Faşizm fenomeni (4): Küçük burjuvazinin karşıdevrimi mi?

Tekel grupları sübvanse etmeseler Hitler ve Mussolini, ne yüz binlerle ölçülen çetelerini doyurup özel üniforma ve silahlarla donatabilirler ne o kadar çok yayın çıkarabilirler ne de şaşalı seçim kampanyaları düzenleyebilirlerdi

Faşizm fenomeni (4): Küçük burjuvazinin karşıdevrimi mi?

Kendi ülkesi Bulgaristan’dan hareketle Dimitrov, Bulgaristan’da iktidardaki faşizmin gelişmesini iki evreye ayırır. 9 Haziran 1923’te askeri darbesiyle kurulan Tsankov-Lyaptçev iktidarı birinci evredir. Göstermelik bir parlamentoyla gizlenmiş faşist diktatörlük kitlelerin mücadelesiyle yıkılmış, 19 Mayıs 1934 darbesiyle yeniden kurulmuştur. İkinci evrede burjuva demokrasisinin kalıntıları tamamen ortadan kaldırılmış ve totaliter bir yapılanmaya geçilmiştir.[1]

Klasik faşizmi referans alan N. Poulantzas dört, R. Paxton beş evreli bir dönemlendirme yaparlar.[2] İki veya üç döneme bölenler de vardır.

Hareket olarak/iktidar olarak faşizm

Faşizmin evrelerine gelmeden önce, bir üst dönemlendirmeyle, siyasi ve ideolojik hareket olarak faşizm ile iktidar olarak faşizmi birbirlerinden ayırmak gerekir. Hemen her ülkede faşist partiler ve hareketler vardır fakat bunların hepsi değil ancak bir kısmı iktidara gelebildiler. Siyasi iktidarın faşistlere devredilmesi basit bir hükümet değişikliği olmayacak, iktidar şeklinde bir değişiklik olarak cisimlenecektir. Devlet biçiminin değişmesi demek, eski burjuva demokratik biçimin yasal veya yasa dışı yollardan ortadan kaldırılması, devletin tek parti önderliği altında yeni baştan örgütlenmesi ve siyasal gücün karizmatik liderin elinde toplanması demektir. Faşist devlet örgütlenmesinin en yüksek biçimi ve son aşaması olan totalitarizm, her faşistin gönlünden geçen ideal bir durumu ifade eder. Totalitarizmde hedef, kamusal ve bireysel yaşamın tam kontrolü; kültürden dine, sanattan ahlaka, aileden spora kadar her şeyin faşist prensiplere göre yeniden organizasyonudur. Ne var ki, faşizm çoğu kez nihai hedefine tam ulaşamadan devrilir.

Bunu vurguladıktan sonra tekrar iki dünya savaşı arasında faşist hareketlerin ortaya çıkışı ve gelişme evrelerine dönebiliriz. İlk nüvelerine Birinci Dünya Savaşı ertesinde Avrupa’nın pek çok ülkesinde rastlanmaktaydı. Genellikle genç işsizler, tarım işçileri, eski askerler, memurlar, öğrenciler arasında taban bulan bu oluşumlar, sadece sosyalizme değil kapitalizme karşı da, gerici, kör bir tepkiyi ifade ediyorlardı. Dolayısıyla, egemen sınıflarla ilişkileri iktidardaki faşist yöneticilerle bir değildi.

Birinci evrenin başında terhis edilmiş askerler, lümpenler, anarko-sendikalistler, küçük burjuva aydınlar arasından çıkan aşırı sağcı çeteler kendiliklerinden türemişlerdir. Milliyetçi, sol düşmanı paramiliter oluşumlar henüz plebyen izler taşımaktadırlar. Faşist partinin kuruluş aşamasına kadarki dönemde egemen güçlerle bir temasları yoktur ve henüz sınanmamışlardır. Örgütlenip egemen güçlerden yardım almaya ve yönlendirilmeye başlandıkları ikinci evrede bu açı iyice daralacaktır. Nesnel ve öznel koşulları, örneğin derin ekonomik ve siyasi kriz, kadro gücü, burjuvazinin aktif desteği varsa, üçüncü evrede faşist parti hızla kitleselleşecek ve iktidara aday olacaktır.

İlk üç evre koşul farklılıklarından kaynaklanan sebeplerle İtalya’da dört (1918-1922), Almanya’da on beş sene (1918-1933) sürmüştür. Totaliterleşme süreci de diyebileceğimiz dördüncü evrenin süresi, yani devletin faşist yapılanması ve topluma nüfuz eder hale gelmesi faşistlerin gücüne, nesnel temeline ve önündeki engellere göre değişmektedir. Hitler bu hedefe bir, bir buçuk yılda ulaşmıştır. Kendi çıkardığı Reichstag Yangınını komünistlerin üzerine yıkarak birkaç ay içinde gerçek ve potansiyel muhaliflerini ya toplama kamplarına dolduracak ya da fiziken imha edecektir. Geleneksel partileri, sendikaları, dernekleri kapatıp, hepsinin yerine kendi örgütlerini kurmuştur. Hitler devlet yönetimi üzerindeki her türlü aşağıdan denetim kaldırarak ipleri bütünüyle kendi eline almıştır. Aynı şekilde Mussolini de adım adım burjuva demokratik özgürlükleri ortadan kaldırmış, öteki partileri ve muhalefeti yasaklamış, sendikal harekete son vermiştir. Yine de siyasi gücü elinde topladığı, “tarihte bir benzeri olmayan bir gelişmeyle, tek parti düzenine dönüştüğü” 1929’da bile hedefine tam ulaşmış sayılmazdı.[3] H. Arendt’a göre ancak 1938’de ırk kanunlarının ilan edilmesiyle totaliter bir karakter kazandı.

Özetle, Führer’in iktidar yolu uzun, totaliter yapılanması kısa, Duçe’ninse iktidar yolu kısa, totaliter yapılanması uzun sürmüştür. Hitler Almanya’sı, iktidarı Kral Emmanuel ve Vatikan’la kısmen paylaşmak durumunda olan Mussolini’ye nispetle daha totaliterdi.

Faşist hareketin toplumsal tabanıyla sınıf yönelimi arasındaki çelişki ilk dönemlerde kendini fazla göstermez. İktidara geldiğinde takipçilerini sürüklemesine imkân veren demagojik vaatler değil, onu o güne kadar destekleyen egemen sınıfın kendisinden bekledikleridir. Hareket olarak faşizmden devlet olarak faşizme geçişin birinci sonucu bunun basit bir hükümet değişikliği değil, devletin yapısını baştan sona değiştiren bir rejim değişikliği olmasıdır. Faşizm henüz bir hareket durumundayken öne çıkan yönü demagojik vaatler ve statükonun değişimi iken, devlet haline geldikten sonra hiyerarşik, totaliter yapılanma baskın hale gelir.

İkinci sonucu ise toplumsal taban ile sınıfsal niteliği arasında keskinleşen çelişkinin çözümünün ertelenemez hale gelmesidir. Faşizm iktidar olarak tecelli ettiğinde toplumsal tabanına değil, tekelci sermayeye kulak verir. İktidara gelmezden önce anti-kapitalist demagojiyi fazla ciddiye alan ve hala bunu sürdüren “sol” bir kanat varsa, acilen ortadan kaldırılmalıdır. Almanya’da “İkinci Devrim” isteyen Ernst Röhm, Gregor Strasser gibi birçok SA şefinin 30 Haziran 1934’teki “Uzun Bıçaklar Gecesi”nde taraftarlarıyla birlikte öldürülmeleri ve yüz binleri bulan tasfiyeler bu tarz bir temizliktir.[4] Benzer bir durum iktidara geldikten sonra “faşist devrim”in sona ermediğini, yeni bir “ikinci dalga”ya ihtiyaç olduğunu, rakiplerin imhasını savunan aşırılık yanlısı Farinacci’nin, Mussolini tarafından 1925’te parti sekreterliğinden alınması (tekrar geri dönecektir) ve on binlerce faşistin kademeli olarak tasfiye edilmesi sırasında yaşandı. Aynı şekilde Franko da küçük burjuva, lümpen unsurlara dayanan falanjistlerle arasındaki çelişkileri birtakım sınırlamalar getirerek çözdü. Orduya dayanan Franko, falanjistlerden başka, monarşistleri ve Katolikleri de içine alan geniş bir koalisyonun başıydı.

Almanya ve İtalya gibi ülkelerdeki faşizmi “orta sınıf hareketi” veya “küçük burjuvazinin devrimi”/“karşıdevrimi” olarak nitelemeye gelince, bu asıl tehdidin finans kapitalden değil, faşizmin maniple ettiği kitlelerden geldiği yanılsamasına yol açar. Faşizme “küçük burjuva sosyalizmi” (Radek) veya “küçük burjuva iktidarı” denebilmesi için, onun küçük burjuvazinin organik ve zorunlu bir uzantısı olması gerekir. Marksist klasiklerin bu konudaki görüşü bellidir. Kent ve kır küçük burjuvazisinin bir yüzü ezilen ve sürekli erozyona uğrayan bir ara tabaka olarak proletaryaya, öteki yüzü de küçük mülk sahibi olmak hasebiyle burjuvaziye bakar. O yıllarda gelişmiş ülkelerde küçük burjuvazinin bir kısmı solu, bir kısmı aşırı sağı (bağımlı ve geri ülkeler farklı bir kategori oluştururlar), çoğunluğu ise ılımlı-reformist partileri desteklemekteydi. Almanya’da da orta tabakaların önemli bir kesimi 1920 seçimlerinde burjuva-liberal partilere oy verdiler. Hatta 1918-1923 yılları arasında devrimci olaylarda yer alanlar oldu. Clara Zetkin’in daha 1923’te, orta kesimlerin reformist sosyalizm karşısında uğradıkları hayal kırıklığının, “sosyalizme olan inançlarını da kaybetmeleri”ne yol açtığına işaret etti. Eğer devrimci işçi hareketi zafer olasılığı umudu verebilseydi bu kesimleri yeniden kendine çekebilirdi. Ancak soldan umutlarını kesince yön değiştirdiler ve özellikle 1929-1933 krizi esnasında Nazi partisine kaydılar. Bunda elbette komünistlerin ara tabakaları kazanma konusundaki eksikliklerinin ve sol tutumlarının da payı vardı. Tarihsel-toplumsal koşullara göre araziye uyma özelliği gösteren küçük burjuvazi, organik olarak ne faşist ne sosyalist ne de reformisttir. Faşistler Almanya’da Versay takıntısını ve rövanşizmi, kazanan tarafta yer almasına rağmen İtalya’da ise gerçekleşmemiş emperyalist arzuları kullanarak, küçük burjuvaziyi hassas yanından yakalamayı başarmışlardır. Küçük burjuvazinin tekel karşıtlığı sosyalist devrim korkusuyla nötralize edilmiş, arkasından vatan-millet çığlıkları altında faşist harekete kanalize edilmiştir.

Faşizm ve sermaye

Faşist hareketi sokak sergerdeliğinden iktidar olmaya, iktidar olmaktan iktidarın tek egemeni olmaya götüren sürecin mekaniği, faşist hareketi egemen sınıflarla buluşturan uğraklarda aranmalıdır. Ne zaman “burjuvazinin en gerici güçleri örgütleyici bir etken olarak işe karışmışlar”sa, o zaman faşist hareketi iktidara götürecek yol açılmıştır.[5] Sokak gücü olarak doğan harekete kitleselleşme ve iktidar yolunu açan anahtar burjuvazidedir. Eğer egemen güçler iktidar yolunu açmasalar parti aşamasında kalır, ortam değişince de geriler, marjinalleşirlerdi. Onun için faşist parti iktidara geldiğinde takipçileriyle değil, onu elinden tutup iktidara getirenlerle hemhal olur.

R. Bourderon bu konuda şöyle demektedir:

Politikanın her türlü göreli özerkliğini yadsımadıkça, elbette para verenlerin erekleri ile hareketlerin uygulama ve erekleri arasında mekanik bir bağ olduğu anlamına gelmiyordu bu; birçok dolayımlar vardı ve faşist hareketler de büyük sermayenin ya da tarımcıların özgür istençlerinin dolaysız sonuçları değildi. Ayrıca kuruluşları da büyük mülk sahiplerinin müdahalesinden bağımsızdı. Ama büyük sermaye sahiplerinin desteği iktidarın alınmasında her zaman kesin bir önem taşıyordu.[6]

Mussolini’nin lümpen, şekilsiz paramiliter çeteleri kısa sürede toparlaması olsun, Popolo d’Italia’yı ve kampanyalarını finanse etmesi olsun sanayicilerden ve büyük toprak sahiplerinden aldığı yardımlar sayesinde oldu. Ansaldo, Edison, Fiat, Ilya gibi tekel grupları tarafından desteklendi. 1920’de evcilleştirilebileceğine inandığı faşistlerin sosyalistleri ve komünistleri ezmekte kullanılmasından yana olan liberal G. Giolitti ve kabinesi, ordunun faşistlere silah ve kamyon sağlamasına, ordu cephaneliğinden yararlanmasına izin verdi. Genelkurmay ilgili birimlerini faşist örgütleri desteklemeye çağıran bir genelge yayımladı. Polis ve mahkemelerin himayesindeki faşist çeteler profesyonel uzmanlar tarafından eğitildi. Mussolini, Roma yürüyüşünden sonra kraldan hükümet kurma teklifi aldıktan sonra faşist milisler yasal hale getirildi. 1922 sonundaysa Mussolini başkanlığında “Büyük Faşist Konsey” kuruldu.

Büyük sermaye fazla ihtiyaç duymuyorsa veya önünde başka seçenekler varsa faşist hareketi iktidara taşımaz, her yaptığını da onaylamaz. Mesela Nazi partisinin bir süre kendisini toparlayamamasına sebep olan Hitler’in “Birahane Darbesi” girişimi (8-9 Kasım 1923) tekelci sermayenin önde gelen çevrelerince onaylanmamıştır. Bununla birlikte, Hitler ve arkadaşları beşer yıl hapis cezasına çarptırıldıkları halde, 13 ay sonra serbest bırakılacaklardır. Çünkü komünistler ve işçi hareketi karşısında yaptıklarından ve yapabileceklerinden dolayı muhalefette tutulmalarında yarar görülmekteydi. Thyssen, Borsig, Deutsche Bank gibi finans kapital grupları ve çeşitli fonlar tarafından paraca desteklendiler. Hitler 1920 yılı sonunda ırkçı Volkischer Beobachter gazetesini satın alırken paranın bir kısmı Reichswehr fonlarından karşılandı. Alman tarihçi Reiner Zilkenat, dönemin en büyük sanayicilerinden Emil Kirdof’un Hitler’le 4,5 saatlik görüşmesinin ardından 100 bin mark bağış yapıp NSDAP’a üye olmasını ve ortak açıklama yapmalarını NSDAP’ın tarihinde bir dönüm noktası olarak görür: “Emil Kirdof’un 4 Temmuz 1927’de Bruckmann’ın villasında buluşması Nazilerin iktidar yolunda kilometre taşı olmuştur.”[7] 1929’da NSDAP’a üye olan ve Ludendorff’un Hitler’e desteğini organize eden Fritz Thyssen, Nazi paramiliter birimlerine milyonlarca mark aktardı. 1930’ların başlarından itibaren IGB Farben, Krupp, Siemens gibi gruplar açık destek verdiler. Nazi partisinin yalnız yerli tekel grupları ile değil, yardım aldığı General Motor, Rockefeller, Morgan, General Elektrik, IBM, Shell gibi yabancı tekellerle de bağlantıları vardı.

Sonuç olarak, tekel grupları sübvanse etmeseler Hitler ve Mussolini, ne yüz binlerle ölçülen çetelerini doyurup özel üniforma ve silahlarla donatabilirler ne o kadar çok yayın çıkarabilirler ne de şaşalı seçim kampanyaları düzenleyebilirlerdi. Üstelik sadece para yardımı almıyorlardı; faşist çeteler işledikleri suçlardan dolayı yargılanmıyor, ordu/polis/yargı kurumları tarafından korunup kollanıyorlardı. Bir önlerine kırmızı halı serilip iktidar sofrasına davet edilmedikleri kalmıştı, sonunda o da olacaktır.

Büyük sermaye sahiplerinin faşist partileri yönlendirmeleri, bu partilerin basit kuklalar haline geldikleri şeklinde yorumlanmamalıdır. Özellikle iktidara geldikten ve totaliter yapılanmayı gerçekleştirdikten sonra Hitler (ve öteki faşist liderleri) siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri manevralarında göreli bir özerklik kazanmıştır. Gerek devlet kurumlarının tek elde merkezileştirilmesi, gerekse “Führer”e hiyerarşik olarak bağlı devlet bürokrasisindeki güç yoğunlaşması, yetki kullanımının eskiden olduğu gibi seçim konjonktürüne endekslenmesini ortadan kaldırır. Diktatör, hemhal olduğu en gerici, en saldırgan sermaye grupları ile öteki sermaye grupları arasında dengelere aşırı dikkat gösterme gereği duymayabilir.

Devam edecek…

Dipnotlar:

[1] G. Dimitrov, Bulgar Faşizminin Karakteri Üzerine Tezler, Özgürlük Dünyası, Sayı: 55.

[2] Paxton şöyle yazıyor: “Ben, Faşizmi beş aşamalı bir döngü içinde incelemeyi öneriyorum: 1) Hareketlerin yaratılması; (2) politik sistem içinde kök salması; (3) iktidarı ele geçirmesi; (4) iktidarı kullanması;(5) ve son olarak faşist reşimin radikalleşme ya da entropiden birini seçtiği uzun zaman dilimi.” (R. O. Paxton, Faşizmin Anatomisi, İletişim Yayınları, İstanbul-2014, s. 49)

[3] Roger Griffin, Faşizmin Doğası, İletişim Yayınları, 2014-İstanbul, s.126

[4] Bkz: Robert O. Paxton, Faşizmin Anatomisi, İletişim Yayınları, 2014-İstanbul, s. 173, 183. Burada, NSDAP’ın iki kanadı arasındaki iktidar mücadelesine böyle bir görüntü verildiği yorumu da yabana atılmamalıdır. Çünkü iki kanat arasındaki fark ilkeler düzeyinde değil, nüanslardaydı.

[5] Palmiro Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1979-Ankara, s. 38

[6] Roger Bourderon, Faşizm, Onur Yayınları, 1989-Ankara, s.183

[7] Sol Haber Portalı, “Hitler ve Kirdorf”, 04.07.2017

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur