Her yer Boğaziçi!

Zamana yayılan mücadele her geçen gün yeni kesimleri sokağa, eyleme, tutum açıklamaya davet ediyor. Eylemler tüm ülkeye yayıldı. Şimdilik öncü topluluklar sokakta; ama toplumsal sempatiyi arkaladıklarını bilmenin özgüveniyle hareket ediyorlar. Bu sempati nasıl eyleme geçecek; hareketin önündeki temel sorun budur

Her yer Boğaziçi!

Ortada sandık falan yok ama bir tür referandum yaşanıyor şu anda Türkiye’de. İnsanlar meydanlara yürüyen adımlarıyla, gönülleriyle, attıkları tweet’lerle, yaptıkları basın açıklamalarıyla “Diktatörlüğe hayır!” diyorlar. Diktatörlük ise polis copu, mafya mektubu, ilahiyatçı dekanın lümpen müptezelliği, her tarafından dökülen psikolojik harp yalanlarıyla “oy” veriyor referandumda. Müslüman emekçi kitleler ve rejimin toplumsal tabanını oluşturan kalabalıklar sessiz, çünkü ne Boğaziçi’ne ne de topluma dayatılanın iler tutar yanı yok.

Halihazırda yaşanan toplumsal-siyasal saflaşmanın Boğaziçi üzerinden patlak vermesi öngörülemezdi; ama şu veya bu vesileyle gerilimin boşalacağı, tüm fay hatlarının fazlasıyla gerildiği açıktı, bu yönüyle bir sürpriz yoktur ortalıkta. Kovan Boğaziçi’nde devrildi, öfkeli arı sürüleri file dört bir yandan saldırmaya başladılar. Yaşanan mücadelede diktatörlük, zemini ve simetriyi yalan ve şiddet üzerinden kurmaya çalıştı. “Kutsallar”, “LBGTİ+ sapkınlar”, “teröristler”, “yılanlar” yalanları tutmadı; ne gerici bir reaksiyon örgütleyebildiler ne de eylemcileri yıldırabildiler. Polis terörünün davet ettiği şiddet teklifini de eylemciler reddetti ve asimetrik bir mücadele örgütlediler; diktatörlüğün yöntemlerini boşa düşüren asimetri son derece yaratıcıdır ve şimdiye dek başarıyla uygulandı. Bizim cenahta radikal eylem=devrimcilik denklemi “tartışılması teklif dahi edilemeyecek” ön kabullerden biridir. Halbuki siyasal-toplumsal mücadelelerin karmaşık yapısı tek bir biçimin-tarzın mutlaklaştırılmasına gelmez pek. Hareket hiç umulmadık yollardan geçerek radikalleşebilir; asıl mesele bugünkü lafzi radikalizm çağrılarının, zamanı geldiğinde hakkının verilebilmesidir. Çarpıcı örnek 10 Ekim 2015’te Gar Katliamı’nın ardından tüm radikal söylemlerin sırtlanılarak Ankara’dan ayrılınmasıdır. Bu notu düştükten sonra Boğaziçi eylemlerinin gayet isabetli bir güzergahtan ilerlediğini söyleyebiliriz. Filin ayakları altında ezilecekleri mindere girmiyor eylemciler; zemini ve mücadele tarzlarını belirleyen inisiyatif üstünlüğünü elden bırakmadan yürüyorlar. Bir aylık mücadele iki temel sonucu belirginleştirdi; 1) Diktatörlük teşhir direğine çivilendi, rezil kepaze oldu, 2) Boğaziçi direnişçilerinden başlayarak tüm bileşenleriyle üniversiteler ve diktatörlüğe karşı olan tüm siyasal, sınıfsal, toplumsal dinamikler ölü toprağını üzerlerinden silkelediler, muazzam bir moral ve mücadele azmi kazandılar.

Zamana yayılan mücadele her geçen gün yeni kesimleri sokağa, eyleme, tutum açıklamaya davet ediyor. Eylemler tüm ülkeye yayıldı. Şimdilik öncü topluluklar sokakta; ama toplumsal sempatiyi arkaladıklarını bilmenin özgüveniyle hareket ediyorlar. Bu sempati nasıl eyleme geçecek; hareketin önündeki temel sorun budur. Vazgeçmemek, geri adım atmamak birinci koşul; çünkü salt vazgeçilmemesi her geçen gün yeni dinamikleri cesaretlendiriyor ya da tutum almaya zorluyor. İkinci mesele Boğaziçi’nde cisimleşen üniversite özgürlüğü meselesinin toplumsal özgürlüklerle rezonansını sağlayacak yaratıcı yöntemleri bulmakta düğümleniyor. Boğaziçi ya da üniversite, araçsallaştırılacak, “tramplen” olarak değerlendirilecek bir mesele değildir. Böyle düşünenler sürecin kapsam ve zenginliğini, daha genel planda da sınıflar mücadelesinin doğasını anlayamadıkları gibi, murat ettikleri gelişme çizgisini de sakatlayabileceklerinin farkında değiller. Türkiye’de üniversite, son 60 yıllık tarihi boyunca temel mücadele dinamiklerinden biridir. 68 Türkiye’sinde halk arasında devrimcilerin diğer adı da talebeler idi. 12 Eylül’ün çapsız diktatörü Evren meydan meydan gezerek “anarşi ve terör yuvasına dönen üniversitelere” saldırdı. Ve bugün Boğaziçi direnişi tüm ezilenlere ve farklı mücadele dinamiklerine yol açtı ve uzun zamandır görülmemiş bir şey gerçekleşti: Boğaziçi/üniversite meselesi toplumsal-siyasal bir sorun haline geldi. Böyle bir dinamik “tramplen” olabilir mi? Boğaziçi’nin taleplerini bir an olsun geri plana itmeden, diğer mücadele dinamiklerini davet edebilmektir asıl sorun. Yani, “Kayyum rektör istemiyoruz!” sloganının yanına neden “Erkek şiddetine son”, “Rektör defol, HES, altıncı şirket sen de!”, “Kayyum’a hayır; Boğaziçi’nde de Diyarbakır’da da!”, “Kayyum’a hayır, kölece çalışma koşullarına da!”, “Kayyum rektöre hayır, diktatörlüğe de!” sloganları ile sürece katılan dinamikler eklenmesin? (Herkes kendi talebini ekleyebilir “Kayyum rektör istifa!” sloganının yanına.) Hareketi ezdirmemek, sürekliliğini sağlamak ve kapsamını her geçen gün geliştirmek günün kavranacak halkasıdır. Bunun için de Boğaziçi direnişçilerinin yaratıcılığının diğer dinamiklere sirayet etmesinde sonsuz yarar olduğu açık.

Bu vesileyle “CHP’nin tutarsızlıkları” ve “Anayasa” tartışmalarına da değinelim.

Kimse alınmasın ama biraz naif bir yerden yürüyor bu tartışmalar. CHP itfaiyeciliğe soyundu (kutsala dokundurtmayız -dokunan mı var?-, çocuklarınıza sahip çıkın, kampüs dışına çıkmayın/İmamoğlu vs.); bu açık. CHP’nin itfaiyeciliği Boğaziçi yangınını söndürmekle ilgilidir elbette, fakat CHP asıl olarak Boğaziçi öğrencilerinin omuzları üzerinden müesses nizamla “konuşuyor”: “Sana yönelecek tehditleri daha rüşeym halindeyken söndürürüm ve senin çizdiğin sınırları aşmaya yönelen her tehdidin karşısına dikilirim, bana güvenebilirsin“; söylediği tastamam budur. Tabanını altından çekip alarak bu itfaiyecilik teşkilatını tabela örgütüne dönüştürmek Türkiye Sosyalist Hareketi’nin en önemli görevlerinden biridir, bakalım ne zaman ve hangi süreçlerden geçilerek gerçekleşecek bu iş. CHP’den yakınıp durmak yerine, devrimcilere açtığı alanı değerlendirmeye yönelmek çok daha akıllıca olacaktır, daha ne yapsın CHP?

CHP ve Anayasa meselesi paralellikler arz ediyor. Erdoğan’ın attığı yemi kimse yemiyor aslında, Türkiye mevcut tabloda anayasa yapamaz, bu mindere girip yapılabileceğini sananlar da kurnaz diktatörlüğün oyuncağı olurlar. Peki Türkiye’nin demokratik geleceğinin rüşeym halinde ifadesi olan (farklılıkların eşitliği, özgürlüğü ve bir aradalığı bağlamında) Boğaziçi direniş dinamiği demokratik anayasaya ilham kaynağı olamaz mı? Olabilir tabii, fakat bu dinamik Boğaziçi ile başlamadı; Gezi, 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP’de cisimleşen dinamikler, Hayır kampanyası vd; hepsi aynı çizgilerde gelişti, bundan sonrakiler de öyle olacak. Demokrasi ve sosyalizmin kapsamına giren herhangi bir hareketin başka türlü olması neredeyse imkansızdır artık Türkiye’de, kendini objektif olarak zaten böyle ifadelendiren hareket ve dinamikler ile sosyalistler nasıl rezonansa geçecek, asıl mesele burada düğümleniyor. Bugünün meselesi anayasa değil, anayasaları da, gerçek toplumsal-siyasal dönüşümleri de sağlayacak düzen dışı demokratik ve devrimci dinamikleri inşa etmektir. Anayasa da toplumsal dönüşüm de kuvvetle yapılır; bundan yoksun olarak bu işlere heveslenirseniz bir anayasa yapamazsınız; sizin için anayasa yapılır.

CHP’nin tutarsızlıklarının açtığı alanı değerlendirelim, anayasa işlerinden uzak duralım; ve bugün adımlarıyla diktatörlüğe karşı oy veren özgürlük ve emek güçlerinin bağımsız hareketini (üçüncü yol başka ne ola ki?) yaygınlaştırıp güçlendirelim. Bugün bir kişi dahi olsa sosyalistlerin bulunduğu her yer halk toplantılarına, forum alanlarına dönüşmelidir. Halka bir şey dikte etmek için değil, soru sormak ve birlikte yanıt aramak için: “Boğaziçili gençler için ne yapabiliriz? Yanı sıra alanımızın temel meselesini de dillendirebilir miyiz gençlerle dayanışırken?” Yüzlerce, binlerce toplantı, bir basın açıklamasıyla dahi olsa sokakta tutum açıklama, giderek bu toplantıların, forumların geniş kitlelerin iradesinin açığa çıktığı zeminlere ve temsil organlarına doğru yol alması…

Sosyalistler için ise öncülük; pankartı öne geçirme yarışına tutuşma ya da bir an önce yapay bir radikalizasyonu zorlamada değil; hareketin kendi doğal gelişimi içinde olgunlaşmasına katkı sağlamak ve zamanı geldiğinde de her tür mücadele yönteminin hakkını verecek hazırlık ve donanımda ifadesini bulmalıdır.

Boğaziçi bir yol açtı, öğrenerek, emek ve sebatla yürüyelim o yoldan.

Şunu da unutmadan: Her yer Boğaziçi olmadan hiçbir yerde kazanamayız!


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur