Üniversite özerkliği ve akademik özgürlük: Boğaziçi Üniversitesi direnişinin önemi

Üniversite özerkliği ve Akademik Özgürlük talepleriyle başlayan Boğaziçi Üniversitesi direnişi açıkça, faşizme karşı verilen mücadelenin bir parçası. Faşizmin korkusu bu direnişin Gezi gibi toplumun özgürlük ve eşitlikten yana güçlerini harekete geçirecek bir katalizöre dönüşmesidir

Üniversite özerkliği ve akademik özgürlük: Boğaziçi Üniversitesi direnişinin önemi

Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin özerk üniversite ve akademik özgürlük için yürüttükleri mücadele hala devam etmektedir. Türkiye toplumunun aydınlanmadan yana olan güçlerinin geniş bir destek verdiği mücadele öğretim üyeleri tarafından da desteklenmekte, ayrıca uluslararası akademi dünyası da öğrencilerin ve öğretim üyelerinin haklı mücadelesinin yanında durmaktadır.

Gözaltına alma, tutuklama, geceleyin yapılan ev baskınları gibi, öğrencileri sindirmeye yönelik baskılara rağmen, mücadelenin bileşenleri özerk üniversite isteklerinden vazgeçmiş değiller. 4 Ocak’ta başlayan eylemler, üniversitenin özerkliğini ve akademinin çalışma özgürlüğünü savunmak gibi, toplumsal önemi büyük bir içeriğe sahip eylemlerdir. Öğrenciler bilgiyi, bilgi üretmenin koşulu olan özerk üniversiteyi savunurken, siyasal iktidar ve destekçileri ise bilgiyi, bilginin üretildiği kurumları, kendi denetim ağlarının içine yerleştirmek istiyorlar. Bununla amaçlanan, toplumun sosyal gerçeklerini kavrama ve bunu yayma bakımından, en birikimli kesimlerinden olan öğrencileri ve öğretim üyelerini gerçek görevlerinden uzaklaştırarak, iktidarın ve sermayenin hizmetinde kullanmak olduğunu söylemek gerekir. Toplam 207 üniversite, on binlerce öğretim üyesi ve yaklaşık 8 milyon üniversite öğrencisinin bulunduğu ülkemizde, bu olgunun yakıcılığı tartışma götürmez bir gerçekliktir. Kapitalist ülkelerin tümünde uygulanan bu siyaset, ülkemizde ne yazık ki bilime orta-çağ ilahiyatından daha az önem veren bir gericilik tarafından hayata geçirilmektedir.

Bilim ve özgürlük taraftarı kesimlerle, sermayeye dayanan gericilik arasındaki çatışmanın fitilini ateşleyen, Boğaziçi Üniversite’sine, iktidardaki faşizm yanlısı birinin rektör olarak atanması olsa da, çatışmanın kapsadığı alanı bununla sınırlı görmek mümkün değil. 15 Temmuz 2016 danışıklı darbesinden beri hızlandırdıkları, toplumsal işlevi olan bütün kurumları denetim altına alma amacına bağlı olarak, Boğaziçi Üniversitesi’ne bu saldırıyı yaptılar. Çünkü ele geçiremedikleri birkaç toplumsal kuruluştan biri de Boğaziçi Üniversitesi idi. Siyasal iktidarın üniversiteleri, kurdukları faşist rejimle uyumlu hale getirme süreci yeni başlamış değil. 2016 yılında, üniversitelerdeki rektörlük seçimlerinin kaldırılması, 2018’den itibaren de cumhurbaşkanının, rektörlerin belirlenmesinde tek yetkili merci olması, yüksek öğretim kurumlarının gerçek amaçlarından uzaklaştırılarak düzenle uyumlu çalışan kurumlar olarak biçimlenmesi, durumun Boğaziçi Üniversitesi’ni aşan önemini göstermektedir. Türkiye toplumunu bütün kurum ve ilişkileriyle abluka altına almanın yeni-kapitalist politikalar ile bağlantılı olduğu, bariz bir gerçektir.

Özerk üniversite ve akademik özgürlük niçin gerekli

Üniversiteler, bilginin üretildiği yerler olarak toplumsal hayatın vazgeçilmez kurumlarıdır. Toplumsal ilişkilerin kültürel, siyasal ve ideolojik biçimlenmesinde üniversiteler önemli bir yerde dururlar. İnsanın gelişimindeki koşullarla ilinti içinde bilim, her zaman birincil veri olma özelliğine sahip bir etkinlik alanı olmuştur. Özgür ve demokratik ilişkilerin yaşanmasında üniversitelerin toplumun daha ilerisinde bir yerde durduğundan kuşku duyulamaz. Gelişmenin dinamiği olan özgür tartışma ortamının en çok yaşandığı yerler üniversitelerdir. Maddenin çözümlenerek anlaşılması ve bu yolla elde edilen bilginin, insanın yararına kullanılması, üniversitenin özgür faaliyetler bütünü içinde üretilme imkânı bulur.

Uygarlığın ilk çağlarında, bilinmeyeni anlama ve merakın yönlendirdiği bilgi faaliyeti günümüz dünyasında, toplumsal hayatı şekillendirmekte kullanılan bir işleve sahiptir. Modern hayatın her gün eskiyle kıyas kabul etmeyecek düzeyde bilime ve bilimsel buluşlara bağımlı hale geldiğini görmekteyiz. Ulaşımdan iletişime, üretimde kullandığımız teknolojiden, ev yaşamında kullandığımız bütün aletlere kadar hayatımıza yön veren bilim, aynı zamanda sosyal ve siyasal yapıların biçimlenmesinde de önemli bir rol oynamaktadır.

Üniversitelerin bu önemli toplumsal işlevi yerine getirebilmesi için dış müdahaleden uzak bir özgürlük ortamında çalışması, işin önemine uygun bir esastır. Özgürlük ortamında elde edilen bilginin, yayılması ve hiçbir engellemeye uğramadan öğretilmesi de temel bir ilke olarak benimsenmelidir. Bu da kurumsal olarak üniversitenin özerk bir biçimde, demokratik yöntemlerle kendi kendini yönetmesi anlamına gelir. Bunun yanı sıra, üniversite bünyesindeki bütün bilimsel çalışmaların eksiksiz bir akademik özgürlüğe de sahip olması şarttır. Bilimin gelişmesi ve toplum yararına iyi amaçlar doğrultusunda kullanılması, ancak eleştirel aklın kullanılmasıyla mümkün olabilir.

Bilimin kendiliğinden sahip olduğu bir amacı yoktur. Bilimin gücü ve yaratıcılığı onu denetimleri altında tutanlar tarafından kullanılır. Kapitalizm koşullarında bu denetimin kötü sonuçlarına dair en iyi örnek, insan-doğa ilişkilerinde görülmektedir. Bilimin kapitalist şirketlerin yararına, doğadaki zenginlikleri talan etmek için kullanılması, gezegenimizi, insanın da içinde yer aldığı canlı yaşamı, yok olmaya doğru sürüklediğine dair herkes hemfikirdir. Bilimin yaratıcılığı, siyasi ve ekonomik amaçlarla kötüye kullanıldığında ortaya çıkan olumsuzluklara, birçok alanda örnek verilebilir. Sadece bilimin askeri sahadaki kullanımının bile incelenmesi, durumun vahametini görmemize yeter. Bu önemli gerçekleri toplum, eleştirel aklın ve akademik özgürlüğün sayesinde öğrenmektedir.

Modern Üniversitelerin kuruluşundan bu yana siyasal iktidarlar ve toplumun üzerinde egemenlik kurmuş sosyal güçler, toplumu biçimlendirmenin önemli kurumlarından biri olan üniversiteleri, sürekli denetim altında tutma çabasında olmuşlardır. Toplumu kendi ideolojik dünyalarına göre biçimlendirmek isteyen siyasal iktidarların öncelik verdiği hakimiyet alanlarından biri de öğretim kurumlarıdır. Kapitalizm koşullarında sermayenin, siyasal iktidarlar ve toplum üzerindeki gücünü dikkate aldığımızda, üniversitelerin sermaye sınıfı karşısında da bağımsızlığını savunmak gerekir. Dünyanın yakın tarihinin verileri, bilginin ve bilgiyi üreten kurumların, ister siyasal iktidarlara isterse sermeye sınıfına bağımlılığından dolayı insanlığın yaşadığı felaketlerin acılarıyla doludur. Amerikan emperyalizminin savaş bittiği halde, sadece gücünü göstermek için Japonya’ya attığı ve 400.000 insanın ölümüne yol açan atom bombası da bilim adamları tarafından üretildi. Yine Amerikan emperyalizminin ilk defa ikinci dünya savaşı sırasında Japonya’da, daha sonra Vietnam’da kullandığı Napalm bombası da hükümetin isteği üzerine, günümüzde bütün dünyaya model olarak gösterilen Harvard Üniversitesi’nde, Louis Fieser’in başkanlık ettiği bir kimyager bilim heyeti tarafından imal edildi. Bu bombalar, kullanıldığı her yerde yüzbinlerce insanın ölümüne yol açmıştır.

Emperyalist merkezlerde, birçoğu kapitalist sınıfın denetiminde olan üniversitelerde çalışan bilim adamlarının yeteneklerinden kimsenin kuşku duyduğu yok. Sorun, bu yeteneğin bencil amaçlar dışında hiçbir gayesi olmayan küçük bir azınlığın çıkarları için kullanılmasıdır. Örneğin, yerkürenin tümünde insan ölümlerine yol açan salgına karşı çareler de (aşı) bilim insanları tarafından üretilmektedir ve bu, insanların yararına olduğu için iyi bir şeydir. Fakat bulunan bütün aşılar aynı zamanda şirketlere milyar dolarlar kazandırırken yoksul ülke vatandaşları bu olanaktan mahrum kalmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; şu an itibariyle 130 ülke korona virüsüne karşı geliştirilen aşıdan yoksun durumdadır. İnsanlığın yaşadığı bir trajediyi bilimin üzerinden para kazanmaya çevirmek, tartışma olmaksızın, bilimin değil, onu egemenlik altına almış olanların suçudur.

Kuruluş felsefesi bireyin kişisel kar duygusunu temel alan kapitalizmin ortaya çıkardığı sosyal yapıda, üniversiteler bir yandan egemen sınıfın elinde bulunan devletin toplum üzerinde kurduğu hegemonyanın ideolojik aygıtlarından biri işlevini görürken, diğer yandan kapitalist şirketlere ve onların sahiplerine daha fazla para kazandıran kurumlar olarak hizmet vermektedirler. Başta emperyalist ülkeler olmak üzere günümüz üniversitelerinin birçoğunda kapitalist şirketlerin yatırım faaliyetlerine yol göstermek için bilgi üreten kişiler vardır. Yayılmacı devletlerin askeri saldırılarında bilim adamlarının araştırmalarından yararlandığı gerçeği, bilinmeyen bir sır değildir. Bilim insanlarının yüksek ücretler aldığı bu çalışmalar günümüzde, özel şirketler bünyesinde sürdürülmektedir. Toplumlarına kan kusturan diktatörlere en incelikli yönetme bilgi ve tekniklerini veren danışmanlar da üniversitelerden devşirilmektedir. Üniversitelerin ve akademik çalışmaların siyasal iktidarların ve büyük sermaye güçlerinin çıkarları doğrultusunda yozlaştırılmaları, bilginin bu güçlerin tekelinde olması, insanlık ve gezegenimiz için her gün yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Bu yüzden, üniversitenin ve akademik çalışmaların üzerindeki devlet ve sermayenin egemenliğine şiddetle karşı çıkmak gerekir. Çünkü siyasal iktidarın ve sermayenin öncelikleriyle, bilimin ve bilim adamlarının bağlı olması gereken ilkeler ve değerler birbiriyle uzlaşmaz zıtlıklara sahiptirler. Bilimin kendisini bağlı hissedeceği yerler toplum yararı ve insanı iyi yönde geliştirici değerler olmalıdır.

Ülkemizde üniversitelerin durumu

Bilginin elde edilmesi, öğretilmesi, yayılması ve esas olarak toplumun yararına kullanılması, siyasal iktidarın niteliğiyle doğrudan ilgilidir. Devlet gücünün bu anlamda demokratik bir yapıda olması, ayrıca, üniversitenin özerkliğine ve bilimsel çalışmaların koşulu olan akademik özgürlüğe saygı duyması gerekir.

Boğaziçi Üniversitesi’nin öğrencilerini ve öğretim üyelerini, tutuklamalara ve baskılara rağmen mücadele etmeye iten neden, iktidarın bilimle ilgilenmenin koşullarına saygı duymayı bir yana bırakalım, çiğnemesidir. Akademik kariyeri başkasına ait çalışmaları aşırmaktan dolayı tartışmalı olan Melih Bulu’nun, üstelik kurumun bünyesinde çalışan biri olmadığı halde, sırf iktidar partisinden olması dolayısıyla, Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanması, iktidarın üniversitenin özerklik ilkesine saygı duymadığını göstermektedir. Üniversite olarak kabul edilebilecek dünyanın bütün kurumlarında rektör, kurumun bünyesinden ve öğretim üyelerinin demokratik seçimiyle belirlenir. En çok oyu alan aday rektör olarak atanır. Ülkeyi yöneten siyasal iktidar da bu atamayı itirazsız onaylar. Modern zamanların üniversite işleyişinin en temel ilkelerinden birisi budur. Bu ilkenin önemine tarihten bir örnekle bakmakta yarar var. Birçok bilim insanı, Antik Yunan medeniyeti döneminde Platon’un kurduğu Akademi’yi günümüz üniversitelerinin ilki olarak kabul eder. Doğa ve toplum olaylarını kavramak ve insanın varoluş sebebini anlamlandırmak için, farklı bilim dallarından aydın insanlar, Akademi’de bir araya gelir ve sınırsız özgürlüğün olduğu tartışmalar yaparlardı. Akademi, Türkçe’ye ‘müdür’ olarak çevrilebilecek, ‘scolarch’ tarafından yönetilirdi. Bugünkü tanımıyla rektör, Akademi bünyesinden çoğunluğun seçimiyle atanırdı. Kurucu scolarch Platon’un ölümünden sonra yapılan seçimde, Akademi’nin en gözde üyesi olan Aristoteles kazanamadı. Seçimi kazanan Speusippus akademinin yeni müdürü oldu.

Yukarıda kısaca anlattığımız olay M.Ö. 347 yılında yaşandı. Günümüz dünyasının bütün yüksek öğretim kurumları, Platon’un Akademisi’nin rektör seçimi de dahil, temel özelliklerini korurlar. Platon’un Akademisi Romalıların Atina’yı fethi sırasında yıkıldı. M.Ö.86’da yaşanan bu yıkımda akademinin eserlerinin çoğu yok edildi ve yağmalandı. Bünyesinde çalışan bilim adamları ise kurtarabildikleri eserleriyle, kendilerine kapılarını açan, başta İran olmak üzere, Doğu ülkelerine sığındılar.

2021yılının Türkiye’sinde T. Erdoğan başkanlığındaki siyasal iktidarın üniversitelerde yaptığını Romalıların Atina’da Platon’un Akademisi’ni yıkarken yaptıklarından bir farkını görmek pek olası değil. Mevcut siyasal iktidarda, 2016 yılında rektörlerin seçim yoluyla belirlenmesini, iptal ederek ve 2018yılından itibaren bu göreve atamaların tek yetkilisinin cumhurbaşkanı olduğunu yasalaştırarak Türkiye üniversitelerini yıkıma uğrattılar. Tek fark, Platon’un kurduğu Akademi’nin öğrencileri Doğu’ya giderken, yıkıma uğramış Türkiye üniversitelerinde okuyan öğrencilerin ve öğretim üyelerinin imkân buldukça Batı ülkelerine göç etmeleri oldu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren Akademik özgürlüğün ve üniversite özerkliğinin siyasal iktidarlar tarafında çizilmiş sınırları olmuştur. Üniversitelerde üretilen bilginin de sistemin temel paradigmalarıyla uyumlu olması devlet denetimiyle bir biçimde disipline edilmiştir. İkinci dünya savaşı sırasında faşizme karşı çıkan ve Türkiye’nin Emperyalizmin yararına, Kore halkına karşı yürütülen haksız savaşa asker göndermesini, eleştiren, Behice Boran, Niyazi Berkes, Naili Boratav gibi öğretim üyelerinin üniversiteden uzaklaştırılmalarını buna örnek olarak gösterebiliriz.

Üniversite özerkliğini çiğneyen bir diğer ağır uygulama, 1960 askeri darbesinden sonra yaşandı. Askeri yönetim Ekim 1960’ta keyfi bir kararla 147 öğretim üyesinin üniversiteyle ilişkisini kesti.[i] Fakat bütün Türkiye tarihinde siyasal iktidarın üniversiteler üzerinde kurduğu denetimin ve uyguladığı baskının en yoğun hali, 12 Eylül faşist yönetimi sırasında ve ondan sonraki süreçler içinde yaşandı. Günümüzde, genel olarak eğitimde, özel olarak üniversitelerde yaşanan çürümenin, 12 Eylül faşist yönetimi tarafından oluşturulan sürecin, katmerleşerek devamı olduğunu söylemek abartı olmaz.

Ülkemizde halkın siyasal iktidarlar karşısındaki, sosyal ve siyasi konumuyla üniversite arasında, birbiriyle etkileşim içinde yürüyen bir bağ olmuştur. Üniversitelerde siyasal iktidarların gücünü zayıflatan mücadeleler yükseldikçe, toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerinin hâkim sınıflar ve onların iktidarları karşısındaki mücadeleleri ivme kazanmış, siyasal ve ekonomik koşullarında göreceli de olsa iyileşmeler olmuştur. Üniversite dünyasının örgütlülüğünün zayıfladığı ve bunun eşitlik ve özgürlük mücadelesini olumsuz etkilediği dönemlerde ise toplumda, siyasal iktidarlar tarafından kolayca denetim altına alınmıştır.[ii]

1960’lı yıllarda, üniversitenin özgürlük ortamının göreceli olarak iyileşmesi, öğrencilerin yurt ve dünya sorunlarına ilgilerinin artması, en önemlisi öğrencilerin ve önemli sayıda öğretim üyesinin politik tercihlerini emek güçlerinden ve ülkenin bağımsızlığından yana yapmaları, beraberinde, emperyalizme bağımlı siyasal iktidarın üniversiteye saldırısını getirdi. Bu dönemin ayırt edici özelliği, devletin uzantısı durumundaki paramiliter faşist güçlerin, polisin desteğiyle üniversiteleri kuşatma altına almaya çalışması olmuştur. Yüzlerce devrimci öğrencinin polis ve faşistler tarafından katledildiği bu dönem, aynı zamanda üniversitelerin faşizme karşı savunulduğu yıllar olmuştur.

Devrimci toplumsal muhalefeti bastırmak ve Türkiye’nin ekonomik yapısını uluslar-arası kapitalist sistemle bütünleşmesini derinleştirmek için Amerikan emperyalizminin desteğiyle örgütlenen 12 Eylül 1980 askeri faşist cuntası döneminde, üniversiteler tamamen kuşatma altına alındı. Aynı yıllar, dünya kapitalizminin girdiği yoğun krizden çıkmak için neoliberal politikaları hayata geçirdiği ve bunun sonucu olarak toplumsal yapının, başta devlet olmak üzere, yeniden biçimlendiği yıllar oldu. Toplumun devlet ve sermaye karşısında tutunma ve kendini savunma araçları olan sendikalar, kooperatifler, meslek odaları, demokratik kitle örgütlerinin tümü ya kapatıldı ya da faşist rejimle uyumlu hale getirildi. Üniversiteler de toplumun diğer kitle örgütleri gibi ağır bir saldırıya maruz kaldı. Üniversitenin özerk yapısı ve akademik özgürlük ortamı tamamen ortadan kaldırıldığı gibi öğretim kurumları üzerinde devletin sınırsız egemenliği oluşturuldu. Bu amaçla 6 Kasım 1981’de askeri faşist cunta 2547 sayılı kanunla YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu)’ü kurdu. Türkiye’nin bütün üniversiteleri özerk yapılarını kaybederek YÖK’e bağlandı. Üniversiteler üzerinde tek yetkili olan bu kurul, 26 üyeye sahipti. Bunlardan sekizini doğrudan kendisi atayan faşist şef, diğer üyeleri de kabul ya da reddeden tek yetkili konumundaydı. Üniversite rektörleri, YÖK tarafından önerilse de atama yetkisi yine faşist konseyin başı olan Kenan Evren’in tekelindeydi. Kurulan yeni yapıda, Genel Kurmay başkanlığının bile kurula üye atama hakkı vardı.

YÖK aracılığıyla denetimi tamamen siyasal iktidarın eline geçen üniversitelerin yaşadığı bir diğer yıkım, iktidarın yapısına uygun görülmeyen ve özerk üniversiteden yana olan öğretim üyelerinin, üniversitelerden uzaklaştırılmaları oldu. Milli Güvenlik Kurulu 1402 sayılı yasaya bir ek yaparak, sıkı yönetim komutanlıklarına, kamuda çalışan görevlileri işten çıkarma yetkisi tanıdı. Askeri faşist yönetim, devletin istihbarat örgütlerinin verdiği bilgileri ve YÖK’ün ihbarlarını ölçü alarak yaklaşık 5000 kamu görevlisini görevlerinden uzaklaştırdı, Bunların çoğu solcu olarak bilinen ve üniversitelerde çalışan öğretim görevlileriydi. Ayrıca, bu dönemde 70 bin öğrenci disiplin soruşturmasına uğradı.

Siyasal iktidarın YÖK aracılığıyla oluşturduğu Üniversite yapılanması sadece Üniversiteyi bağımlı hale getirip akademik özgürlüğü ortadan kaldırmadı, bütün toplumu bilgiden ve öğrenmeden yoksun bıraktı. Faşist askeri iktidarın Üniversite yapılandırmasının bilimden ne denli uzak olduğunu YÖK’ün kuruluş amaçlarını açıklayan metinde görürüz:

“YÖK’ün amacı Türk milletinin, milli, ahlaki, manevi ve kültürel değerlerini tanıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan, Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren kişiler yetiştirmektir”

Bu amaçların belirlendiği üniversitelerden bilim insanlarının dışında her şey çıkabilir, bir tek bilim insanı çıkmaz. Amaçlanan, kurdukları emperyalizm ve sermaye yanlısı açık faşizme en yoğun tepkilerin verileceği yüksek öğretim kurumlarını zor yoluyla susturmak, yurt ve dünya sorunlarıyla ilgisiz bir gençlik yetiştirmekti.

Vakıf üniversiteleri ya da ‘kapitalist işletmeler’

Bilgi üreten kurumlar olarak, Üniversitelerin asli amacından uzaklaştırılıp başka amaçlar için kullanılması sadece siyasal iktidarların yaptığı bir iş değildir. Siyasal iktidarların üzerinde etkili olan sermaye sınıfı, üniversiteleri yozlaştıran bir diğer güçtür. Kamuya ait her şeyin düşman görüldüğü neoliberal politikalara uygun olarak, ülkemizde de kapitalistlere özel üniversite kurma hakkı tanındı. 1984 yılında ilk olarak özel Bilkent Üniversitesi açıldı. Kurucu olarak mütevelli heyetinin başkanı olan İhsan Doğramacı, YÖK’ünde kurucusu ve başkanıydı. Bilkent’i Türkiye’nin en büyük kapitalist şirketler topluluğunun sahibi olan Koçlar’a ait özel üniversite açılışı izledi. Özel üniversitelerin para kazandıran kuruluşlar olduğunu keşfeden kapitalistler, siyasal iktidarların gerekli düzenlemeleri yapması sayesinde, ‘eğitimin pazarlanmasından elde edilen kâr’ kervana katılmakta gecikmedi.

Bugün itibariyle ülkemizde vakıf kimliğiyle sahiplerine milyon dolarlar kazandıran 78 özel üniversite faaliyet halindedir. Birçoğunu nitelikleri itibariyle üniversite olarak kabul etmenin imkânı yok. Üniversitenin, kar-zarar mantığıyla işletildiği, öğrencinin müşteri olarak görüldüğü, öğretim üyelerinin işverenine para kazandırdığı oranda değer gördüğü yerlerin bilimsel çalışma yapan kurumlar olarak tanımlanması ne oranda kabul edilebilir bir olgudur? Öğretim üyelerinin sözleşmeyle alındığı özel üniversitelerde, akademik özgürlüğün yaşanması ne oranda gerçekleşebilir?..  Ayrıca, özel bir üniversitede çalışan öğretim üyelerinin sosyal ve politik gerçekleri özgürce, topluma anlatması mümkün müdür?

Çalıştığı üniversitenin bilimsel çalışma örtüsü altında sahibine para kazandıran bir işletme olduğunu hangi öğretim üyesi topluma anlatabilir? İlk kurulan özel üniversite olan Bilkent aynı zamanda bir holdingdir. Bünyesinde çeşitli alanlarda faaliyet yürüten onlarca şirket bulundurmaktadır. Bu şirketlerin sayısı ve iş hacimleri incelendiğinde, Bilkent Üniversitesi’nin esasında şirketlerden kazanılan kârın aklanması için araç olarak kullanıldığını görürüz.

Özel üniversitelerin neden vakıf statüsü altında kurulduğunu da iyi anlamak gerekir. Vergi indiriminden de yararlanan bu kurumlar, kanunen, kişiye ait zenginliğin kamu yararına kullanılması için faaliyet yürütmelidir. Gerçekte olan ise vakıf kimliği altında, topluma ait öğretim kurumlarının, kişilerin kârı için ticarethaneye dönüştürülmesidir. Üstelik bu üniversiteler devlet bütçesinden de büyük yardımlar almaktadır.

Üniversitelerin bugünkü durumu

Üniversitelerin bugünkü durumunu, ülkenin yaşadığı gerçekleri bir bütün halinde gördüğümüz zaman anlamlandırabiliriz. Toplumun ve üniversitenin yeni kapitalist politikalar tarafından biçimlendirilmesi süreci 12 Eylül 1980 faşist cuntası iktidarınca başlatıldı. Bugünkü İslamcı iktidar bu sürecin gereklerini olabilecek en uç noktalara kadar ulaştırmaya uğraşıyor. Üniversiteler çökmüş durumda. 15 Temmuz 2016 danışıklı darbe sürecini, toplum üzerinde sınırsız bir diktatörlük kurma fırsatına dönüştüren siyasal iktidar, aynı yıl içinde, binlerce öğretim üyesinin üniversite ile ilişkisini kesti. Siyasal iktidarın ideolojik olarak kendisine yakın görmediği nitelikli öğretim üyelerini, üniversitelerden uzaklaştırma zorbalığı, devam eden yıllarda kanun hükmünde kararnamelerle sürdürüldü. Atılan öğretim üyelerinin görevlerine yeniden dönmek için başvurabilecekleri bütün yollar kapatıldı.12 Eylül iktidarı sırasında okullardan atılan öğretim üyelerinin daha sonraki yıllarda anayasa mahkemesine başvurarak tekrar görevlerine dönebildiklerini ölçü olarak alırsak, günümüzde yaşanan baskının boyutlarının üniversiteler için ne kadar tahripkâr olduğunu kavramakta zorluk çekmeyiz. Atılan öğretim üyelerinin yerine alınanlarda aranan vasıflar, akademik yeterlilikle ilgili olmaktan ziyade, ideolojik ve siyasal olarak iktidarca kabul edilebilmek olmaktadır. Göreve getirilenlerin referans kaynakları tarikat, cemaat gibi gerici yapılar ya da Melih Bulu örneğinde olduğu gibi, iktidar partisi üyeliğidir.

2016’dan sonra atanan rektörlerin çoğunluğunun ilahiyat mezunu olması, mesleki yeterlilikten çok yandaşlıkla açıklanabilecek bir gerçektir. Ülkesinde barış isteyen 2212 öğretim üyesini topluma düşman olarak gösteren, bir kısmını cezaevine atan, üstelik rektör seçiminde de tek yetkili konumunda olan devletin başı, gece yarısı öğrencilerin işini bitirip ertesi gün işe giden ilahiyatçı dekana bir şey demiyorsa, o ülkede üniversite özerkliğinden ve akademik özlükten bahsetmenin bir anlamı olamaz. Akademisyenler arasında yapılan anketler, işlerini kaybetme korkusu ve iktidarın baskılarından dolayı derslerde bile görüşlerini özgürce ifade edemediklerini, iktidarın hoş görmeyeceği anlatımlardan kaçındıklarını, sempozyum, konferans gibi etkinliklerde fikirlerini iktidarın kabul edebileceği sınırlar için dile getirdiklerini göstermektedir. Buna rağmen bilimin ve bilimsel üretimin koşullarını savunan öğretim üyeleri sesini çıkardığında Prof. Ayşe Buğra ve Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü Üstün Ergüder örneğinde olduğu gibi, devletin başı ve yamağı, iç işleri bakanı tehdit silahını kullanmaktadırlar.

Türkiye üniversitelerinin bugünkü felç durumunu açıklamak, bu mütevazi yazının sınırlarını çok aşar. Kısaca söylersek, Türkiye’yi yöneten güçler, iktidarlarının uzantısı üniversite yaratmanın peşindeler. Bu hedefe ulaşabilmek için aldıkları yolu küçümsemek mümkün değil. Bilim ve toplum anlayışlarının teoloji tarafından şekillendirildiği siyasal iktidardan aksini beklemek pek de mümkün sayılmaz. Çünkü, bundan yüzyıllar öncesinde İbni Haldun’un belirttiği gibi “İnsanları yönetmek için beyinlerini boşaltacaksın.” ilkesine inanıyorlar.

Kime karşı mücadele ediyoruz?

İslamcılar sosyalizmin dünya çapında güç kaybettiği koşullarda emperyalist sermaye tarafından iktidar yapıldı. Neoliberal kapitalist politikaları 20 yıldır şevkle uygulayan İslamcı siyasal iktidarın niteliğini faşizmle izah etmek, bilimsel verilere uygun bir saptama olur. Türkiye devlet faşizminin, klasik faşizmlerden bir farkı olarak sayılabilecek, kitlesel desteğinin zayıflığı durumu, bugün aşılmış görünüyor. İktidarın din ve milliyetçiliği araçsallaştırarak kendine güçlü bir toplumsal destek yarattığını yadsımak mümkün görünmüyor. Sermaye gücüyle, devlete hakimiyetiyle, sahip olduğu kitle gücüyle, paramiliter yapılarıyla emeğin ve aydınlanmanın karşısında bir kartel var.

Klasik faşizmde, tekelci sermaye devlet kadrolarını küçük burjuvaziden devşirirdi. Kurduğu faşist sistem yıkılsa bile devlet varlığını sürdürmeye devam ederdi. Faşizme hizmet etmiş kadrolar, küçük bir kısmının dışlanmasını dışında tutarsak, büyük bir çoğunlukla “yeni-devlet”in içinde varlıklarını korurlardı. Özellikle bağımlı ülkelerdeki kapitalist yapıların devlet aygıtlarında görev alan bürokratlar; rüşvet, yolsuzluk ve benzeri yöntemlerle ciddi zenginlikler elde etseler de sonuçta sosyal konumları hiçbir zaman tekelci sermaye düzeyine çıkmazdı. Kamu mallarını soyarak zenginleşmenin daha çok yaşandığı 1980’li yıllardan sonrasında, büyük burjuvaziyle devlet bürokrasisi arasındaki ilişkinin bu niteliği pek değişmedi.

Şimdiki durumu bu çerçevede izah etmek saflık olur. Devlet aygıtına hâkim olanların sermaye gücünü ahbap-çavuş ilişkileriyle oluşmuş bir kapitalizm olarak tanımlamak büyük bir yanılgıdır. Belediyeler üzerinden yükselerek tekel oldukları inşaat sektörünü, zamanla savunma, enerji vb. alanlarda kurdukları tekelci egemenlik izledi. Türkiye’nin en büyük tekellerinden olan OYAK da, sahte darbeden sonra yönetim kurulu değiştirilerek bu kartelin eline geçti. Bir dönem iktidar ortakları olan Fetullahçılar’ın bütün mal varlıklarına da el koyarak, büyük bir sermaye gücüne ulaştılar. Bunlara ellerindeki varlık fonunu, medya dünyasındaki tekelci hegemonyalarını ve başka alanlardaki rantları eklediğimizde tablo daha net ortaya çıkar.

Bu kartel, Tayyip Erdoğan ve ailesinin etrafında örgütlenmiş durumdadır. TÜSİAD içinde örgütlenmiş burjuvaziyi bu kartelin dışında düşünmek en iyi ihtimalle saflık olur. Erdoğan ve yanında duran tekelleşmiş burjuvazinin ‘İstanbul burjuvazisiyle’ çelişkisini demokrasi ve faşizm farklılığı üzerinden izah etmek büyük bir yanılgıdır. 12 Mart askeri darbesiyle adımları atılan; 12 Eylül faşizmiyle, biçimlendirilen; bugün ise varlığını koyulaştırarak sürdüren rejimi, İstanbul burjuvazinin yarattığını unutmak, siyasal olarak kör olmaktan başka bir anlama gelmez. Zaten Erdoğan iktidara bu burjuvazinin ve bağımlı olduğu emperyalist sermayenin tercihi olarak geldi.. İstanbul ya da sözüm ona cumhuriyet burjuvazisiyle iktidar arasındaki gerilim, bunların demokrasi, Erdoğan’ın kayırdığı yeni burjuvazinin ise faşist eğilimlere sahip olması arasındaki farktan ileri gelmemektedir. Her iki burjuva grubu da iktidarın emek ve özgürlük düşmanı faşist yapısını destekliyor ve bu yapının neoliberal kapitalist politikalar aracığıyla yarattığı zenginleşme olanaklarından yararlanıyorlar. Sorun, Erdoğan iktidarının devlet imkanları üzerinden yarattığı yağmada önceliği, yandaşı yeni burjuvaziye tanıdığı için ortaya çıkıyor.

“Cumhuriyetçi” burjuvazinin Erdoğan’ın iktidarıyla sorunu, Erdoğan’ın dışarıda izlediği yayılmacı politikalarla da amaç açısından bir uyumsuzluk taşımıyor. İstedikleri, yayılmacı girişimlerin emperyalist batıyla iş birliği içinde yapılmasıdır. Çünkü bu sermaye grubunun varlık koşullarını batı emperyalizmiyle sahip oldukları ilişkiler belirliyor. 1970’lerde Ecevit hükümetine karşı çarşaf çarşaf ilan verenler bugün, Erdoğan’ın onlara yönelik tehditlerini duymazlıktan geliyorlar.

Cumhuriyetçi ve laik olarak varsayılan burjuvazinin zaman zaman yaptığı demokrasi çıkışlarının samimi bir niteliği yoktur. Türkiye toplumunu burjuva demokratik değerler üzerinden yeniden yapılandırmaktan ziyade, siyasal iktidarla ilişkilerde toplumun ilerici kesimlerinden alacağı desteği güç olarak kullanmaya yöneliktir. Bu anlamda, Türkiye kapitalizmini yönetmeye talip olan muhalefetteki burjuva partilerini Erdoğan iktidarına karşı destekleyerek ya da yanlarında yer alarak, toplumun eşitlik ve özgürlük sorunlarını çözmek seçenek olarak düşünülmemelidir. Çünkü, bunun koşulları yok!  Kaldı ki devletin şimdiki faşist biçimlenmesini, Erdoğan’ın ve islamcıların marifeti olarak görmek de büyük bir hatadır. Erdoğan nezdinde oluşturulan sistem, küresel ölçekte egemen olan kapitalist güçler ve onların ülke içindeki işbirlikçilerinin eseridir. Temelleri 1980 darbesinde atılan Türkiye kapitalizminin devlet yapısının herhangi, bir burjuva parti tarafından burjuva demokrasisi doğrultusunda dönüştürülmesi olanak dahilinde değildir.

Üniversite özerkliği ve Akademik Özgürlük talepleriyle başlayan Boğaziçi Üniversitesi direnişi açıkça, faşizme karşı verilen mücadelenin bir parçası. Faşizmin korkusu bu direnişin Gezi gibi toplumun özgürlük ve eşitlikten yana güçlerini harekete geçirecek bir katalizöre dönüşmesidir. Bu korkuları yersiz değil. Çürüdüklerini ve toplumun geniş kesimlerinin bu gerçeği daha fazla gördüğünü biliyorlar. Eğer özgürlük, demokrasi, laiklik, eşitlik ve halkların barış içinde, aynı haklara sahip olarak yaşamasını savunan güçler birlikte kararlı bir mücadele yürütürse, faşizmi bozguna uğratmak mümkündür.

Dipnot:

[i] Arkadaşlarının görevlerinden keyfi bir kararla uzaklaştırılmalarını kabul etmeyen diğer öğretim üyelerinin yaygın istifaları sonucu, yönetim geri adım atarak, çıkardığı bir afla, atılan öğretim üyelerini yeniden görevlerine iade etmek zorunda kaldı. Bugün üniversitelerdeki sermayenin ve siyasal gericiliğin tahakkümünü karşı yapılması gereken de böyle direnişlerin yaygınlaştırılmasıdır.

[ii] Bu durum başka ülkelerde farklı olabilir, fakat ülkemizin son 60 yıllık tarihinin bize gösterdiği gerçek budur. Dileğimiz işçi sınıfı ve toplumun diğer sömürülenlerinin bu durumu yakın zamanda değiştirerek, özgürlük ve eşitlik üzerinden yeni bir toplumun kuruluşu için tarihi görevlerini yerine getirmede daha aktif hale gelmeleridir

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur