LGBTİ+ – Selma Koçak (Feminist Bellek)

AKP Hükümeti gerek nefret söylemleriyle gerek doğrudan ya da dolaylı baskılarla, LGBTİ+ örgütleri eskiden olduğundan da fazla hedef alıyor

LGBTİ+ – Selma Koçak (Feminist Bellek)

Lezbiyen, gey, biseksüel, trans, ve interseks sözcüklerinin baş harflerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş LGBTİ+ kısaltması, eşcinsel mücadelenin öznelerini ifade etmek için kullanılan şemsiye bir terim olarak kabul görüyor. Bu ifadenin LGBTQ (lezbiyen, gey, biseksüel, transgender, interseks, queer), LGBTT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, travesti), LGBTİQ (lezbiyen, gey, biseksüel, transgender, interseks, queer) gibi çeşitlemeleri de kullanılıyor. Tüm cinsel yönelimleri ve cinsel kimlikleri bir arada ifade etmesi ve kapsayıcı olması amacıyla farklı çeşitlemeleri bulunan LGBTİ+ kısaltması, kısmen alfabetik karışıklığı ortadan kaldırmak, belki tümüyle kapsayıcılığın mümkün olmaması nedeniyle de hak mücadelesi yürüten örgütler tarafından daha sık kullanılıyor. Son zamanlarda LGBTİ+’ya alternatif olarak ötekileştirilmiş yönelimler, cinsiyet kimlikleri ve interseks sözcüklerinin kısaltması olan MOGAI önerilse de, bu kısaltmanın henüz ne Batı’da ne de Türkiye’de yaygınlaştığını söyleyebiliriz.

1990’lardan itibaren GLBT olarak kullanılan kısaltma daha sonra kadınlara pozitif ayrımcılık yapılarak lezbiyen sözcüğünün öne alınmasıyla LGBTİ’ye dönüşüyor. LGBTİ+, heteronormativitenin dışında kalan, kendini heteroseksüel olarak tanımlamayan ve ikili cinsiyet rejimine uymayan tüm kişileri ifade etmek için çatı bir kavram olarak kullanılıyor. Tüm LGBTİ+ topluluklar tarafından benimsenmiyor olsa da queer sözcüğü de, cinsel kimliklerin ve yönelimlerin akışkanlığına vurgu yaptığı için sıklıkla LGBTİ+’ya alternatif olarak karşımıza çıkıyor. Ancak kavramların, tanımların mutlak olmadığını, sürekli bir değişim ve dönüşüm içinde olduklarını da aklımızda tutmamız gerekiyor.

Eşcinsellik elbette insanlığın var oluşuyla eşzamanlı bir tarihe sahip olsa da varlığını kabul ettirmek için sürekli verilmesi gereken bir mücadeleyle birlikte anılıyor. Özellikle modern cinsiyet rejimi ve aile biçiminin kurumsallaşmasından günümüze sürekli baskı, yok sayma, dışlama, gizlenmek zorunda bırakılma gibi pek çok zora maruz kalan bir kimlikten söz ediyoruz. Mücadele de, baskılarla eşzamanlı bir tarihe sahip kuşkusuz. Ancak dünyada bu mücadelenin başlangıcını on sekizinci yüzyılın sonlarına, 1897’de Wissenschaftlich-Humanitäres Komitee’nin (Bilimsel-İnsani Komite) kurulmasına tarihlemek mümkün. Bir tıp doktoru ve seksoloji uzmanı olan Magnus Hirschfield tarafından kurulan komite, 1933 yılında Naziler tarafından kapatılıncaya kadar eşcinsel kadınların ve erkeklerin haklarını savunan bir mücadele yürütüyor ve öncü örgüt olarak biliniyor. 1914 yılında İngiltere’de The British Society for the Study of Sex Psychology (İngiltere Seks Psikolojisi Araştırmaları Derneği) kuruluyor. Edward Carpenter’ın başkanlığında kurulan Dernek, eşcinsellere yönelik yasal yaptırımların kaldırılması ve toplumda eşcinsellere yönelik önyargı ve nefreti yok etmek için mücadele veriyor. 1924 yılında da, Chicago’da Henry Gerber tarafından Society for Human Rights (İnsan Hakları Topluluğu) kuruluyor.

İkinci Dünya Savaşı bitiminden 1969 yılına kadarki eşcinsel mücadele, eşcinsellerin kurdukları örgütlenmeler ve izledikleri siyasal stratejiler, homofil hareket olarak adlandırılıyor. 1950’li yılların başında Hary Hay tarafından kurulan Mattachine Society ve 1955’te San Francisco’da kurulan Daughters of Bilitis homofil hareketin en önemli örgütleri olarak biliniyor. Ancak bu gibi örgütlenmeler faaliyetlerini gizli yürüttükleri için sürekli olarak baskı, kapatılma ve tutuklanmaya maruz kalıyorlar. Polis şiddeti, ayrımcılık, nefret gibi sorunlarla mücadele eden bu örgütlenmeler, bir süre sonra dağılsalar da savaşın ve baskıların getirdiği ağır atmosferi dağıtmada önemli bir rol oynadıkları düşünülüyor ve eşcinsel mücadele için büyük önem taşıyor.

28 Haziran 1969 tarihinde ABD’de bir bara yapılan polis baskınından sonra başlayan bir dizi direniş ve mücadele eylemine adını veren Stonewall ayaklanmaları, bu baskılara karşı ilk açık isyan olarak biliniyor. Dolayısıyla eşcinsel hakları hareketinin ivme kazanmasında büyük bir rolü olduğu kabul ediliyor. 1950’ler ve 1960’lar boyunca pek çok eşcinselin tutuklanması, aşağılanması, fiziksel olarak taciz edilmesi, işten atılması, akıl hastanelerine yatırılmasının ardından Stonewall ayaklanmaları, örgütlü bir direnişin güçlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Temmuz 1969’da kurulan Gay Liberation Front örgütlü mücadelede yeni bir safhaya girildiğini gösteriyor. Gay Liberation Front, eşcinsellere yönelik önyargının eğitim, aile, hukuk, medya gibi kurumlar aracılığıyla kurulduğuna dikkat çekiyor ve yeni ve özgür bir yaşam için mücadele ediyor.

1970’li yılların toplumsal açıdan hareketli atmosferinde hak mücadelesi veren diğer örgütlerle ittifaklar kuruyor ve bu, eşcinsel mücadelenin çok daha geniş kitlelere yayılmasına yol açıyor. Verilen mücadeleler sayesinde Amerikan Psikiyatri Derneği, 1952 yılında bir sosyopatik kişilik bozukluğu olarak Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’na (DSM) eklediği eşcinselliği 1973’te çıkarıyor.

1980’li yıllar AIDS krizi ve AIDS’in sadece eşcinseller tarafından bulaştırılan bir hastalık olmadığını anlatma mücadelesiyle anılıyor. Bu dönemde eşcinsel mücadele biraz gerilese de bundan sonraki dönem için dayanışma ağlarını güçlendiriyor ve AIDS kriziyle birlikte yeniden yükselen ayrımcılık ve nefret söylemleri ile mücadele konusunda yeni bir döneme giriliyor.

1990’lı yıllar queer aktivizminin yükseldiği bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Bu dönemde eşcinsel hareket geçmişten gelen deneyimin de etkisiyle daha toplumsal bir karakter kazanıyor. Diğer toplumsal hareketlerle iş birliği yapıyor ve hak mücadelesi konusunda her alanda sözünü söylemeye başlıyor. Akademide de rağbet gören bir alan oluyor ve giderek üzerinde daha fazla yazılıp çiziliyor, bilinirliği, görünürlüğü artıyor. Dünya Sağlık Örgütü eşcinselliği 17 Mayıs 1990’da hastalık kategorisinden çıkarıyor. 17 Mayıs Onur Haftası’nda yapılan “Onur Yürüyüşü” de bu karar nedeniyle düzenlenen bir etkinliğe işaret ediyor. 2000’li yıllara gelindiğinde ise pek çok ülkede eşcinsel evliliğin yasallaştığını, verilen mücadelenin sonuçlarının alınmaya başlandığını söylemek mümkün.

Türkiye’de ise örgütlü bir eşcinsel hareketten söz etmek için 1970’li yılların sonunu beklemek gerekiyor. Radikal Demokrat Yeşil Hareket’in kurucularından İbrahim Eren’in de içinde yer aldığı ve İzmir Çevre Sağlığı Derneği’nin yürüttüğü yaklaşık 20-30 kişilik eşcinsel grup terapileri, bu dönem için atılan önemli adımlar arasında sayılıyor. 1980 öncesinde bazı başarısız örgütlenme denemeleri de oluyor, ancak 12 Eylül 1980’deki askeri darbe diğer örgütlenmeleri olduğu gibi eşcinsel hareketi de sekteye uğratıyor. Yeniden baskı, gözaltı, tutuklama ve yasaklar gündeme geliyor.

Türkiye’de belirgin bir eşcinsel hareketin temellerinin 1990’larda atıldığını söyleyebiliriz. 1993 yılında Türkiye’de yapılması planlanan ilk uluslararası Gay-Lezbiyen etkinliğinin İstanbul Valiliği tarafından engellenmesi sonucunda bir grup eşcinsel aktivist Lambda adı altında örgütleniyor. Baskıların hedefi olmamak için ilk olarak AIDS Savaşım Derneği ile ortak çalışmalar yürütüyorlar. Lambdaİstanbul 2003’te tüzel kişilik kazanıyor. 1994 yılında çoğunluğu üniversite öğrencilerinden oluşan bir grup, Ankara’da KAOS GL adı altında örgütleniyor, Türkiye’nin ilk gey-lezbiyen dergisini çıkarıyor ve her alanda eşcinsellerin sesini duyurmaya çalışıyor. Kaos GL, 2005 yılında tüzel kişilik kazanıyor ve LGBTİ+’ların hakları için mücadele eden en önemli dernekler arasında yer alıyor. 1996 yılında üniversiteli eşcinseller arası dayanışma ağı LEGATO kuruluyor.

2000’li yıllara gelindiğinde ise örgütlenmenin hız kazandığını ve görünürlüğün giderek arttığını söyleyebiliriz. 2001’de İzmir’de Siyah Pembe Üçgen kuruluyor ve 2009’da tüzel kişilik kazanıyor. 2006’da Ankara’da trans dayanışma örgütü olan Pembe Hayat kuruluyor. Listag, Bursa Özgür Renkler, SPoD LGBT, LGBTT İstanbul, Mersin LGBT 7 Renk, Hevi LGBTİ Derneği, Gökkuşağının Kızılı, Hebun Diyarbakır, Voltrans, Kırmızı Şemsiye, Queer Adana, 17 Mayıs Derneği, Gökkuşağı Aileleri Derneği gibi örgütlenmeler ise 2000’li yıllarda kurulan ve LGBTİ+ mücadelesi yürüten bazı topluluklar ve dernekler. LGBTİ+ hakları konusunda mücadele eden, faaliyet yürüten bu derneklerin temel taleplerinin ülkede yaşayan herkes ile eşit haklardan yararlanmak olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için de ayrımcılığın ortadan kalkması, istihdam ve güvenli çalışma alanlarının oluşturulması, seks işçilerinin güvenli alanlarda çalışmasının sağlanması, yerel yönetimlerde hizmetlerin üretimi ve kurum içi istihdamda cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini de kapsayan ayrımcılık karşıtı yönetmeliklerin hayata geçmesi, sağlık hizmetlerinin LGBTİ+’ların ihtiyaçları da gözetilerek ücretsiz sağlanması, cinsel sağlık konusunda farkındalık çalışmalarının yürütülmesi, kadın sığınma evlerinde lezbiyen ve trans kadınların gereksinimleri de dikkate alınarak düzenlemeler yapılması, sosyal hizmetlerden eşit düzeyde yararlanmanın sağlanması gibi çalışmalar önem kazanıyor.

Türkiye’de 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılan darbe girişimi, tıpkı 12 Eylül gibi yeniden baskı ve yasakları gündeme getiriyor. Pek çok dernek kapatılma, ağır para cezaları nedeniyle faaliyetlerini sürdürememe tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. AKP Hükümeti gerek nefret söylemleriyle gerek doğrudan ya da dolaylı baskılarla, LGBTİ+ örgütleri eskiden olduğundan da fazla hedef alıyor. Örneğin ilk kez 2003 yılında İstanbul’da düzenlenen “Onur Yürüyüşü” 2015 yılından bu yana valilik yasaklaması nedeniyle yapılamıyor. Derneklerin faaliyetleri durduruluyor, yasaklanıyor, iptal ediliyor. Nefret söylemi, gökkuşağı renklerini yasaklama, depremlerin ve çeşitli felaketlerin sorumluluğunu LGBTİ+’lara yükleme, doğrudan hedef gösterme gibi çok çeşitli baskıların söz konusu olduğunu görüyoruz.[1]

Örgütlenmeler ve dernekler ağır bir baskı altında da olsa mücadelelerini sürdürüyor. Bir mücadele tarihinden beslenen LGBTİ+’lar için yeni yöntemler geliştirmek her zaman mümkün olacaktır.

Dipnot:

[1] Konu cinsiyet/cinsellik olmasa da siyasal iktidarın konuyu LGBTİ+’lara getirmesi ve  hedef göstermesine bir diğer örnek ise Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasıyla birlikte gerçekleştirilen protestolar çerçevesinde LGBTİ+’ların ötekileştirme, marjinalleştirme, hedef gösterme, terörize edilme amaçlı söylemlerin odak noktasına yerleştirilmesidir. Bu süreçte protestolar gerekçe gösterilerek Boğaziçi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılmıştır, bkz. https://www.gazeteduvar.com.tr/kapatilan-bogazici-lgbti-kulubu-duzenlemedigi-etkinlikten-sorumlu-tutuldu-haber-1512203

Kaynak: Feminist Bellek

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur