Mehmet Fatih Traş’ın ardından…

Yakın arkadaşlarından birisi olan bir meslektaşımızın, bir gün önce cenazesini kaldırdığı arkadaşının ardından gözyaşları eşliğinde dile getirdiği “…hocam Fatih intihar edecek birisi değildi. Ama ona yapılan ithamları, elinden derslerinin alınmasını, gördüğü muameleyi de hiçbir zaman hazmedememişti” sözleri kulaklarımdadır hala

Mehmet Fatih Traş’ın ardından…

Aşağıdaki ifadeler, Selahattin Demirtaş’ın, başarıyla iç içe geçirdiği hikayeler aracılığıyla, barış sorunundan teknolojiye, hayatın anlamından insanlığın geleceğine, kapitalizmin aldığı yeni formdan Kürtçe ve Türkçe’nin inceliklerine, mutluluktan distopyalara önemli argümanlar dile getirdiği; bunu yaparken de estetikten ve dil becerisinden hiç mi hiç taviz vermediği Leylan’ından:

Aslında kendime bile itiraf edemesem de bu iki yıl hayatımın en berbat dönemiydi. Bazen düşünüyorum, imzamı geri çekmeseydim de başıma gelecekler bundan daha kötü olmazdı. Ben kendimi bitirdim resmen. Ruhumun kirlendiğini, bir hiçe dönüştüğümü hissederek geçirdim her anımı. Aynada bile kendimle göz göze gelmemeye çalıştım. İnsan herkesi aldatabilse bile kendini kandıramıyor. Eskilerden tek bir arkadaşım kalmadı. Üniversiteyi tamamen iktidar yanlısı sözde akademisyenlerle doldurdular. Hiçbiriyle tek bir ortak noktam yok, koridorda da karşılaşınca başımla selamlayıp geçiyorum yanlarından. Derslerde öğrencilerin gözlerinin içine bakmamaya çabalıyorum; yine de suçlayan, yargılayan, mahkûm eden bakışları hissedebiliyorum. Yani ne camiye yaranabildim ne kiliseye. Sonuçta herkesin kendine göre bir tavrı var; imza atanlara ben ne kadar saygı duyuyorsam, onlar da benim fikrime saygı duymak zorundadırlar, diye düşünüyordum. Bir müddet sonra konunun kapanacağını, unutulup gideceğine inanıyordum. Oysa bunca yıldır yaşadıklarımdan, okuduklarımdan, gördüklerimden bir ders çıkarmış olmam gerekirdi. Sanırım dengemi kaybedip temel meseleyi ıskaladım: zulmün, sömürünün, savaşın olduğu yerde tarafsızlık diye bir şey yoktur. Ya ezelden yanasındır ya ezilenden, ortası yoktur. Faşizme yaranmaya çalışarak onunla baş edemezsin. Faşizmin kimseyle uzlaşma alamaz, sadece biat ister veya yok eder. Bu nedenle faşizme karşı ancak direnerek ayakta kalabilirsin.

Platonik sevdalısı Serap’a, Kürtçe ismiyle Leylan’a, büyü bozulmasın diye açılmayan; ama Leylan’ın başkalarıyla olası evliliklerini de, Leylan’ın da zımni kabulüyle bozan Kudret’in sınıf arkadaşı Netice’nin “Hayat Hep Yarımdır” başlıklı romanının karakterlerinden birisi olan Celal dile getirir yukarıdaki satırları.

Barış imzacısı olan en yakın arkadaşı Bedirhan karşısında duyduğu utancı dile getirmek için.

Celal utanmaktadır; çünkü, “barış metni” olarak da bilinen “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye verdiği imzayı çekmiş, sonrasında da dekanlığa kadar önü açılmıştır.

Hoş imzasını çekmesinden pişmanlık duyan Celal kendisine sunulan bu imkânı elinin tersiyle itip, sürece tersten müdahil olmasını da bilmiştir, o da ayrı.

***

Çok sayıda meslektaşı gibi işinden ve kamu görevinden ihraç edilmiş, pasaportu iptal edilmiş ve yargılanmış bir “barış akademisyeni” olarak, “Bu suça ortak olmayacağız” metnini imzalamayan hiçbir muhalif / eleştirel meslektaşıma gönül koymadım. Buna hakkım olduğunu da düşünmedim.

Bilindiği üzere metin yayımlandıktan sonra televizyon ekranlarından teşhir edildik, fotoğraflarımız gazetelerin ilk sayfasına basıldı, sosyal medyadan tehditler aldık, çok sayıda meslektaşımız / hocamız gözaltına alındı, cezaevine giren arkadaşlarımız oldu, karşı karşıya kaldığı linç tehdidi nedeniyle yaşadığı şehri, eşyalarını dahi alamadan terk etmek zorunda kalan meslektaşlarımız oldu…

Muhalif, eleştirel akademisyenler arasında oldukları halde metni imzalamayanlara gönül koyma hakkını kendimde görmediğim gibi, yukarıdaki süreçleri yaşayıp da imzasını geri çeken arkadaşlarımızı yargılama eğiliminde de olmadım. Olana da rastlamadım.

Tam tersine eğilim hep, insanları koruma yönünde idi. Ve anlayış gösterme. Ki imzasını çekenlerin sayısı da, yanılmıyorsam, bir elin parmaklarını geçmiyor.

***

O günlerde canımızı en çok acıtansa, hiçbir şey olmamış gibi davranan pek sevgili meslektaşlarımızdı.

Oda komşularımız, bölüm arkadaşlarımız, mesai arkadaşlarımız. Yani, o büyük “sessizlik ordusu”.

Daha atılma tebligatımız gelmeden yerimize insan bakanlar, bir geçmiş olsun demek için dahi kapımızı çalmayanlar, kendilerine kalacak ek derslerin hesabını tutanlar, açılacak kadroların yolunu gözleyenler, elde edecekleri yeni pozisyonlara ellerini ovuşturanlar, koridorda karşılaşmamak için elinden geleni yapanlar, sırf katılımcısı olduğumuz için “güvenlik gerekçesi” ile iptal edilen akademik etkinliklere sessiz kalanlar.

Sessizlik ordusu canımızı acıtıyor, kalbimizi kırıyordu. Ama adı üzerinde, bu bir sessizlik ordusu idi… O ordunun temel kuralı susmak, görmemiş, duymamış, bilmiyor gibi yapmaktı. 2 Ağustos 2016’da, şöyle seslenmiştim bu büyük(!) orduya:

‘İmzacılar’ı adli ya da idari soruşturmaya maruz bırakanlar, karalayanlar, mobbinge maruz bırakanlar, işinden edenler… Ve dahi tüm bunlara sessiz kalanlar… Sessiz kalarak imzacılara zulmedenlerin suçlarına ortak olanlar: Peki ya siz, Cizre ve Sur’da yaşananları planlayanların bugünkü ve dünkü suçlarına ortak mıydınız?

Siz bu soruya yanıt üretmeye devam ededurun. Savaşın yıkıcılığına darbe karanlığı eklenmiş, darbe karanlığının hemen sonrasında, Walter Benjamin’in deyimiyle olağanüstü olan olağan, istisna olan kural olmuşken, biz de hatırlatalım: Savaş devam ediyor.

Savaşı durduramamak bize dert oldu; ama suçunuza, suçlarına ortak olmadık, önünüzde de eğilmedik, bu da size dert olsun.

***

Bir de haysiyetini bir kenara bırakıp konuşanlar vardı.

Ziyadesiyle konuşanlar, hayasızca konuşanlar, yalan konuşanlar, üstlerine yaranmak için konuşanlar, ihbar etmek için konuşanlar, karalamak için konuşanlar.

En tepedeki kürsüden sürekli birilerine parmak sallayan “reis”ler gibi.

Neden görevimizden uzaklaştırdığımızı soran, sorgulayan öğrencilerimize “haklarında istihbarat raporları var” diyen “tüccar” akademisyenler; bütün belgeler tam aksini ortaya koysa da, işimizden atılmamızı “performansımız”a bağlayan rektörler; “ben sizin haklarınızı korumaya çalışıyorum” deseler de atılma kararlarımızda imzası olan dekanlar; atılmamıza şerh düşmemek için toplantılardan kaçan müdürler vs…

İşte “o günler”de kaybettik Mehmet Fatih’i… O Adana’da idi… Çalıştığı üniversitedeki sessizler ordusu”nun hemen yanında biriken, ama “sessizler ordusundan” da güç alan “haysiyetsizler ordusu” idi Mehmet Fatih’in katilleri.

İşte bu “ordu”, bizim de Mersin Üniversitesi’nde bolca karşılaştığımız türden tutumlarla Fatih’i çok sevdiği mesleğinden uzaklaştırdı.

Bir dizi iftira eşliğinde derslerinin elinden alınmasına, işsiz kalmasına; ama daha da önemlisi tutkusundan uzak kalmasına yol açtı.

Yakın arkadaşlarından birisi olan bir meslektaşımızın, bir gün önce cenazesini kaldırdığı arkadaşının ardından gözyaşları eşliğinde dile getirdiği “…hocam Fatih intihar edecek birisi değildi. Ama ona yapılan ithamları, elinden derslerinin alınmasını, gördüğü muameleyi de hiçbir zaman hazmedememişti” sözleri kulaklarımdadır hala.

Ne bu sözleri unuturum ne de Mersinli ve Adanalı barış akademisyenlerinin haberleşme platformunda, gecenin bir yarısı, gün boyu Fatih’e ulaşmaya çalıştığını, ama bir türlü ulaşamadığını söyleyen; bunu söyledikten birkaç saat sonra da Fatih’in haberini veren arkadaşımızın sabaha kadar süren çaresiz çırpınışlarını. Çabalarını…

Velhasıl, sevgili Fatih’in, işten çıkarmalar başladığında oluşturduğumuz Mersin Dayanışma Akademisi’nin o sessiz, mütevazı katılımcısının gidişi bir intihar değil, cinayet idi.

Katili mi arıyorsunuz: Cumhuriyet’in bugünkü kurumlarını baştan aşağı süzün.

Silueti belirecektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur