Ablalar, teyzeler ya da annem 8 Mart’ta

“Başka bir denizin öte kıyısında, bir başka çömlekçi geçkin yaşlarında işten el çekiyor. Gözleri buğulanıyor, elleri titriyor artık, veda vakti geliyor. O zaman başlangıç töreni gerçekleşiyor: Yaşlı çömlekçi genç çömlekçiye çıkardığı en iyi işi sunuyor. Kuzeydoğu Amerika yerlileri arasında gelenek böyle emrediyor; giden sanatçı ustalık eserini başlayan sanatçıya teslim ediyor. Ve genç çömlekçi bu mükemmel küpü izlemek ya da örnek almak için saklamıyor, onu yere vuruyor, bin parçaya ayırıyor, sonra parçaları toplayıp kendi kiline katıyor” (Eduardo Galeano, Yürüyen Kelimeler)

Ablalar, teyzeler ya da annem 8 Mart’ta

Sendika.Org 8 Mart dosyası için ne yapabileceğimi sorduğunda, bir zamandır durduğum yerden katkı sunayım istedim kendimce; kadın hareketinin sınırlı düzeyde destekçisi, önemli düzeyde gözlemcisi, çok önemli düzeyde sevdalısı olarak geçmiş deneyimden süzülen sorularımı ve bazı düşüncelerimi bir yeniye akıtmak istedim.

Politika yaparken geçmişi gelecek üzerinde bir ipotek, geleceği de bugün üzerinde “terbiye edici bir unsur” olarak konumlandırmak doğru değil bunu duyduk, deneyimledik, öğrendik. 2000’lerin başından 2015’e kadar İstanbul’un çeşitli mahallelerinde Halkevci kadın çalışmasında bulunmuş biri olarak belki de uzun zaman önce yapmam gerekeni 8 Mart vesilesi ile dilimin döndüğünce bir “küpün” içine sığdırmaya çalışarak yeninin ellerine bırakayım. Şaşkınlık, sevinç ve heyecanla izlediğimiz kadın hareketinin yeni kurucu iradesinin sözüne, eylemine katkısı olursa ne büyük mutluluk.

Biz eskiden

8 Mart’ların kızıl/pembe (mor) olmak üzere ikiye ayrıldığı, son yıllarda üzerine çokça tartışmalar yürütülen feminist gece yürüyüşüne şimdi olduğu gibi grup kararıyla değil gündüz olan “siyasi” 8 Mart’ta yorulmamış olanlarımızın bireysel olarak katıldığı günlerdi. LGBTİ+ konusuna hiç girmiyorum, bizler için GBT ile olan harf benzerliği bir yana; mesela o zamanın yaygın kulüplerinden Lambda İTÜ’nün gericiler tarafından indirilen afişini erkek arkadaşlarımızın savunmaktan imtina ettiği 2000’lerin başları. Kendi adıma “Kızıl 8 Mart” toplantılarında “ben ne yapıyorum burada” noktasına geldiğim, feministlerin çağrısıyla yapılan toplantılarda “karma örgüt temsilcisi” olarak “yanlış bir şey söyler miyim” endişesiyle diken üstünde oturduğum yıllar. Devrimci hareket içinde kadın hareketimizin yeterince devrimci bulunmadığı, feminist kadınlar tarafından “misafirliğimizin” altının kalınca çizildiği, kendi örgütlerimizde adımızın “arıza, oyunbozana” çıktığı yıllar. “Oyunbozan ve arıza” olmanın “feminist bir yaşam sürmenin” yoldaşı olduğunu bilmediğimiz yıllar. Eskinin içinde yeninin filizlendiği, sancılı-eleyici zamanlar.

Yukarıdakileri şu yüzden yazdım; Haziran İsyanı’ndan sonra Türkiye devrimci hareketinin çeşitli özneleri kendisini samimiyetle masaya yatırdı, feminist hareket de hesapsızca bunu yaptı ve bunun sonuçlarından da üstelik Türkiyeli hareketlere özgü olmayan bir biçimde cesur kararlarla çıktı. Ama devrimci hareketten kadınların, savunma hareketleri ve hareketin daha çok kültürel/estetik/sosyal alışkanlıklarının tarifi dışında, örneğin bir devrim stratejisi sorunu bağlamında kadın hareketi tartışmasını hesaplaşmacı ve örgütlü bir biçimde yapmadığını gözlemlediğimi söyleyip boyumu aşan yerde bırakayım. Güvenli sığ sularıma çekileyim.

Ablalar, ablalarımız ya da annem 8 Mart’ta

Kadın hareketi son on yıldır daha genç yoğun, LGBTİ+ hareketin eskisine göre daha etkin olduğu, daha çok kent merkezli, hem yaşam hakkı hem de yasal hakların gaspına karşı savunmacı, kadın ve çocuk düşmanlığına karşı safları sıklaştıran bir çizgide muhalefetten boşalan meydanları zapt ediyor. Bu güncelliği ortaya çıkaran farklı başlıklardan farklı nedenler var elbette. Kadın düşmanlığına karşı yumruğun indiği yer kent merkezleri olsa da, kent merkezlerindeki gösterilere akan emekçi mahallelerinden kadınların varlığı hem nitelik hem nicelik bakımından çok önemli. Aslında tam da bu bağlamda mahalle çalışmalarında on yıllardır devrettiğini gözlemlediğim bir noktaya dikkat çekmek isterim bu giriş yazısında.

Konuya kişisel bir anlatımla başlayayım, 90’lı yılların sonunda Halkevlerinde örgütlendiğimde bu mücadele örgütünde kendimizden yaşça çok büyük kadın ve erkeklere abi ya da abla denmiyor oluşu, bu tür kuralların çok önemli olduğu bir kasabada büyüdüğüm için bana çok şaşırtıcı gelmişti ve açıkçası da zorlanarak uyum sağlamıştım. Bu ablasız abisiz yoldaşlar arası dilin yoldaşlık hukukunda eşitlikçi bir ilişki için teknik ama yapısal bir koşul olduğunu tartışarak kabul etmiştim. Fakat sonra mahalle çalışmalarına geçtiğimde örneğin 40 yaşındaki “devrimci” bir kadının 45 yaşında bir “mahalleli” bir kadına abla dediğini gördüğüm gibi bizzat kendimle aynı yaşta kadınlara abla dediğim de olmuştur.

Yaşın, lafın ağırlığının belirleyicisi olmaması için, adil bir yoldaşlık hukuku için “içeride” alınan önlemle, politika yaptığımız “gerçek hayatta” tam tersi iki lafın başında abi, abla diye başlamamız tezat değil miydi-değil mi? Ben tabii ki de işin mahalleli abi kısmında değilim. Çünkü mahallede abi olmak, dayı olmak yüce bir şey.

Konuya girelim; beraber mücadele ettiğimiz kadın arkadaşlarımıza “abla” seslenişimiz basitçe bir dil sorunu olmanın ötesinde; ilişkinin bir tarafına “ablalık” yani bir tür güven unsuru sorumluluğu yüklemenin diğerine de bir türlü yetişkin olma sorumluluğu almayan, büyümeyen küçük devrimci kız çocuğu rolünün tezahürü bir yandan da. Mahallede devrimci hareketten gelen kadınlar ile mahalleli kadınlar arasında birbirinin önüne geçmeyen eşitlikçi bir ilişki kurabilmek, birlikte mücadele ettiğimiz alanlarda kişisel kadınlık tarihimizi açabilmek, benzer yaralarla kanayan kaderimizi ortaklaştırabilmek konusunda dün olduğu gibi bugün de sıkıntılarımız var. Ablalık meselesi bu sıkıntıların dildeki karşılığı. Açıklıkla ifade edeyim: Yaşandığı zaman içinde pek çok toplantıda başarılı kampanya başlığında “konuşma ödülü” verilen Okmeydanı kreş kampanyası ve “Ayşe Abla’yla” tanışmamızın öyküsü bugünden baktığımda bir yandan da Okmeydanı’nda pembe tişörtü nedeniyle bildiri dağıtımından men edilen, kahve konuşmalarında sorun çıktığında dışarda beklemesi tavsiye edilen Selcan’ın politikaya ve hayata “Ayşe” ile dayanışarak tutunma öyküsüdür. Sevgili Ayşe yoldaşımın evinde yediğim hingelin, kısırın tadı hala damağımdadır. Ama onu ve beni kavga dostu yapanın, birbirimizi güçlendirdiğimiz anların kısıra limon kattığımız anlardan oluşmadığını biliyorum.

Bu tür sorunlar eskiden vardı, artık yok. Çünkü biz artık feminizmin alfabesini yedik yuttuk diyebilirsiniz, ama bence doğru değil. Eğer bu mesele bu kadar kolay olsaydı, on yılların feministleri annelerinin çok da üstün bir yetenek gerektirmeyen sosyal medyada hashtage destek olma eylemine katılmasını “annem : ) bugün 🙂 aşağı bakmadı” diyerek küçük bir kedinin yün yumağıyla oynaması gibi sevimli ve şaşırtıcı bir olaya çevirmezdi. Çünkü annelerimiz birlikte ipe gidip birlikte ipten kurtulduğumuz barikat arkadaşlarımız değil mi aynı zamanda?

Fikrini beğenmediği politik bir kadına “teyze sen ne diyon” diye çıkıntılık yapılması da tamamen benzer bir durum.

Patriyarkanın çürüğe çıkardığı yaşlarda kadın kurtuluşu için politika yapmaya devam eden kadınların aynı savaş alanındaki siper yoldaşları tarafından da “ne diyon teyze” denerek hançerlenmesi kabul edilemez olmalı.

Erkeklerin bize nasıl seslendiğiyle ilgilenmiyorum, bizim bize nasıl seslendiğimiz bizim feministliğimizle ilgili bir durum ve bu durum kaç kitap okuduğumuz, ne kadar süredir mücadele içinde olduğumuz, hangi feminist çevrede etkin olduğumuz ile ilgili değil:

Feminist bir yaşam sürüp sürmediğimizle ilgili.

Güldünya yayınlarından çıkan Özgürlük Kesintisiz Bir Mücadeledir kitabının röportaj bölümünde Angela Reis’e sormuşlar:

  • On yıllardır eylemcisin seni ne ayakta tutuyor?
  • ….beni ayakta tutan şey yeni topluluk/cemiyet biçimlerinin gelişmesi oldu. Eğer hareketler, direniş ve mücadele toplulukları ayakta kalmasaydı ben kendim ayakta kalır mıydım gerçekten bilmiyorum. O yüzden ne yaparsam yapayım, kendim doğrudan o topluluklarla bağlantı içinde hissediyorum…

Feminist hareketimiz ayakta kalsın, ayakta kalabilelim.

Yaşasın 8 Mart!

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur