Faşizm fenomeni (6): Komintern’in VII. Kongresi ve önde gelen KP’lerin hataları

Anti-faşist cephe ile devrim ve sosyalizm arasında doğru ilişki kuran, zamanı geldiğinde iktidarı devralmasını sağlayacak adımları atmasını bilenler kazandılar, Komintern çizgisini sağa bükenler kaybettiler

Faşizm fenomeni (6): Komintern’in VII. Kongresi ve önde gelen KP’lerin hataları

İşçi sınıfının ve ezilen halkların faşizme ve savaşa karşı mücadeleye seferber edilmesinde, başında J. Stalin’in bulunduğu Sovyetler Birliği’nin faşist bloku hezimete uğratmasında ve dünyanın üçte birinde sosyalizmin gerçeklik kazanmasında III. Enternasyonal tarihsel bir rol oynamıştır. Enternasyonale bağlı komünist partiler anti-faşist kamp üzerindeki hegemonyalarını teorik ve pratik önderliklerine borçludurlar. Dünyanın birçok yerinde faşizmin iktidara gelişi olsun çöküşü olsun direnişsiz olmamıştır.

III. Enternasyonal’in VII. Kongresi ve Dimitrov

Komintern tarihi, aynı zamanda faşizmin ne olduğu ve ona karşı nasıl mücadele edileceği üzerine tartışmaların tarihidir. Bu süreçte komünist partiler en çok faşizmin tanımı, sınıf niteliği, toplumsal bileşimi, ideolojik tezahürleri, iktidara geliş biçimi, egemenlik yöntemleri ve anti-faşist mücadelenin kapsamı üzerinde tartıştılar. Kapitalizmin tarihinde o güne kadar görülmemiş yeni bir fenomenle karşılaşılıyordu. İlk kayda değer yorumlar dünya komünist hareketinin önderleri tarafından yapıldı. En önde mücadele edenler yeterince bilinmeyen, tam tanınmayan bir düşmanla mücadele edebilmenin yolunun doğru analizden geçtiğinin bilincindeydiler.

İki dünya savaşı arasında Marksist-Leninist faşizm teorisi bir defada ortaya konmadı veya tek bir kitaba sığdırılmadı. Faşizme karşı mücadele sürecinde farklı ülkelerdeki deneyimlerden elde edilen buluşların birleştirilmesi ve yanlışlarının düzeltilmesi gerekiyordu. Liberal, sosyal demokrat, pozitivist mevzilerden yapılan faşizm eleştirileri tutarsız ve uzlaşmacıydı. Komintern içindeki ve dışındaki liberal-reformist, aşırı sol yorumlarla ideolojik mücadele de dahil olmak üzere, üye partilerden toplanan materyaller ve gözlemlerin değerlendirilmesi çerçevesinde kolektif bir çalışma yürütüldü. İki dünya savaşı arasında en önemli çalışmalar eksiği doğrusuyla C. Zetkin, A. Gramsci, G. Dimitrov, D. Manuilski, R. Palme Dutt, P. Togliatti, W. Pieck, G. Lukacs (vb) tarafından yapıldı. E. Hosbawm’ın da işaret ettiği üzere, “anti-faşist mücadele yıllarında, etkin anlamda örgütlü sol neredeyse bütünüyle Komünist Partilerle özdeşleşmiş” ve bu partiler “Sovyetler’in gösterdiği azme bağlı olarak” “1933’ten itibaren Marksist teoride hakimiyeti fiili olarak ele geçirmişlerdi.”[1]

Almanya Komünist Partisi Komintern temsilcisi C. Zetkin, 1923 gibi erken bir dönemde, faşizmin “proletaryanın ilerleyişine karşı burjuvazinin intikamı değil”, “proleter devrimi gerçekleştirememiş proletaryanın çekmeğe mahkûm olduğu ceza” olduğuna dikkati çekti. İtalya’da iktidara gelebileceğini tahmin eden ilk kişi olan Gramsci, faşizmin önce kent ve kırlarda işçi sınıfı örgütlerine saldıran bir küçük burjuva hareketi olarak doğduğunu, sonra da büyük sermaye ve toprak sahiplerinin hizmetine girdiğini saptadı. 1921 yılında yazdığı makalelerde faşizmle uzlaşmak isteyen reformistlere şiddetle karşı çıktı: “Cellat ile kurbanı, halk ve caniler arasında uzlaşma olmaz.” İtalya, İngiltere ve ABD’deki faşist hareketlerin yanı sıra, emperyalist kapitalizmin ve faşizmin manipülatif özellikleri hakkında analizler yapan G. Lukacs, erken bir dönemde kendi ülkesi Macaristan için Halk Cephesi önerisinde bulundu. D. Z. Manuilski, Nazileri iktidarı elinde tutamayacak bir güç olarak görenleri, hatta faşizmin büyümesinin komünizmin zaferini hazırladığını savunanları şiddetle eleştirdi. Uluslararası komünist hareketin önde gelen isimlerinden R. Palme Dutt ise gerici bir kitle hareketi yaratmayı amaçlayan özel sosyal demagoji sisteminin, faşizmin ayırt edici özelliği olduğunu vurguladı.

Bununla birlikte, gerek III. Enternasyonal yönetimi gerekse ona bağlı partiler teorik ve pratik hatalar yapmaktan kaçınamadılar. Bunların bir kısmı faşizmin içyüzünün süreç içerisinde ortaya çıkmasından, diğer kısmıysa yaklaşan tehdidin küçümsenmesinden veya ağır koşulların baskısı altında sağa sola yalpalamaktan kaynaklanan hatalardı. Örneğin faşist dönüşümün derinliğini görememek, dünya ekonomik krizinin devrim dalgasının yükselişine yol açacağını sanmak, bazen sol bazen sağ mücadele taktikleri izlemek, bazı ülkelerde Halk Cephesi taktiğini proletarya iktidarına bağlayamamak gibi. Bununla birlikte, faşizmin önkoşullarının ve sınıfsal niteliğinin ortaya konmasında ve ideolojik/politik özelliklerinin tespitinde olsun, faşizme karşı yürütülmesi gereken mücadele konusunda olsun esasta doğru bir rota izlenmiştir.

Komünist Enternasyonalin sonuncu kongresi olan VII. Kongre (1935) faşizme karşı mücadele açısından tarihsel bir önem taşır. 65 Komünist Partisini (KP) temsilen 513 delegenin katılımıyla Moskova’da toplanan kongre, dünya çapında anti-faşist mücadeleyi yükseltmekteki kararlılığı simgeleyen bir meydan okumaydı. Enternasyonal yürütme komitesi kendi içinde uzun süredir tartıştığı bazı konuları ve taktik hataları bu kongrede ele aldı. Hem bunları hem de geliştirilmiş yorumları dikkate alarak hazırlanmış Georgi Dimitrov’un raporu, Marksist-Leninist faşizm analizinin ve anti-faşist mücadele yöntemlerinin özlü bir açıklamasıdır.

G. Dimitrov kongrede faşizmi şöyle tanımladı: “Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şovenist ve en emperyalist öğelerinin açık terörist diktatörlüğüdür.”[2] Bu tanım faşizmin sınıfsal özünü, üzerinde yükseldiği ekonomik temeli, burjuva demokrasisinden farkını ve siyasi yöntemini ortaya koymaktadır. Faşizmin klasikleri addedilen Almanya ve İtalya tipolojisi üzerinden yapıldığı için bütün ülkelere tıpatıp uymaması normaldir.[3] Doğası icabı kısa olması gereken bir tanımdan faşizmin bütün çeşitlerinin özelliklerini yansıtması beklenmemelidir.

“En”li öğeler vurgusu burjuvazinin öteki kanatlarını anti-faşist (“demokratik burjuvazi”) saymak demeye geleceği gerekçesiyle eleştiri konusu yapılmıştır. Egemen sınıfların homojen bir bütün oluşturmadıklarını, tekelci sermayenin bütün mensuplarının baştan itibaren faşizmi desteklemediklerini tarihsel deneyimler göstermiştir. Burjuva kamp içindeki fraksiyonların tamamı faşizmi destekleyebilir, bir kısmı desteklemeyebilir veya bu her evrede değişen bileşimler alabilir. 1930’dan önce büyük tekellerin hepsi Hitler’i canı gönülden destekliyor değildi; ağır sanayi grupları ve bankacılar desteklemeye başladığında tüketim ve ticaret sektörü ağırdan aldı. İtalya’daysa faşist hareketi ilk kırsal burjuvazi, ardından sanayiciler destekledi.

Dimitrov’un aynı raporda üç paragraf sonra “Faşizm finans kapital iktidarıdır”, “Faşizm finans kapital iktidarının ta kendisidir” dediğini unutmamak gerekir.[4] Dolayısıyla burjuvazinin faşizmi desteklemeyen kanadının “demokrat” varsayıldığı, faşist kanadın “demokrat” kanat üzerinde diktatörlük uyguladığı gibi uç yorumlar yapmak sadece anlamsız değil, aynı zamanda maksatlıdır. Stalin, savaştan sonra ilk işleri soğuk savaş başlatmak olan müttefiki İngiltere ve ABD’nin kuyruğuna mı takıldıydı ki? Gerek egemen sınıfların farklı fraksiyonları gerekse faşizm dışındaki kapitalist devlet biçimleri karşıdevrimcidir. “En”li vurgusu ittifak planı yaparken değil, asıl egemen sınıflar içindeki çelişkilerden yararlanmak ve en başta da asıl darbenin kime indirileceğini belirlemek bakımından önemlidir. Özellikle zamanımızda anti-faşist mücadele stratejik olarak tekelci sermayenin bütününe yönelmeli, birleşik emek cephesinde dikkat komünist öncüsü tarafından yönetilen proletaryanın hegemonyası ve stratejik hedefi üzerinde yoğunlaşmalıdır.

Raporda faşizmin tahlilinde ileri bir adım atılarak faşizmin iktidara gelmesinin bir burjuva hükümetin yerini bir başkasının alması şeklinde basit bir değişim olmadığı, burjuva demokrasisinden açık terörist diktatörlüğe geçildiği özellikle vurgulanmıştır: “Faşizmin yönetimi ele geçirmesi, sadece bir burjuva hükümetin bir diğerini izlemesi değildir. Burjuvazinin- burjuva demokrasisinin belli bir sınıfsal egemenliği içeren devlet biçiminin, bir diğeriyle; açık terörist diktatörlükle değiştirilmesidir.”[5] Bu belirlemeyle sadece faşizmin iktidara gelişini hafife alan “sol” sapmalarla değil, faşizmi sınıflar üstü bir hükümet biçimi olarak tarif eden sosyal demokrat liderlerle de araya sınır çekilmekteydi. Faşizm iktidara geldiğinde değişen finans kapitalin egemenliği değil devletin biçimidir. Elbette bu basit bir el değiştirme olmayacak, yeni tarzda ve topyekûn bir devlet yapılanması olacaktır.

İddia edildiği gibi Komintern faşizmin kitle tabanını göz ardı etmiş değildir; bazı KP önderleri olsun, 1933’teki XIII. Plenumu olsun bu konu üzerinde durmuşlardır. Buna karşın faşizm tanımının merkezine kitle tabanının değil sınıfsal niteliğinin konması hem stratejik düşmanı göstermesi hem de küçük burjuvaziye mal edilmesinin önlenmesi bakımından ilkesel bir önem taşıyordu. Yoksa faşizmin iktidara gelmesi orta ve küçük burjuva kesimlerin öz kuvvetine bağlanıp egemen burjuvazinin rolü arka plana itilebilirdi. Kaldı ki, daha ziyade klasik varyantlarına özgü olan geniş kitle tabanı faşizmin evrensel, olmazsa olmaz bir özelliği de değildir. Başka yerlerde de değindiğimiz gibi askeri faşizm darbeyle iktidara gelirken kitlelere dayanarak gelmez.

Faşizmi finans kapitalin kendi gücü olarak konumlandıran Dimitrov’un tanımının değeri, aynı dönemde yapılan öteki tanımlarla kıyaslandığında, kendiliğinden anlaşılır: Faşizmi Radek “küçük burjuvazinin sosyalizmi”,[6] Bordiga burjuva demokrasisi ile aynı şey,[7] Bauer “proletarya ve burjuvazinin dışında yer alan sınıflar-üstü bir iktidar biçimi” (ya da “silahlı çetenin diktatörlüğü”)[8] diye tanımlıyorlardı. Bunlara Turati’nin küçük burjuvazinin iktidarı elinden aldığı büyük burjuvazi üzerinde uyguladığı bir diktatörlük, Thalheimer’in “Bonapartizmin modern eşdeğeri”, Thalheimer’le pek çok ortak yanı olan Troçki’nin “küçük burjuvazinin karşıdevrimi” ve Reich’ın insanın akıldışı karakter yapısının dışavurumu ve Alman halkının akli depresyonu şeklindeki tanımları da eklenebilir.

VII. Kongrenin en önemli adımlarından biri V. Kongrede (1924) belirlenen sosyal demokrasinin “faşizmin bir kanadı” olduğu görüşüne dayanan “sosyal faşizm” tezini geri çekmesidir. Komünistler, Alman sosyal demokrasinin faşizme yardım ettiği yönündeki eleştirilerinde baştan sona haklıydılar. Ancak 1930’dan, özellikle Hitler’in iktidara gelmesinden itibaren bu tezin komünistleri yalnızlaştırdığı iyice netleşmişti. Bu sol ve mezhepçi hatanın acilen düzeltilmesi gerekiyordu. VI. Kongrede atılan “sınıfa karşı sınıf” sloganı tek bir anti-faşist cephenin yaratılmasının önünde engeldi. Dimitrov, yeni koşullarda işçi kitlelerinin tercihlerini “proletarya diktatörlüğü ile burjuva demokrasisi arasında değil, burjuva demokrasisi ile faşizm arasında” yapmaları gereğine işaret etti. Bunun Alman faşizminin proletaryanın sıkı bir direnişle karşılaşmadan iktidara gelmesinden sonra söylendiği dikkate unutulmamalıdır.

Taktik bir ilke olarak birleşik işçi cephesi (1921-1928) anlayışından çıkış yapan yeni cephe politikası, Dimitrov’un ısrarla vurguladığı gibi stratejik hedefi oluşturan proletarya diktatörlüğü ve dünya devriminden vazgeçmek anlamına gelmiyordu. Amaç, faşizmi püskürten Fransa’daki Halk Cephesi deneyimini örnek alarak anti-faşist güçleri birleştirmekti.  Bu, Hitler’in iktidara gelmesinden sonra Alman solunun yenilgisi karşısında yeni bir yol arayışıydı ve bir strateji olarak değil taktik olarak anlaşılmalıydı.

Ancak sosyal faşizm tezinden halk cephesi anlayışına geçiş kendi içinde sağa kayma riskini de taşıyordu. Halk Cephesi deneyiminin direkt faşizme karşı sosyalizm alternatifine dayanan bir proje değil, burjuva demokrasisi zemininde kalan bir eylem birliği olması yanlış yorumlamalara açıktı. İttifakın temelinin her ülkenin koşullarına uyarlanması söz konusu olduğunda, bazı ülkelerde taktiğin strateji haline getirilmesine, dolayısıyla Sovyet iktidarını kurma sloganından vazgeçilmesine yol açabildi. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde proletarya diktatörlüğünü gündemlerine almayan P. Togliatti ve M. Thorez, bu virüse kapılmaktan kendilerini kurtaramadılar. Sosyal faşizm tezi nasıl faşizm tehlikesini küçümsemenin sonucu idiyse, “Halk Cephesi”nin sağ yorumu da işçi sınıfının gücünü küçümsemenin sonucuydu.

Halk Cephesi taktiği her yerde uzlaşmacı sonuçlar doğurmadı. Doğu Avrupa ülkelerinde, başta Bulgaristan, Arnavutluk, Çekoslovakya (ÇKP üyelerinden üçte birini kayıp verdi), Yugoslavya (50.000 komünist kaybedildi), Çin olmak üzere başarılı oldu. Komünist partileri bağımsızlıklarını ve stratejik perspektiflerini koruyarak iktidara gelmeyi başardılar. Yenilgiyle sonuçlanmakla birlikte İspanya ve Yunanistan’da uygulandı. 1943’te Komintern’in feshedilmesinden sonra bağımlı ülke koşullarına uyarlanan Halk Cephesi politikaları ulusal ve sosyal kurtuluş devrimlerini kapsayacak şekilde genişletildi.

Komintern partilerinin hataları

Doğruları yanlışlarıyla Üçüncü Enternasyonale bağlı partilerin irdelenmesi konumuzun boyutlarını aşan geniş bir meseledir. Yukarıda değindiğimiz gibi anti-faşist cephe ile devrim ve sosyalizm arasında doğru ilişki kuran, zamanı geldiğinde iktidarı devralmasını sağlayacak adımları atmasını bilenler kazandılar, Komintern çizgisini sağa bükenler kaybettiler. Daha açıkçası faşizmin alt edilmesi yaklaşırken doğru halkayı yakalamasını bilen partiler “halk demokrasisi” yoluna girerek sosyalizme geçtiler.

1943-1945 yılları arası faşizme karşı direnişte dönüm noktasıydı. İtalya ve Fransa KP’leri iktidarı ele alma cesaretini gösteremediler.

İtalya: Daha önce de kısaca değindiğimiz gibi İtalyan Sosyalist Partisinin kararsızlığı ve “pasif direniş taktiği”, içindeki reformist eğilimler ve devrimci strateji eksikliği yüzünden devrim fırsatı kaçırıldı. Birinci Dünya Savaşı’ndan güçlenerek çıkmış modern tipte bir örgütlenmeye sahip tek parti İSP’ydi. 1919 Kongresi’nde üç fraksiyon ortaya çıkmıştı: Aşırı solda tüm uzlaşmaları reddeden Bordiga, ortada Rus devrimini destekleyen fakat şiddet kullanmaya istekli olmayan Serrati, en sağdaysa demokratik sosyalistleri temsilen Turati bulunuyordu. Bu kabaca, ya da son çözümlemede reformistler ve “uzlaşmazlar” olarak iki kanada indirgenebilirdi. Buna rağmen İSP, Mussolini’nin faşist çetelerine karşı demokratik yöntemlere bağlı kalma adına şiddet kullanmama taktiği uygulayarak edilgen bir tutum takındı. Komünist kanat ve Maksimalistler birlikte reformistlere ağır basmalarına, parti olarak Birinci Dünya Savaşı’na karşı çıkmalarına ve III. Enternasyonal’e katılma kararı almalarına karşın II. Enternasyonal geleneklerinin çemberi dışına çıkılamadı.

24 Ocak 1921’de reformistlerden ayrılan Bordiga ve Gramsci gibi önderler, İSP’den ayrılarak Komintern çizgisindeki İtalyan Komünist Partisi’ni (İKP) kurdular. Komünistlerin önderlik ettiği işçi hareketinin faşist milislere karşı kitlesel protestoları ve grevleri faşist hareketi durdurmaya yetmedi. Burjuva demokrasisiyle faşizmi aynı kefeye koyup tehlikeyi hafife alarak ittifakları reddeden Bordiga’nın sekter tutumu (Gramsci’nin uyarılarına rağmen) harekete büyük zarar verecektir. Bir süre sonra Komintern’in de desteğiyle İKP liderliğine Gramsci getirilmişse de boşluğu çoktan doldurmuş faşist hareket geriletilememiş, sonunda Mussolini iktidar olmayı başarmıştır.

1943 sonuna kadar yeraltında faaliyet gösteren, gazete ve broşürlerini düzenli basıp dağıtan tek anti-faşist güç İKP idi. Anti-faşist hareketin asıl örgütleyicisi ve yönlendiricisi İKP, 1943’ten itibaren büyük fabrikalarda grevler, boykotlar örgütleyerek İtalyan faşizmine ve Alman işgaline karşı partizan savaşının başını çekti. İspanyol İç Savaşı’na (1936-1939) Garibaldi Tugayı adı altında katılan İtalyan komünistleri burada kazandıkları deneyimi, ülkelerindeki Alman işgalcilere ve faşist işbirlikçilerine karşı silahlı direnişe taşıdılar.

Anglo-Amerikalıların denetimindeki Güney İtalya’da anti-faşist partiler yasal durumdaydılar. Müttefik güçler yavaş hareket ederek anti-faşist cephenin ilerlemesini yavaşlatıyorlardı. Kuzeydeyse büyük kentler ve dağlık bölgeler kontrol altına alınarak devrimci iktidar organları kurulmuştu. Kuzey ve güney parti liderliği arasında, güneydeki Anglo-Amerikan güdümlü monarşist geçici hükümet ile “ulusal kurtuluş” için işbirliği mi yapılmalı, yoksa Almanlar ve işbirlikçileriyle savaşıldığı gibi savaşılmalı mı şeklinde ayrılık çıktı. İKP delegelerinin çoğunluğunun desteğini alan Togliatti, anti-faşist cepheyi genişletmek adına, ulusal kurtuluş sağlanıncaya kadar sosyoekonomik ve sosyopolitik çözümü erteleme kararı aldı.

Togliatti, parti programına rağmen stratejik hedefi sosyalist devrim olarak değil, 19.yüzyılda başlayan burjuva demokratik devrimi tamamlamak şeklinde belirliyordu. Ona göre acil sorun proletarya diktatörlüğünü kurmak değil, “halkın demokratik devleti”ni yaratmak amacıyla anti-faşist güçlerle birlikte kurucu meclisin toplanmasını sağlamaktı. Yeraltında faaliyet gösteren Parti komiseri Pietro Secchia ve Garibaldi tugaylarının lideri Luigi Longo bu anlayışa şiddetle karşı çıktılar. Buna rağmen Togliatti seçime gidilerek Kurucu Meclisin yeni bir anayasa oluşturması kararı aldı.

500 bini silahlı, 2,5 milyon üyeye sahip İKP, İtalya’nın en güçlü ve örgütlü partisiydi. ABD-İngiliz emperyalistlerinin tehditlerinden çekinen Togliatti kliği, İtalyan gericiliğinin referandum önerisini kabul etti. Seçimlerde Hristiyan Demokratlar ve sosyalistlerden daha az oy alarak üçüncü parti ancak olabildi.

İktidarın ele geçirmesi sorunu önce proletarya devriminin önkoşullarının oluşmadığı bahanesiyle belirsiz bir süre için ertelendi, sonra da unutuldu. Partinin sloganı “demokrasinin ve direnişten doğan anayasanın savunulması”, diğer bir deyişle burjuva devletinin ve sisteminin benimsenmesiydi. 1945 yılı lideri Palmiro Togliatti gibi İKP için de Marksizm-Leninizm’den revizyonizme dönüm noktası oldu. 1947’de ABD’lilerin baskısıyla komünistlerin hükümetten, partizanların kolluk kuvvetlerinden atılmasıyla birlikte kontrol tamamen burjuvazinin eline geçti.[9]

Komintern’in yerine kurulan Kominform, İtalyan ve Fransız Komünist Partilerinin tutumunu defalarca kınadı ve onları haklı olarak “parlamenter kretinizm”le suçladı.

Fransa: Fransız Komünist Partisi’nin (FKP) 1930 sonrası, ilki Halk Cephesi, ikincisi Nazi işgalinden kurtuluş olmak üzere iki dönemde ele alınabilir.

Dimitrov şöyle demekteydi: “En güçlü faşist örgüt, Crox de Feu’nün (Ateş Haçı) emrinde 60.000’i subaylar olmak üzere 300.000 silahlı insan vardır. Polis ve jandarma örgütlerinin, ordunun, hava kuvvetlerinin ve bütün devlet bürolarının bazı kilit noktaları bu örgütün elindedir.”[10] Komünist parti, tabanının desteğini aldığı Sosyalist Parti’yle birlikte grevler ve kitle gösterileriyle faşist darbe girişimin önleyerek büyük başarı gösterdi. İtalya ve Almanya’da faşizmin iktidara gelmesinden ders çıkaran sosyalistler ve komünistler, parti düzeyinde anti-faşist eylem birliği konusunda anlaştılar ve 1935’te resmi olarak Halk Cephesi’ni kurdular. 1936 seçimlerinde sosyalistler vekil sayısını 97’den 156’ya, Komünistlerse 12’den 72’ye çıkardılar. Hızla itibarları artan komünistler, sosyal demokratlardan sonra en fazla oy alan ikinci parti oldular. Leon Blum başkanlığında kurulan Halk Cephesi Hükümetine FKP dışarıdan destek verdi. Tüm faşist örgütler yasaklanırken, işçiler bir dizi hak elde ettiler.

Çok geçmeden anti-faşist koalisyonda bazı güçler Halk Cephesi’nden ayrılıp faşistlere yanaştılar. İspanya İç Savaşı’na müdahale etmemekten yana olmakla kalmayıp, milyonlarca işçinin grev ve fabrika işgallerine de karşı çıkan Leon Blum’un gerici yüzü açığa çıktı. FKP Merkez Komitesi’nin sol kanadının ittifaka son verilmesi ve kitlelerin yanında yer alınması çağrısı azınlıkta kaldı. Buna karşılık M. Thorez enternasyonalin VII. Kongresinde Dimitrov’un belirlediği çerçeveyi aşarak eşit temsile dayanan, tepede gerçekleştirilen bir anti-faşist cephe çizgisi izledi. Kısa ömürlü Halk Cephesi Hükümeti işçi hareketinin ve devrimci sol güçlerin gerilemesiyle sonuçlandı. Kendisinin sosyalist bir hükümet olmayıp toplumsal düzeni değiştirmek gibi bir niyet taşımadığını söyleyen Leon Blum Hükümeti, FKP’nin isteklerini geri çevirdi. 1938’de cephe dağıldı. Sosyalist Parti’nin girişimiyle Daladier Hükümeti 1939’da FKP’yi kapattı. Blum’un partisi bir süre sonra işbirlikçi Petain Hükümetine güvenoyu verdi.

Kısacası, “Halk Cephesi” deneyimi iyi başlayıp kötü bitti. Üstelik parti içinde işçi sınıfının önderliğinden taviz verebileceği ve ittifaklarını burjuvaziye doğru genişletebileceği şeklindeki görüşlerin filizlenmesine zemin hazırladı. En çok Fransız ve İspanya KP’lerinde etkin olan bu tür “Halk Cephesi” anlayışı, parti içinde ve 1947’deki Kominform toplantılarında eleştirildi. İktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesi hedefini ve silahlı mücadeleyi terk eden bazı KP’ler, faşist saldırıya karşı merkezi görev olarak önlerine demokratik güçlerle tepeden birleşmeler yoluyla demokrasiyi koruma görevi koyarak devrimci Halk Cephesi çizgisinden saptılar.

İkinci dönem 1940 yazında Fransa’nın Nazi Almanya’sı tarafından işgaliyle başlar. General De Gaulle, Londra Radyosundan Nazilere karşı ılımlı olma ve acele etmeme çağrıları yaptığında, M. Thorez müttefik ordular tarafından kurtarılıncaya kadar beklemek niyetinde olmadıkları ve savaşmaya devam edecekleri cevabını verecektir.

Nazi işgalcilerine ve işbirlikçilerine karşı kahramanlıklarla dolu olağanüstü bir direniş yürüten FKP ve onun tarafından kurulan FTP (Fransız Partizan Güçleri) ülkedeki en güçlü örgüt durumundaydı. Rezistans hareketi, aralarında merkez komite üyelerinin ve tanınmış aydınların da bulunduğu 75.000 kayıp vermiştir. Böylesine muazzam direnişine rağmen FKP önderliği iktidarı elde etmeye yönelerek partizan birliklerini kurtuluş ordusu düzeyine yükseltmeye çalışmadı. Ulusal kurtuluş mücadelesi sosyal kurtuluş mücadelesine çevrilerek proletarya diktatörlüğü kurma yoluna gidileceği yerde, inisiyatif (önderlik) İngilizlerin kanadı altındaki Londra merkezli De Gaulle kuvvetlerine bırakıldı. Müttefik güçlerin çıkarmasından sonra Petainci subayların katılımıyla güçlenen De Gaulle, ulusal komiteyi hükümet organına çevirerek, dağılan Fransız ordusunu yeniden örgütleyecek ve müttefik güçlerin desteğiyle FKP’nin omuzunda yükselen ulusal direniş hareketinin hasadını toplayacaktır. FKP’nin payına düşense partizan güçlerinin silahsızlandırılması olmuştur.

Bu durum karşısında hayal kırıklığına uğrayan işçi sınıfı grevler başlatınca De Gaulle’ün imdadına, devrimci konumundan gerileyen M. Thorez yetişmiş, kabinede verilecek iki koltuk karşılığında eylemleri durdurmuştur. 1946 seçimlerinde mecliste çoğunluk komünistlerin ve sosyalistlerin eline geçtiğinde, Ekim Devrimi’yle açılan yoldan farklı bir yol izleyeceklerini söyleyen Thorez de, tıpkı Togliatti gibi dönekliğini ilan etmiş oldu. Buna rağmen “Barışcıl yoldan devrim” safsatasına bile tahammül edemeyen burjuvazi, 1947’de sosyalist partili başbakan marifetiyle komünist bakanları azlederek iktidarını iyice pekiştirecektir.

Almanya: Faşizm karşısında en büyük yenilgiyi, devrime en yakın parti olan Almanya Komünist Partisi almıştır. Dimitrov VII. Kongre raporunda şöyle demekteydi:

“Faşizmin Almanya’daki zaferi kaçınılmaz mıydı? Hayır! Alman işçi sınıfı engelleyebilirdi bunu. Ancak bunu başarabilmek için anti-faşist, proleter bir Birleşik Cephe yaratmak, Sosyal Demokrat önderleri Komünistlere karşı yürüttükleri kampanyadan vazgeçmeye zorlamak ve partinin sürekli olarak önerdiği faşizme karşı ortak cephe görüşünü benimsemek zorundaydılar.” [11]

Alman Komünist Partisi, 1932’de 360.000 üye, 6 milyon seçmenle Komünist Enternasyonal’in kapitalist dünyadaki en güçlü ve örgütlü partisiydi. Almanya işçi sınıfının ezici çoğunluğu SPD ve KPD’yi destekliyordu. Dimitrov’un dediği gibi eğer ittifak kurabilseler Naziler iktidara gelemezlerdi. Başta SPD olmak üzere ikisi de gelişkin bir ülke olan Almanya’da Hitler’in iktidara gelemeyeceğini düşünüyorlardı. SDP’nin 1918 Kasım Devrimi’nde yaptıklarına, Nasyonal Sosyalizmin yükseldiği yıllarda faşizmle komünizmi bir tutarak tabanındaki işçileri zehirlemesine rağmen, KPD ortak hareket etmenin yollarını aramalıydı.

KPD’nin hatalarından biri sosyal demokratlarla karşılıklı olarak aradaki husumeti büyütme yarışına girmesi, bir diğeri de paramiliter faşistlere karşı silahlı mücadelede yetersiz kalmasıdır. 1924 yılında 100.000 üyesi bulunan yarı-askeri Roter Front Kaempferbund (Kızıl Cephe Savaşçıları Birliği) gibi koruyucu bir kalkana sahip olmak çok önemliydi. Gücünü SA ve SS’lerden alan faşistlere karşı kendini ezdirmemesi ancak böylesine bir karşı örgütlenmeyle mümkündü. KPD, “Faşistleri gördüğünüz yerde vurun” sloganıyla militan bir başlangıç yaptıysa da, bunu daha ileri bir noktaya sıçratamadı. “NSDAP’ınkinden farklı” olarak “iktidarı ele geçirme üzerine yürütülen politikanın bir parçası olan uzun vadeli bir strateji” geliştirilemedi.[12] Nazilerin hızla güçlendiği 1931 yılında, seçim sürecine zarar vereceği ve Nazi provokasyonlarına bahane sağlayacağı gerekçesiyle, anti-paramiliter hareketten vazgeçildi ve yasa dışı eylemlere son verildi. Oysa tam tersi yapılmalıydı: Bir yandan tedricen yeraltına çekilme hazırlıkları yapılmalı, bir yandan da kendini kaptırmadan seçim çalışmaları sürdürülmeli, silahlı savunmanın yolları aranmalıydı. Sınıf mücadelesinin sertleşmesi karşısında Naziler iktidara geçinceye kadar yasallıkta ve yasal eylemlerde ayak direyerek yeraltına inilmemesi, iktidara geçebileceklerine ihtimal vermemekten kaynaklanan ciddi bir hataydı.

Nasyonal Sosyalistler ve sağ cephe, SDP, Reichbanner, sendikalar, KDP, Roter Front Kaempferbund’un ortaklaşa koyacakları direnişlere dayanacak güçte değildiler. Ancak Reichbanner, “Nazi çetelerine karşı ne fiziki mücadelede ne de sokağı denetim altına almak için hemen hemen hiçbir rol oynamadı.”[13] “Komünist Parti… militanları ve sempatizanları, Weimar Cumhuriyeti’nin son ayları içinde, SA’lara karşı cesaretle savaştılar ve inkâr edilmez sayısal azınlıklarına karşın, ancak sonuçta ve az kayıpla mücadeleyi bitirdiler.”[14]

Faşizmin iktidara gelmesinin önlenebileceği 1932’de Goebbels, “Kızıllar büyük fırsatı kaçırdılar. Bu fırsat bir daha ellerine geçmeyecek” diyerek önemli bir itirafta bulundu. Hitler faşizmini engellemeye yetecek güce sahip SPD ile KPD’nin eylem birliğine gitmemeleri Hitler’in yolunu açtı.

Ernst Thallman, Hitler iktidara geldikten sonra sosyal demokratlara ve sendikalara grev çağrısı yaptı, ancak Hitler’in meşru yoldan iktidara geldiği ve ömrünün uzun olmayacağı gerekçesiyle bu reddedildi. O sıra komünistleri ve sosyal demokratları bir an önce ezme planları yaptığının ayırdında değildiler. Yeni bir seçim yaparak salt çoğunluğu elde etmek isteyen Hitler’in telkini üzerine Hindenburg, Reichstag’ı feshedip 5 Mart 1933’te seçim yapma kararı aldı.

Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte Thalmann partiyi yeraltına çekmeye çalıştıysa da artık çok geçti. Ocak 1933’te 360 bin üyesi ve milyonlarca sempatizanı olan bir partinin bunu bir hamlede yapabilmesi imkansızdı. Seçim kampanyaları ve diğer faaliyetleri sırasında fotoğrafları, adresleri, aileleri ile birlikte hemen hepsi biliniyorlardı. Berlin siyasi polisi Alman Komünist Partisi ve merkez yayın organ Rote Fahne’ye baskın düzenledi. Arkasından polis ve SS birlikleri komünist ve sosyal demokrat avı başlattılar. Buna karşı çeşitli şehirlerde anti-faşist mitingler ve grevler düzenlendi. 27 Şubat 1933 tarihinde AKP Politbürosunun toplandığı günün gecesinde Reichstag yangını başladı. Ertesi gün resmî gazete yangının komünistlerin işi olup, komünist ayaklanma sinyali verdiğini yazdı. Provokasyon önceden hazırlanmış bir yasa yürürlüğe sokularak anayasadaki bütün burjuva demokratik haklarla birlikte komünist ve sosyal demokrat basın yasaklandı. Arkasından korkunç bir terör başlatıldı ve başta E. Thalmann olmak üzere birçok AKP ve SPD lideri tutuklandı. Eğer Kızıl Cephe Savaşçıları Birliği kapatılmamış, aksine güçlendirilmiş olsaydı parti büroları, sendikalar ve öteki mevziler o kadar kolay zapt edilemeyecekti.

KPD, faşist diktatörlük yerini sağlamlaştırmadan her türlü direniş yapmakta kararlıydı. Yeraltı basınını ve radyo istasyonlarını harekete geçirdi, yasadışı bildiri ve propaganda broşürleri dağıttı, kitlesel eylemler örgütlemeye çalıştı. Fakat tutuklanmalardan ve toplama kamplarına atılmaktan kendini kurtaramadı.[15] Almanya’daki hapishanelerde ve toplama kamplarında binlerce komünist ve anti-faşist can verdi. Kimi hatalarına rağmen komünizm idealine ve hedeflerine sıkı sıkıya bağlı, Nazizm’e boyun eğmeyen Ernst Thallman, yenileceğini ve sonunun geldiğini anlayan Hitler’in emriyle 1944’te katledildi.

Ulusal kurtuluş mücadelesini iktidarı elde etme stratejisine dönüştüremeyen partilerden biri de FKP’nin manevi etkisi altındaki Belçika Komünist Partisi’dir. Nazi işgaline karşı yiğitçe direndiği halde kabinede elde ettiği koltuklar hatırına, 1944 yılı başlarında 150 binden fazla silahlı direnişçisini Belçika ordusuna dahil ederek hükümet ve Anglo-Amerikan yetkilileri tarafından silahsızlandırılmasına razı oldu. Devrim stratejisini terk eden partiler arasına iç savaş yorgunu İspanya Komünist Partisi de katılmıştır.

1943’ten itibaren Danimarka, Hollanda ve Norveç’te komünistler ve yurtsever güçler Alman işgalcilerine karşı güçlü direnişler geliştirdilerse de, bunu iktidara aday olacak boyuta taşıyamadılar.

Devam edecek…

Dipnot:

[1] Eric Hosbawm, Tuhaf Zamanlar, İletişim Yayınları, İstanbul-2006, s.273-274.

[2] Stalin’in bilgisi dahilinde yapılan bu tanım ilk olarak 1933 sonbaharında Komintern Yürütme Komitesinin 13. genel kurulunda dile getirildi

[3] Marx da kapitalizmi en gelişmiş örneği İngiltere üzerinden inceler.

[4] Georgi Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Ekim Yayınları, Ankara-1989, s.135.

[5] A.g.e., s.136

[6] Michael Mann, Faşistler, İletişim Yayınları, 2015-İstanbul, s.37

[7] Palmiro Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1979-Ankara, s.28

[8] Michael Mann, Faşistler, İletişim Yayınları, 2015-İstanbul, s.36

[9] [9] Devrimin çalınmasına şiddetle itiraz eden örgütsel konulardan sorumlu olan Pietro Secchia, Moskova’da Stalin, Jdanov ve SBKP Politbüro üyeleriyle gizli bir toplantı yapar. Daha sonra Stalin, İKP Genel Sekreterliğini bırakıp Kominform sekreterliğine gelmesini önerir. Bununla partideki ikinci kişi olan Secchia’nın genel sekreterliğe gelmesini sağlayacaktır. İKP yönetiminin kabul ettiği bu öneriyi Togliatti reddetmiştir.

[10] G. Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Ekim Yayınları, 1989-Ankara, s.171.

[11] G. Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Ekim Yayınları, 1989-Ankara, s..145-146

[12] Georg Fülberth, İncelemeler, Yazılama Yayınevi, İstanbul-2017, s.106.

[13] Maria A. Macciocchi, Faşizmin Analizi, İnkilap Kitabevi, 2016-İstanbul, s.67.

[14] A.g.e., s.67

[15] Buradan Alman komünistlerinin hiç dövüşmeden yenildikleri sonucu çıkarılmamalıdır. Hitler’in abartma payını da hesaba katarak 1932’de kızışan sokak savaşlarında 400 ölü, 43.000 yaralı kayıp verdikleri iddiasını yabana atmamak lazım.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur