dayanan devrimci bir mücadelenin daha doğru olacağı görüşüne varan bir devrimci subaydır.

Ve şimdi Ayrıntı Yayınları’nın Yakın Tarih dizisinin dumanı üstünde tüten kitabı “Mesele Teslim Olmamakta”nın yazarı olarak yanımızdadır.

Nâzım’ın dizesiyle kuşandığı ömrünü anlattığı bu kitapta beni kuşatan, Atilla Özsever’in yaşamının her birinden birer film çıkacak tek tek olaylarından ziyade… ki, biri de Mahirlerin hapishaneden kaçması için krokiyi çizmesidir… her şey, neredeyse herkes değişirken onun her bir olay karşısında pes etmeyen, boyun eğmeyen, teslim olmayan o değişmez tavrıdır. Kitap boyunca gördüm ki, 16 Haziran 1970’te 22 yaşında yaptığı şey, Atilla Özsever’in hayatında yaptığı en güzel şeydir. Bundan sonra yaptığı her şey de onun teyididir. Bütün hayatı onu teyit eder. Budur beni, onun devrimci ruhunu daha da iyi kavramaya, duygularını öğrenmeye iten…

O gün işçilerin attığı “Ordu işçi el ele” “Ordu millet el ele” diye sloganlar onda hangi duyguları uyandırmıştı acaba? O eski sloganlar bugün nasıl bir duygu uyandırıyordu? Diyorum ki Atilla Özsever’e: “Zaman değişti, bu sloganlar yerlerini başkalarına bırakarak ortadan kalktı. Bu değişimi siz nasıl yaşadınız?”

“15 Haziran 1970’te işçilerin attığı sloganlar, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi sonrası kabul edilen 1961 Anayasası’ndaki sendikal hak ve özgürlükler nedeniyle orduya dönük bir sempatinin işaretidir, denebilir. Ancak olayların hemen sonrasında sıkıyönetim ilanı ve DİSK yöneticilerinin tutuklanması sonucu, işçilerin de görüşlerinde değişiklik olduğunu düşünüyorum. O zamanki bu tür sloganlar doğal olarak bizlere de sempatik geliyordu. Fakat somut yaşadığım bir olaydan da kısaca söz edeyim: 15 Haziran 1970’te Kartal’daki Haymak fabrikasının işçiler tarafından işgal edildiği haberi gelince 2. Zırhlı Tugay’dan oraya doğru hareket ettik. Fabrikaya giderken işçiler bu tür sloganları atıp bize sempatiyle bakıyorlardı, ancak fabrikanın etrafını çevirince bakışları değişti. Genç bir işçi, üzerinde bulunduğum bir kariyere yani, zırhlı personel taşıyıcıya fırlayıp ‘Biz hakkımızı arıyoruz, vuracaksan vur beni’ deyince ben de ‘Sizin gibi düşünüyorum ama burada emirleri uygulamak zorundayım, kariyerden inip sakinleşin’ diye yanıt vermiştim. O zaman da bir sosyalist olarak ordunun, güvenlik güçlerinin hangi sınıfların çıkarını savunduğunun farkındaydım, ancak kendi konumum itibariyle elimden geldiğince olaylar sırasında işçilere bir zarar vermek istemedim.  İşçi sınıfının öncü kadroları zaman içerisinde orduyu ve güvenlik güçlerini daha iyi tanıdı. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri sonrasında ordunun niteliği, sermayeden yana olan tavrı daha fazla açığa çıktı” diyor Atilla Özsever.

“Sizler öğrenci olarak burada üç yıl okudunuz ama ben bir de bunun üstüne 2,5 yıl yüksek lisans yaptım”

Elbette yıldızının parladığı andır 16 Haziran’da vur emrine uymaması. Yıldızının kaydığı andır da o an. İki davadan yargılanır. Birisi Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü Davası… Diğeri Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi (THKP-C) Davası’dır. 1972’de tutuklanır. TSK’dan ilişiği kesilip resen emekli edilir. 1959-1962 yıllarında askeri öğrenci olarak okuduğu okul 10 yıl sonra Atilla Özsever için cezaevi olur. Nasıl bir şeydir bu? Selimiye’de ve Mamak’ta 2,5 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974’te afla özgürlüğüne kavuşur. Selimiye Askeri Cezaevi’nde özgürlüğünden edilmiş Atilla’nın öğrenci Atilla’yla ve içinden cezaevi çıkaran okuluyla yüzleşmesi nasıldır?

Atilla Özsever şöyle yanıtlıyor: “Tabii garip duygular içerisindeydim. Ders yaptığımız sınıflar, 10 sene sonra bize cezaevi koğuşu olarak geri dönmüştü. Ancak yine de 12 Mart sürecinde yaşadıklarımız nedeniyle tutuklu olduğumuz için daha çok dava süreçlerine yoğunlaşmıştık. Zaman zaman hapishanenin penceresinden iç bahçeye bakardım. Orada oynadığımız oyunlar, yoklama alınması, arkadaşlarımla şakalaşmalar, yemekhaneye yaptığımız koşular aklıma gelirdi. Aslında Selimiye Kışlası, askeri birliklerin muhafaza altına alındığı bir yerdi. Daha sonra, 1959’da askeri ortaokul oldu, 1960’lı yılların ortasında okul işlevi sona erdi. 12 Mart ve 12 Eylül’de hapishane oldu, kışla büyük olduğu için diğer mekânları da mahkeme salonu haline getirildi. Daha sonraki yıllar 1. Ordu Komutanlığı Karargâhı olarak hizmet vermeye başladı. 1990’lı yılların sonunda Selimiye Kışlası’nda eski mezunlar olarak o günleri yad etmek için ‘pilav günü’ düzenlenmeye başlandı. Pilav günlerinde, Selimiye Askeri Ortaokulu’nda okuyup subay çıkmış ve emekli olmuş arkadaşlarımıza ‘Sizler öğrenci olarak burada üç yıl okudunuz ama ben bir de bunun üstüne 2,5 yıl yüksek lisans yaptım’ diye espri yapıyordum.”

Anne mektubu kalpte, Nâzım’ın afişi duvarda…

Selimiye’de aldığı bir doğum günü kartı vardır. 17 Nisan 1974’te annesi Münevver Ertin’den gelir bu kart. Üstündeki fotoğrafta bir anne ellerini oğlunun boynuna dolamıştır. Dağ gibi durmuştur oğlunun arkasında. Siz de kitapta o kartpostalı gördüğünüzde Münevver Anne’nin boynuna dolarsınız ellerinizi. “Nerdeyse üzerinden 50 yıl geçmiş ve sevgili annem ne yazık ki şimdi hayatta değil.” diyor Atilla Özsever. Ve sürdürüyor: “Birçok anne gibi benim annem de evlatlarına sahip çıkan, zor koşullarda bize moral vermeye çalışan bir kadındı. Hapishane personelinin anneme ve diğer ziyaretçilere dönük sert tavırları tabii ki kendilerini incitiyordu. Ancak annem cezaevindeki görüşmeler sırasında hiç bunlardan söz etmez, bizlere moral vermeye çalışırdı. Hapishaneden çıktıktan sonra bunları anlatmıştı. Annemin kartpostalını o zaman mektupların arasında ve hep kalbimde sakladım ve hâlâ saklıyorum da…”

Anne mektubu kalpte saklanır, Nâzım’ın afişi duvara asılır. Nâzım’la ve “Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler” şiirinin son dizeleriyle her göz göze geldiğinde ne görürdü acaba Atilla Özsever? Özgür olacağına, çıkacağına inanır mıydı? Nasıl bir ülkeye çıkacağını öngörürdü?

Atilla Özsever, 13 yıl cezaevinde yatan Nâzım’ın ve o şiirinin cezaevine yeni de girse, uzun yıllar da cezaevlerinde yatsa, işkenceler görüp zor koşullara tahammül gösteren devrimcilere moral verdiğini söylüyor. “Devrime ve sosyalizme olan inancımız, bizi ayakta tutuyordu, bu tür şiirler ve ustalarımızın yaşanmışlıkları bizlere güç veriyordu. Önünde sonunda özgür kalacağımıza inanıyorduk. Hapisten çıktıktan sonra yine ülke açısından zor koşullarda yaşayacağımızı ancak dünya görüşümüzden vazgeçmeden bir yaşam sürdürmeyi hedefliyordum…” diyor.

Yaşam boyu yeniden doğurur kendisini, her doğuruşta yine Atilla Özsever’i doğurur

12 Mart’ı içerde böyle yaşar Atilla Özsever. 1974’te afla dışarı çıktıktan sonra var olmak için yeniden doğurur kendisini… yaşam boyu… pes etmeden, bi’ daha, yeniden… ama her seferinde başka bir kimlikte değil, her doğuruşta yine Atilla Özsever’i doğurur. Devrimci ruhun insanını… Kendi kendini doğurmanın sancılarını sonuna kadar yaşar. Kendisine verdiği emeğin haddi hesabı yoktur.

TRT, İsmail Cem’in Politika gazetesi, Yol-İş Sendikası’nda basın danışmanlığı… derken Ecevit döneminde Adalet Bakanlığı’nda basın müşavirliğini üstlenir… 1978’de Adalet Bakanı Mehmet Can’la görev icabı Niğde Cezaevi’ne gider. İçerde arkadaşları vardır. Ertuğrul Kürkçü, Orhan Savaşçı, Necmi Demir, Oktay Etiman, Oktay Kaynak… Onların koğuşlarına giderler. Bakan, vali, savcı ve hâkimlerle… Ve Oktay Kaynak atılıverir Atilla Özsever’in boynuna, nasıl özlemiş, sarılır Atilla Özsever’e. Nasıl zapt etmiştir duygularını? Yok hayır, bunu sormadım. Onları içerde bırakıp erkle birlikte çıkıp giderken onların yerinde olmak istemiş midir? Bunu da sormadım. Elbette, duyguların gülle gibi ağırını yaşadığı günlerden biridir bu cezaevi ziyareti.

Ve bir darbe daha olur! Atilla Özsever 12 Eylül sonrası Hürriyet, Günaydın, Sabah, Milliyet’te çalışır. Yaygın medyada, düzenin içinde düzene karşı bir damarda ilerler. Proleter gazetecidir. Kendini hosteslere böyle tanımladığı hikâyeyi burada anlatmayacağım. “Artı değerin cin toniği”nin tadını da… Meraklı okur bulsun bunları kitabın en leziz sayfalarında. Benim merakım, hiç ana akım medyada yer almanın Atilla Özsever’i rahatsız ettiği zamanların olup olmaması…

“Tabii ki zaman zaman rahatsızlık duyuyordum.” diyor Atilla Özsever: “Bu rahatsızlıklarım daha çok o yayın organının açıktan sermaye sınıfını desteklemiş olmasına, egemen güçler lehine manipülatif haberler yapmasına yönelikti. Kendi açımdan yaptığım bazı haberlerin ses getirmesi, bu rahatsızlığımı belli ölçüde gideriyordu. Milliyet, sonuçta sermaye sınıfının, mevcut kapitalist düzenin çıkarlarını savunan bir gazeteydi ama kitle gazetesi işlevi nedeniyle çalışanlar ve emekliler de okurları olduğu için bu tür haberlere yer veriyordu. Ve böyle büyük bir gazetede bu tür haberlerin çıkması ve siyasal iktidarı etkilemesi daha olanaklı olduğundan biraz daha kendimi rahat hissediyordum.”

Sen üsteğmensen, ben de Babıâli’nin orgeneraliyim!

Ve çalıştığı gazetelerde farklı zamanlarda şöyle şeyler olur… 1987’de nitelikli emeğe değer verilmediğini dile getirerek Atilla Özsever’e gazete içinde verilen çok küçük bir para ödülünü kabul etmediği için sıradan okurun çok zarif bir gazeteci olarak bildiği yöneticisi ona “Senin hakkında MİT raporu olmasına rağmen biz seni çalıştırıyoruz, bunun değerini bil. Seni karşımıza alıp konuşuyoruz. Sen üsteğmensen, ben de Babıâli’nin orgeneraliyim” der… “Emek ve İnsan” köşesinde yer verdiği şiirler, o köşeyi daha da okuturken, yine iyi bildiğimiz bir gazeteci “Ekonomide şiirin yeri olmaz” diyerek önce şiiri kaldırtır köşesinden… Sonraki genel yayın yönetmeni de köşeyi kaldırtır… 9 Nisan 1994’te Zonguldak’ta sendikaların yürüyüşünü “görkemli” olarak tanımladığı haberinde “görkemli”yi “büyük” olarak değiştirir sol gelenekten gelen bir gazeteci. Neler hissederdi Atilla Özsever adım adım bunlar olurken? Kimi arkadaşları ona espriyle karışık neden bu kadar uğraşıyorsun, direniyorsun, sat ruhunu kurtul, derlerken…

O olayları yaşarken tabii ki tepkilidir ama kendini de frenlemeye çalışır Atilla Özsever. Esas amacı, gerçekleri ortaya koymak, onların gazetede yer almasına çaba göstermektir. Şöyle anlatıyor Atilla Özsever: “Sabır gösteriyordum, ana hedefimi gözden kaybetmemeye çalışıyordum. Kuşkusuz ani tepkilerle hemen işsiz kalmam da söz konusu olabilirdi, o durumumu da dikkate alıyordum. İşsiz kalmam durumunda başka iş olanakları ne olabilir diye de düşünüyordum. Çünkü aile geçindiren ve emeğinden başka bir şeyi olmayan bir kişiydim. Çalışamayacak, yani haberlerimin çıkmayacağı bir noktada da ayrılmayı gündeme alıp uygun zamanda gazeteyle ilişkimi kesiyordum. Sol gelenekten gelen kimi yönetici arkadaşlarımızın bu tavırları beni rahatsız ediyordu ama Marx’ın ‘İnsanın düşüncelerini belirleyen maddi koşullardır’ görüşünden hareketle bu arkadaşlarımızın işveren temsilcisi konumunda olmasını, bir zaman sahip oldukları sol görüşlerden yönetici konumundaki çıkarları açısından vazgeçebileceklerini hatırlayıp kendimi teskin ediyordum.”

Kendinden bir kahraman çıkartmayan yalın, abartısız anlatım

Atilla Özsever, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda (TGS) 1986’da sendika temsilcisidir. Basın yaşamı boyunca bütün çalışanların, arkadaşlarının hakları için mücadele verir. O günden bugüne… Ne oldu TGS’ye, gazetelere, gazetecilere? Ne düşünür Atilla Özsever?

Gazeteciler, medya çalışanları, sınıfsal açıdan emekçi konumundadırlar. Ancak gazetecilik faaliyetlerinin farklı nitelikleri nedeniyle, yani siyasal düzeyde Başbakan’la, bakanlarla, ekonomi alanında büyük şirket sahipleriyle, odalar ve borsa yöneticileriyle ilişki içinde olmalarından ötürü sınıfsal niteliklerini unutuyorlar.  Bu pozisyonları itibariyle kendilerine fazla önem atfediyorlar.  Öte yandan gazetecilik mesleğinin bireyci ve rekabetçi koşulları nedeniyle de kolektif hareket etmeye fazla eğilimli olmuyorlar. Sendika yöneticisi olduğum zaman kimi arkadaşlarımızın, ‘Ben o kadar aidat ödüyorum, sendika bana ne sağlıyor, bu ücret zammını zaten işveren de kendiliğinden verebilir’ diyorlardı. Özet olarak gazetecilerin önemli bir bölümünde, ne yazık ki ‘sınıf bilinci’ eksikliği var.  Ayrıca sendikal hareket, hem dünyada, hem ülkemizde oldukça zayıflamış bir durumda. Kaldı ki günümüzde sendika üyesi olduğunuz zaman işsiz kalma riskiniz var. Bunun yanı sıra bugün gerçek gazeteciliği yapmak büyük cesaret işi. Hakkınızda davalar açılıyor, hapse giriyorsunuz. Bu objektif ve sübjektif koşulları dikkate aldığımızda bugünkü manzara ortaya çıkıyor. Ancak yine de mücadeleye devam diyorum…”

Akademisyenliği de kendini yeniden doğurduğu bir zaman dilimi. Mesele teslim olmamakta dediği… Ve derse tahtaya Sokrates’in “Sorgulanmamış hayat, yaşamaya değer değildir.” sözünü yazarak başladığı… Ama ben son alarak… Kitabın başına gelmek istiyorum… Yoğurtçu Parkı’na… soruyorum Atilla Özsever’e: “Hiç gidiyor musunuz Yoğurtçu Parkı’na? Koşan, yürüyen insanlar arasından Sinan Cemgil size doğru geliyor mu? Ne hissediyorsunuz?”

“Evet,” diyor Atilla Özsever. “Zaman zaman Yoğurtçu Parkı’na gidiyorum. Sinan Cemgil fizik olarak yok ama onun görüşlerini, yani sömürünün olmadığı, kardeşçe paylaşılan, barış içindeki bir dünya özlemini farklı ölçülerde de olsa benimseyen genç yüzleri görür gibi oluyorum. En son Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin eylemi de bu anlamda bizlere umut veriyor. Her şeye karşın gençlerin, işçilerin, emekçilerin sömürüsüz, savaşsız bir dünya için mücadele edeceklerine olan inancım sürüyor…”

Kendinden bir kahraman çıkartmadan yalın, abartısız anlatımıyla ve kitabın kapağında arkasında geçmişi, geleceğe kaldırdığı yumruğuyla bize gülümseyen, bize cesaret veren, bize gücümüzü hatırlatan bu beyaz saçlı delikanlıya candan teşekkür ediyorum.

Atilla Özsever, 2. Zırhlı Tugay’da kariyerin üstünde, gözlüklü, 1970. (Mesele Teslim Olmamakta, Ayrıntı Yayınları, Yakın Tarih dizisi, S: 37)

Atilla Özsever’e yaşgününde annesinden Selimiye Askeri Cezaevi’ne gelen tebrik kartı, 1974. (Mesele Teslim Olmamakta, Ayrıntı Yayınları, Yakın Tarih dizisi, S: 60)

Tebrik kartının arka yüzü. (Fotoğraf: Atilla Özsever Arşivi)

Atilla Özsever’in Mamak Askeri Cezaevi’nde duvarına astığı afiş, 1974. (Mesele Teslim Olmamakta, Ayrıntı Yayınları, Yakın Tarih dizisi, S: 64)

“Emek ve İnsan” başlıklı sayfanın yazarı, gazeteci Atilla Özsever Mezarda Emekliliğe Hayır mitinginde, 24 Temmuz 1999. (Mesele Teslim Olmamakta, Ayrıntı Yayınları, Yakın Tarih dizisi, S: 211)

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur