Gazi’de 26 yıl sonra

Muhtemelen katliamcıların bilincinin sınırını da sol hareketin protesto gösterileri ve bireysel karşı koyuşları ile eğitilmiş olması oluşturuyor. Modern devlet ve katliamcılar, zaman zaman kitleselliğe ulaşan protestolara rağmen, işçi sınıfının devasa gücünün sonuçlarını karşılarında göremediler

Gazi’de 26 yıl sonra

Gazi Katliamı’nın üzerinden 26 yıl geçmiş; dile kolay, yeni bir neslin doğup, büyüyüp, ilk gençlikten çıktığı bir süre… Neler yapılamaz ki bu sürede?

Gazi Katliamı Türkiye’nin suikastlar, katliamlar, pusular, arkadan vurmalar, kaçırmalar, imha etmeler tarihinin en acımasız örneklerinden. Planlanırken, her yıl anma töreni ve protesto gösterisi düzenleneceği hesaplanmış mıydı acaba? Muhtemelen!

Modern devlet döneminde, katliam ve suikast geleneğinin, ilk halkasının1909 Hasan Fehmi Bey cinayetiyle yaratıldığını varsayarsak, beş nesile yayılan yüzyıllık, bir sürenin yeterince eğitici olduğunu kabul edebiliriz. Belki de katliamdan umulan sinmişliğin yenilgi duygusunun, mücadele azminin kırılmasının nesiller boyunca sürmesi planlanmıştı.

Gazi Katliamı’nı protesto gösterisine dair haberleri okurken, belki Türkiye solunun en becerikli olduğu faaliyetlerin başında katliamları, suikastları unutturmayan anma törenleri ve protesto gösterileri olduğunu düşündüm. Toplumsal hafızanın korunmasının önemini, tartışacak değilim.

Fakat şu soruya olumlu cevap vermeden, katliam anmaları dar bir çevreye sıkışmaya da yol açabilir: Katliamın işçilerin hafızasında yer etmişliği var mı acaba? Sanmıyorum!

Olsaydı, katliamın hesabının sorulması mümkün olabilirdi. Zaten katliamın hesabının sorulması, öncü işçilerin bilincine yerleşip, işçi kitlesinin toplumsal talebi haline gelmeden asla mümkün olamaz. Katliamların devam etmesinin nedeni de maalesef bu talebin gürül gürül ilan edilmemesi değil mi?

Muhtemelen katliamcıların bilincinin sınırını da sol hareketin protesto gösterileri ve bireysel karşı koyuşları ile eğitilmiş olması oluşturuyor. Modern devlet ve katliamcılar, zaman zaman kitleselliğe ulaşan protestolara rağmen, işçi sınıfının devasa gücünün sonuçlarını karşılarında göremediler. Dolayısıyla katliamcıların bilinçleri (eğitilmişlikleri) sınırlı kaldı ve işe yarar buldukları sürece, yeni suikast ve katliamları planlamaktan asla vazgeçmediler.

Mesela, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler (Temmuz 1980) suikastına karşı, işçi sınıfı (bir hesaba göre) bir milyonluk kitleyle İstanbul’da hayatı felç ettiği ve fiilen genel grev (Türkiye tarihinin en büyüğü) yaptığı halde, bu devasa işçi kitlesinin öfkesi hiç de yatışacak gibi değilken, sendika bürokratları ve sol siyaset, eylemleri “cenaze töreni”ne dönüştürmekle yetinerek sönümlendirebildi.

Zincirin acımasız halkası

Katliamların ve suikastların hemen hemen hepsinin işe yaradığı rahatlıkla söylenebilir.

İşe yararlığı politik sol grupların önünün kesilmesinin çok ötesinde, sınıflar mücadelesindeki işleviyle ilgilidir. Katliamların doğrudan sınıf mücadelesinde somut bir rolü yok gibi gözükse de devletin şiddetini meşrulaştırması, bireysel terörün kışkırtılması, dolaylı olarak grevlerin, mitinglerin geri bırakılması, hatta işçi sınıfı öncülerinin politik bölünmesini hızlandırması gibi telafi edilmesi güç sonuçlara yol açtığını görmemek mümkün değil.

Sınıflar mücadelesinde 1995 yılı

Gazi Katliamı aynı zamanda kendinden öncekilerin mesela 1978 Balgat Katliamı’nın devamıdır ve çok benzerdir. İkisinde de metropolün yoksul semtlerindeki kahvehaneler ateşli silahlarla taranmıştır. Belki rastlantı, her iki katliam da hedef zamını işçi hareketinin iyiden iyiye geriye çekildiği ama siyasi hareketlerin henüz aynı hızda geriye sürüklenmediği dönemlere denk düşer.

İşçi hareketinin 1974’lerde başlayan yükselişi, 1977’de zirve noktasına ulaştıktan sonra 1978’den itibaren yerine geri çekilmeye bırakmıştı. 1989’da (Dikkat “Bahar Eylemleri” değil!) Kamu Genel Grevleri ile yükselişe geçen işçi hareketi de 1993’te zirve noktasına ulaştıktan sonra 1995’te geri çekilmeye başlamıştı. Fakat sınıflar mücadelesinde inisiyatif hala işçilerdeydi ve sermaye sınıfı, devlet ve hükümet sistemli bir özelleştirme saldırısını henüz göze alamamıştı.

Katliamın komplo olduğu muhakkak. Fakat yukarıda belirttiğim rastlantıların, siyasi “komploculuk” analizlerine konu edinilip, esrarlı, bilinemez ve hatta faşizme delil gibi sunulması doğru olmaz. Modern devletin, kadim feodal despotizmden devraldığı, hesap sorulacağı endişesine zerre kadar kapılmadan gerekli tedbirleri almaya tenezzül etmeyecek bir toplumsal eğitilmişliği vardır. Ve her türlü operasyonu hiç de incelikli, mesela bir komploya yakışır düzeyde yapmak aklına bile gelmeyebilir.

Müthiş değişim

Katliamın protesto edildiği mahallede gezindiğimde, 1980 öncesinden miras kalmış, alçak damlı, sıska ağaççıklar dikili küçük bahçeli, tuvaleti dışarıda evciklerle bezenmiş, suya ve temel gıdaya muhtaç, taşlı, topraktan yollu, metropole tepeden bakan mahallenin yerinde durduğundan şüphelenmekten kendimi alamadım. Burasının Gazi olduğuna dair şahit gerekebilirdi.

Gecekondular ile yoksulluk ve ezilmişlik (gittikçe azalarak) varlığını korumakla birlikte, 26 yıl sonra Gazi semti kapitalizmin kaçınılmaz eşitsiz gelişiminden kurtulamayarak çok katlı kalitesiz apartmanlardan lüks konutlara, bol ışıklı vitrinli mağazalardan İtalyan kahvelerinin bile satıldığı kafelere kadar müthiş bir “yıkıma” uğramış. Ucuza kapatılan araziler yüksek arsa rantları sağlayan arsaya dönüşmüş; eskinin yarı toprak, yarı stabilize İsmet Paşa isimli ana caddesi, semti metropole sıkı kopmaz biçimde bağlamıştır.

Gazi’deki çoğalan nüfusun, dağılan geniş ailenin, mülk sahibi olma tutkusunun, artan proleterleşmenin ve kent yoksulluğunun, yeni apartmanların bodrum katlarındaki küçük atölyelerin, fiziken gettoluktan çıkma eğiliminin farkında olmayacak mıyız?

Gazi’deki değişimin yol açtığı yeni sınıfsal çelişkilerin farkında olarak ve bu çelişkilerle Gazi Katliamı’nı diyalektik bütünlükle birleştiren perspektife ve sloganlara sahip olmanın zamanı gelip de geçmiyor mu?

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur