Egemenlik aygıtı olarak devlet ve sınıflar

Devleti ele geçirmek isteyenler devlete teslim olduğunda, direnenler, devleti parçalamak için harekete geçen THKP-C, THKO ve TKP-ML içinde örgütlenen Marx ve Lenin'in izleyicileri oldu

Egemenlik aygıtı olarak devlet ve sınıflar

Doğruluğu bilinmese de anlatılan bir hikâye vardır. Büyük İskender’in hüküm sürdüğü denizlerde haydutluk yapan bir korsanı yakalayıp karşısına çıkarırlar. İskender korsana neden haydutluk yaptığını sorduğunda, basit ama düşündürücü bir cevap verir: “Hırsızlık yapmak için benim sadece bir gemim var, oysa siz koca bir hırsızlık çetesine sahipsiniz.” Korsanın cüretkârca dile getirdiği ‘çete’ modern zamanlarda ‘devlet’ diye tanımlanıyor.

Feodal toplumda kral veya padişahın belirleyiciliğinde egemen sınıfların baskı, yayılma ve sömürü aracı olan bu aygıt, aynı işlevi kapitalist toplumda sermaye sınıfı için yapmaktadır. Özü bir önceki toplumsal formasyonda, soyluların yoksullar üzerinde kurduğu egemenliğin aracı olan devlet yeni formasyonda, burjuvazinin işçiler üzerindeki tahakkümüne dönüştü. Ayrıca bu devasa aygıt burjuvazinin hizmetinde sermayenin bütün yeryüzüne yayılmasına ve hegemonya kurmasına yol açtığı gibi ideolojik ve zor aygıtlarıyla kendisini eski biçimleriyle kıyas kabul etmeyecek düzeyde yetkinleştirdi. Kapitalist toplumun yaşadığı bunalımlara, emekçilerden gelen tehditlere, sermayenin emperyal saldırılarına, artı değeri çoğaltma dürtülerine göre biçimler alsa da yüzyıllardır özü değişmedi. Bu öz, insan türü sınıflara bölünmüş bir sosyal yapı içinde yaşamaya başladığından bu yana devletin mülk ve servet sahiplerinin, sömürülen sınıflara karşı kullandığı bir egemenlik aygıtı olmasıdır.

Sömürülen sınıfların eşit ve özgür bir toplum için ayağa kalktığı her girişimde, devlet aygıtı bu girişimleri kanla ezmiştir. Devletin yönetilme biçiminden işlevine, hukuksal yapısından kurumsal organlarına kadar tarih boyu değerlendirmelere rastlarız. Helen uygarlığından bu yana devlet mekanizmasına dair görüşler, toplum hayatının düzenlenmesi ve güvenliğin sağlanması için zorunlu olduğu noktasında birleşir. Devlet mekanizmasının sınıfsal aidiyeti ve toplumun üzerindeki gelişmeyi önleyici bürokratik-militarist yapısı ciddi manada eleştiri konusu olmadı.

Sınıflı toplumların devlet aygıtının parçalanması önermesine, sosyalizmin kapitalizme karşı bir alternatif sistem olarak şekillendiği tarihsel evrede rastlarız. Ayrıca diğer devlet anlayışlarından kökten farklı olarak sosyalizmin önderleri, sınıfların ortadan kalktığı, ezme ve ezilme ilişkilerinin son bulduğu bir toplumda devlete gereksinim kalmayacağını, insanların özgürce yaşayabileceği bu toplumda devletin de ortadan kalkacağını belirttiler. Bu mütevazı makalede, ülkemizde ve uluslararası sosyalist harekette, egemen sınıf devlet aygıtına sosyalizmin farklı eğilimlerinin nasıl baktığını irdelemeye çalışacağız.

Marksizm’in devlet anlayışı

Toplumsal hayatı devrimci dönüşümler üzerinden yeniden kurmak isteyen bütün girişimler devlet sorununa asli bir önem atfetmişlerdir. Çünkü, toplumsal yapının devrimci dönüşümler olmadan çürümeye başladığı koşullarda eski düzen varlığını devlet gücü sayesinde korur. Avrupa kıtasında yaşanan aydınlanma sürecinin sonunda kapitalist ilişkiler iktisadi, siyasal, ideolojik-kültürel alanların bütününde egemen hale geldi. Mülkiyet ve egemenlik ilişkilerinin toplumun küçük bir azınlığını oluşturan burjuva sınıfının yararına yeniden düzenlendiği kapitalist formasyonda devletin özü değişmedi. Yenilenmiş biçimiyle işçi sınıfı ve yoksullara karşı sömürücü sınıfın tahakküm aracı olma vasfını korudu.

Bilimsel sosyalizmin kurucuları Karl Marx ve Friedrich Engels devlet konusunu ele alan bütünlüklü bir çalışma yapma imkânı bulamadılar. Fakat her iki devrimci önder devlet konusunu çeşitli düşünsel çalışmalarında inceleyerek sosyalizmin konuyla ilgili temel ilkelerini belirlediler. Marx’ın devlete dair fikirleri ilk dönem yazılarında Hegelci felsefenin etkisi altındadır. Genel olarak görüşleri radikal özgürlükçü bir çerçevenin dışına çıkmaz. Marx ileri yıllarda Hegelci felsefeden tamamen uzaklaşır ve kendi felsefesini oluşturur. Bu felsefenin devlete ilişkin temel tezi devletin bir baskı ve egemenlik aygıtı olmasıdır. Marx’ın devlet analizinde belirleyici olarak bulunan vurgular, sınıf savaşını merkeze alan ve devletin toplumsal işlevini sermayenin birikim süreci bağlamına yerleştiren niteliklere sahiptir. Özellikle yaşadığı dönemdeki Fransa sınıf mücadelelerinden çıkardığı sonuçlar, kapitalist devlet konusundaki düşüncelerini netleştirmiştir. Vardığı sonuç, askeri ve bürokratik yapısıyla bireyin ve toplumun üzerinde boğucu bir tahakküm aracı olan bu aygıtın parçalanmasının gerekli olduğudur.

Marx ve Engels’in kapitalist devlete dair görüşleri işçi sınıfının ilk toplumcu iktidarı olan Paris Komünü’nden sonra tarihsel ve ilkesel bir düzeye ulaştı. Komün hala devam ederken Marx Kugelman’a yazdığı mektupta şu görüşleri dile getirdi[1]:

‘…Benim 18.Brumaire’in son bölümünde, eğer yeniden okursan göreceğin gibi, Fransa’da gelecek devrim girişiminin şimdiye dek olduğu gibi artık bürokratik ve askeri makinayı başka ellere geçirmeyi değil, onu yıkmaya dayanması gerekeceğini belirtiyorum. Kıta üzerinde gerçekten halkçı bir devrimin ilk koşuludur bu. Kahraman Parisli arkadaşların giriştikleri şey de işte budur.” (Neue Zeit, XX, I, 1901-1902, s. 709; akt. Lenin, 2003, s.43).

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işçi sınıfının örgütlenme hacmi ve sosyalist hareketin kapsadığı etkinlik düzeyi hızla kitlesel bir karakter kazandı. O günün işçi partileri sanayileşmiş kıta

Avrupa’sında yasal örgütlenmenin olanaklarını da kullanarak milyonlarca üyeye sahip hale geldiler.

Sendikalar da dahil olmak üzere yönlendirdikleri kitle örgütlerinde muazzam bir toplumsal güç konumundaydılar. Bu partilerin en güçlüsü olan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin tek başına 1 milyon 85 bin üyesi vardı. I. Dünya Savaşı’ndan kısa süre önce yapılan seçimlerde 4 milyon 250 bin oy almıştı. Bu, toplam oyların %35’i demekti.

Bunun yanı sıra sendikalarda, kooperatiflerde, gençlik örgütlerinde milyonları seferber edecek büyük bir güce sahipti. Fakat, en önde Alman Sosyal Demokrat Partisi olmak üzere, Avrupa işçi partileri Marx ve Engels’in devlet konusundaki görüşlerini terk ettiler. Her iki devrimci önderin kapitalizmden sosyalizme geçiş için zorunlu gördükleri burjuva devlet aygıtının parçalanması ilkesi yerini devleti parçalamadan barışçı yoldan ele geçirme siyasetine bıraktı. Sosyalist hareketin tarihine revizyonizm terimiyle geçen bu anlayış, sosyalizmi burjuvazi için kabul edilebilir hale getirerek dejenere etti.

Kuramsal yapısını Eduard Bernstein ve Karl Kautsky’nin oluşturduğu, sınıflar arasında uzlaşmaya dayalı stratejinin emperyalistler arasındaki rekabetten kaynaklanan I. Dünya Savaşı’ndaki tutumu, savaşta burjuva hükümetlerini desteklemek şeklinde ihanet boyutuna ulaştı. Savaşın sonunda derin bir krize yuvarlanan Alman kapitalizmini esenliğe kavuşturmak için hükümeti oluşturan parti, Sosyal Demokrat Parti’den başkası değildi. Partinin içinde Marksizm’in devlet konusundaki devrimci ilkelerini savunan işçi sınıfının önderlerinden Karl Liebknect ve Rosa Luxemburg, Alman kapitalistlerinin paramiliter katilleri tarafından öldürüldüklerinde ülkenin başbakanı eski yoldaşları Friedrich Ebert idi!

Lenin’in siyasal kuramında devlet anlayışı

Marx ve Engels’in temel belirlenimlerini saptadığı devrimci sosyalizmin devlet konusundaki görüşlerini sistematik hale getirip zenginleştiren Lenin olmuştur. İkinci Enternasyonal partilerinin işçi sınıfının iktidar mücadelesinden uzaklaştığı dönemde, kapitalist devletin şiddet yoluyla parçalanması ve yerine devrimci dönüşümlerin aracı olarak bir işçi devletinin kurulması fikri Lenin’in ısrarla savunduğu politik ilkelerinden biri oldu. Marx ve Engels’in devlet konusundaki tezlerine dayanarak Lenin’in bu konudaki görüşleri, sınıfsal baskının yetkin bir aygıtı olarak kapitalist devletin tasfiye edilmesini öngörür.

İkinci Enternasyonal’in dönek liderlerinin savunduğu, burjuva devlet kurumlarının şiddete başvurmadan barışçıl yollarla sosyalizmin kuruluşu için kullanılabileceği önermesini, ‘sosyalizm davasından vazgeçme’ diye şiddetle eleştirir. Ekim Devrimi’nden kısa süre önce yazdığı ‘Devlet ve İhtilal’ adlı teorik çalışmasında komünizmin devlete bakışını devrimden önce ve devrimden sonraki süreçler açısından detaylıca inceler. Reformistlerin burjuva devlet aygıtını adım adım demokratikleştirerek sosyalizmin siyasal ön koşullarını yaratma düşüncesinin tersine Lenin, Marx’ın sömürücü sınıfların baskı aygıtı olarak devletin devrimci yoldan dağıtılması görüşüne sadık kalır. Lenin’in sömürücü sınıflara ait devlet analizi, temel niteliği itibariyle, devleti parçalamayı içerir. Lenin’in bu bilimsel düşüncesi tarihsel gelişmelerin pratiği tarafından doğrulanır. Nitekim Devlet ve İhtilal kitabını yazdıktan bir ay sonra Rusya işçi sınıfı ve yoksul köylüler, zorunlu kaldıkları için, sömürücü sınıfların devlet aygıtını parçaladılar.

Türkiye sosyalist hareketinde devlet yorumları

I. Dünya Savaşı’nın sonunda çöken Osmanlı -emperyal- Devleti’nin elde kalan toprakları, üzerine kurulan T.C., ticaret burjuvazisi, toprak ağaları ve küçük burjuvazinin eseriydi. Bu egemen sınıf ittifakının önüne koyduğu temel hedef, Türkiye’nin modern bir sanayi toplumu haline gelmesi idi. Yeni rejimin yapısında etkin olan küçük burjuvazinin önderliğini yaptığı bu politika, ulusal burjuvaziyi devlet imkanlarıyla yaratarak ”muasır medeniyet” (Avrupa medeniyeti) seviyesine çıkmak olarak ifade edilebilir. Fakat bu hedefin gerçekleşebilmesi için sürecin feodalizmin tasfiyesini öngörmesi gerekiyordu. Feodalizm iktisadi, siyasal ve kültürel olarak tasfiye edilmeden modern kapitalist bir toplum yaratmak mümkün olamazdı. Halbuki Osmanlı’nın feodalizme özgü devlet yapısı tasfiye edilirken, dayandığı gerici sınıflara dokunulmadığı gibi yeni toplumun ve devletin yapısındaki egemen konumları varlığını sürdürdü. Örneğin feodalizmin gücünü kırmak için olmazsa olmaz bir koşul olan toprak reformu hiçbir zaman devletin gündeminde yer almadı. Kuruluş sürecinde Anadolu’da işgalci olarak bulunan emperyalist güçlere karşı mücadelede Sovyetler Birliği’nden destek almak için kendisine verdiği anti-emperyalist-anti-feodal görüntü yerini kısa sürede emekçilere ve ezilen halklara karşı bir diktatörlüğe bıraktı… İşçiler ve emekçilerden istenen kapitalist birikim sürecinin kölesi olmak, demokratik hakları tanınmayan halklardan ise başta Kürtler olmak üzere Türkleşmeleri isteniyordu.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, kuruluş süreci içinde olmak üzere hiçbir aşamada halkı oluşturan sınıf ve tabakaların yeni toplumun oluşumunda siyasal bir güç olarak yer almasına izin verilmedi. Yine kuruluş döneminin bütün safhalarında kurucu halklardan biri olarak yer alan Kürt halkına söz verilen muhtariyet verilmediği gibi devletin baskı aygıtları kullanılarak erime dayatıldı. Sonuç olarak kurulan yeni rejim ve onun devlet aygıtı başından itibaren baskıcı, zoru sömürücü sınıfların yararına kullanan, halk sınıf ve tabakalarının karşısında yer alan bir niteliğe sahip oldu.

Türkiye Komünist Partisi’nin sınıf ve devlete bakışı

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde ve sonrasında bir diğer önemli seçenek yeni toplumu sosyalizm üzerinden örgütlemekti. Emperyalizmin işgali altında olan Anadolu topraklarının birçok bölgesinde devrimci sosyalist nüveler oluşmuştu. Yine yurt dışında özellikle yeni kurulan Sovyetler Birliği’nde Türkiye komünistleri parti olarak örgütlenmiş ve anti-emperyalist savaşa katılmak için yurda gelmenin hazırlığı içindeydiler. Ayrıca sosyalizmin sömürülen sınıfların ve ezilen halkların kurtuluşları için güçlü bir seçenek haline gelmesinin yarattığı olumlu siyasal ve psikolojik havanın o yıllarda komünist faaliyetlerin gelişmesi için uygun bir ortam yarattığını da söyleyebiliriz. Toplumu, feodalizmin iktisadi gücünü tasfiye etmeden modern bir burjuva cumhuriyete taşımak isteyen hareketin ezen ve ezilen sınıflar arasında ulusçuluk üzerinden bir uyum sağlayamayacağı kısa sürede açığa çıktı. Osmanlı burjuvalaşma sürecinin birikimine yaslanan devletin ve yeni düzenin alternatifi tarihsel olarak sosyalizm olabilirdi.

Bu elverişli koşullara rağmen komünist hareket gelişememişse buna yol açan nedenlerin başında komünist ve sosyalist güçlerin sınıflara ve devlet aygıtının işlevine dair görüşleri gelir.

Sosyalizmi temsil eden bir güç olarak TKP devletin niteliğini ve hizmet ettiği sınıfları devrimci Marksizm’in ilkelerine uygun tahlil edemedi. Egemen sınıfların hakimiyetinin aracı olan yeni devlet makinası, önderliğini yapan kişinin üzerinden anti-emperyalist-anti-feodal bir anlam dünyası içinde algılandı. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliği ilerici olarak görüldüğü için o dönemin tek komünist örgütü olan TKP, işçilerin ve yoksul sınıfların iktidarını hedefleyen bir mücadele hattı içinde olmadı.

Ulusal kurtuluş mücadelesine egemen güçlerin müttefiki olarak katılmak için, bulundukları Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye dönen TKP önderi Mustafa Suphi’nin ve yoldaşlarının Ankara hükümetine bağlı paramiliter çeteler tarafından katledilmelerinden sadece iki ay sonra, TKP’nin bir diğer önderi Şefik Hüsnü Değmer yayın organları Aydınlık Dergisi’nde şu tespitlerde bulunuyordu.

‘Devrim önderlerinin (o dönem Ankara’da kurulan iktidarı kastediyor) iyi niyetinden şüphe etmeye kimsenin hakkı yoktur. Şimdiye değin yaptıkları her türlü ümidi haklı çıkaracak niteliktedir. Siyasetlerinde uluslararası proletaryaya ve proletarya hükümetlerine (Sovyetler Birliğini demek istiyor) ve örgütlerinde ülkenin işçi sınıfına dayanmaları, yoksullar ve orta halliler yararına bir düzen yaratmak eğiliminde olmaları, doğru yönde yürüdüklerini gösteriyor.” (Değmer, 1971, s. 119-120).

TKP’nin devlete ve onun yönlendiricisi olan sömürücü sınıflara yönelik tutumu reformist bir çizginin ötesine geçemedi. Faaliyetlerinin yasadışı sayılmasına, üye ve taraftarlarının devletin zulmüne uğramasına rağmen egemen sınıfların baskı aygıtında ve ona hükmeden sınıfların bir kısmında hep ilerici bir yan gördü. Öyle ki varlığı ve demokratik hakları tanınmayan Kürt halkı, devletin militarist güçleri tarafından katliamlara tabi tutulurken TKP devletin katliamlarını şeriat ve hilafet yanlısı gerici güçlere karşı bir mücadele olarak niteleyip teşvik ediyordu.

TKP’nin sonu sahip olduğu devlet anlayışından dolayı çok hazin bir şekilde bitti. Uzun bir yozlaşma sürecinin sonunda yıkıma yakın SBKP’nin başına Gorbaçov geçmişti… Büyük bir propaganda seli içinde, Sovyetler Birliği’nin sorunlarını açıklık ve yeniden yapılanma politikalarıyla çözeceğini ileri sürdü. Aslında yapmak istediklerinin özü Sovyetler Birliğini bir taraftan uluslararası kapitalist düzenle uyumlu hale getirme, diğer taraftan Sovyet ekonomik yapısını kapitalizmin pazar dinamiklerine göre düzenlemekti. Sovyetler Birliği’nin çökmesine yol açan bu politikaların uygulandığı dönemde Türkiye Komünist Partisi’yle Türkiye İşçi Partisi’nin birleşmesinin sonucu oluşan Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin genel sekreteri Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) idi. Liberal solun ateşli temsilcileri olan Ahmet Altan ve Neşe Düzel’in birlikte yaptıkları bir televizyon programında söyledikleri, kapitalist devleti parçalamadan reformlar yoluyla sosyalizmi inşa edeceklerini tasarlayan ham kafaların hazin sonunu görmek için oldukça öğreticidir.

Soru: Serbest piyasayı destekliyor musunuz?

Yanıt: Evet. Sovyetler Birliğinde yaşanan bunalımın gerisinde devlet sosyalizminin yattığı düşüncesindeyseniz; gayet tabii özelleştirmenin de serbest piyasanın da yanında olmak çok mantıklı bir sonuç.

Soru: Komünizm ve serbest piyasa yıllarca birbirinin zıddı oldu. Şimdi ikisini yan yana söylemek çok enteresan. Lütfen tarihi bir belge olsun, “Ben bir komünistim ve serbest piyasa ekonomisini destekliyorum” der misiniz?

Yanıt: Derim.

Soru: Türkiye’de siyasi partiler içerisinde size en yakın düşen parti hangisi?

Yanıt: Serbest piyasa uygulaması açısından bize en yakın parti ANAP.

(Babalık, 2005, s. 351-352).

Sosyalist hareketin devrimcileşmesi ve ihtilalci tutum

Sovyetler Birliği’ni yıkmak ve sömürgelerin paylaşımını yeniden düzenlemek amacıyla çıkarılan II. Dünya Savaşı, sosyalizmin bir dünya sistemi olması sonucunu doğurdu. Doğu Avrupa ülkeleri ve Çin’in kapitalist pazarın dışına çıkması kapitalist devletlerin yeniden yapılandırılmasını ve sömürgeciliğin yeni yöntemlerle sürdürülmesini gerektirdi. Milli burjuvazi yaratarak toplumsal yapıyı ‘muasır medeniyetler’ gibi geliştirmek isteyen çizginin vardığı yer yeniden emperyalizme bağımlılık olmuştu. Bu bağımlılığın Türkiye içi temel unsurları, kuruluş dönemindeki ticari burjuvazi ve diğer sömürücü sınıflardı.

Devlet desteğiyle ticari burjuvazi sanayi burjuvazisine, toprak ağalarının önemli bir kısmı da toprak burjuvazisine dönüşmüştü. Devletin kuruluş döneminde etkili olan küçük burjuva aydınlar yeni devlet yapısında fazlalık durumundaydılar. Hala varlığını sürdüren pre-kapitalist sömürücü kesimlerin desteğini de alan burjuvazi, Türkiye devlet yapısını yeniden biçimlendirdi. Bu biçimlenmenin iki temel özelliği barındırdığını ileri sürebiliriz:

  • Egemen sınıfların terkibinde öne çıkan sanayi ve tarım burjuvazisi, Türkiye’yi başını Amerikan emperyalizminin çektiği sosyalizm düşmanı kampın içinde konumlandırdı. Sosyalizmden ve Sovyetler Birliği’nden duyulan korku burjuvaziyi bütün ülkeyi Amerikan ve NATO’ya ait askeri üslerle donatmasına yol açtı. Emperyalist savaş örgütü NATO’ya bir an önce girmek için Kore halkına karşı yürütülen haksız savaşa binlerce asker bile gönderildi.
  • Özellikle 1950’den sonraki Menderes hükümetleri döneminde ülke emperyalist sermayeye ardına kadar açıldı ve Türkiye kapitalizmi devlet yapısıyla birlikte Amerikan emperyalizmine bağımlı hale geldi. Mahir Çayan’ın isabetli tespitiyle, emperyalizm artık ‘içsel bir olguydu.’

Klasik sömürgecilik döneminde kendi askeri gücüyle ülkeleri işgal eden emperyalizm, yeni dönemde şekli bağımsızlık ilişkilerinin içinde yerel devlet yapısını tamamen kendi sömürü düzenine uygun bir forma kavuşturdu. Başta ordu olmak üzere polis ve istihbarat örgütü ve devletin en önemli diğer kurumları, basın ve yayın organları Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçileri tarafından denetim altına alındı. Devletin yeni düzenlenmesini ve bu düzenlemedeki Amerikan emperyalizminin belirleyici konumunu görmek için iki bürokratın açıklamaları yeterince aydınlatıcıdır. Devrimci mücadelenin Türkiye tarihinde görülmemiş düzeyde serpildiği 1962-1972 arasında Milli İstihbarat Teşkilatı’nın müsteşarlığını yapan Korgeneral Fuat Doğu; geçmişin ülkücü katili, sonradan AKP milletvekili şimdi ise Gelecek Partisi’nde siyaset yapan Selçuk Özdağ’a şunları söylemiştir:

Sayın Özdağ ben MİT müsteşarlığı yapmadım. CIA’nın şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, beni Sinop’a götür dese, onu oraya götürmeye mecburum. (Önkibar, 2019, s. 86).

CIA ile aynı binada çalışan MİT mensuplarının maaşının ABD tarafından ödendiği herkes tarafından biliniyor. Yine 12 Eylül faşist cuntasının emniyet genel müdürü Rafet Küçüktiryaki, cuntanın faşist şefi Kenan Evren’e yazdığı ve TBMM’de kayıtlı olan mektubunda Türkiye devletinde önemli atamaların kimler tarafından yapıldığını gözler önüne seriyor: ”Beni Amerika keşfetti. Beni Emniyet Genel Müdürü olarak atayan başbakan değildir.”

Amerikan emperyalizmi devleti yeniden şekillendirirken, II. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde, Alman faşizmine hizmet etmiş kişiler aracılığıyla halk düşmanı ve sermayenin beslediği faşist paramiliter güçler de yarattı. Bu güçler, ipleri tamamen emperyalizmin ve sermaye sınıfının elinde olan bir yapıdadır. Devrimcilere ve halka karşı sayısız cinayet ve kitle katliamına imza atmış bu yarı-militarist güçler, devletin himayesi ve yönlendirmesi altında varlıklarını etkin bir şekilde sürdürmektedirler. Kürt halkının özgürlük mücadelesini ezmek için oluşturulan, yeni militarist örgütlenmelerin unsurları çoğunlukla bu faşist yapıdan devşirildi… Bunlara AKP’nin iktidar olduğu yıllardan beri artarak eklenen İslamcı paramiliter toplulukları da katmak gerekir.

Türkiye sosyalist hareketinin devrimci Marksist kuram üzerinden şekillenmesi, 1970’li yıllara doğru gerçekleşti. Sınıf mücadelesinin sertleştiği, işçi ve yoksulların sömürücü sınıflar karşısında yeni mevziler kazandığı bu yıllarda sosyalizm mücadelesinin en militan topluluğu gençlikti. Özellikle üniversite gençliği idi.

Türkiye devriminin sorunlarını kapsayan tartışmaların bir kısmı da devletin yapısı ve biçimiyle ilgiliydi. Sosyalist hareketin içinde bu konuda esas olarak iki görüş olduğunu söyleyebiliriz:

  • Reformist görüş

Kendisini iki yapı içinde temsil ediyordu. A) Ağırlıklı olarak yasal faaliyet yürüten TİP ve benzerleri tarafından savunulan anlayış… Özü sömürücü sınıflara ait devletin parlamenter yoldan ele geçirilmesini öngörüyordu. B) Yön Dergisi aracığıyla fikirlerini yayan bir diğer sol çevre de iktidar stratejisini askeri bir darbe üzerine kurmuştu. Çoğunluğu küçük burjuva aydınlardan oluşan bu grubun içinde, bir dönem militan gençliğin desteğini almış eski kuşak komünistler de vardı. Her iki anlayış da devletin parçalanmasından yana değildi.

  • Devrimci Marksist görüş

Savunusunu Devrimci Gençlik dernekleri içinde örgütlenmiş yeni kuşak genç devrimcilerin yaptığı anlayış… Devletin emperyalizmle bütünleşmiş sömürücü sınıfların bir egemenlik aygıtı olduğu tespitinden hareketle parçalanması gerektiğini savunuyordu. Kendi içinde devletin yapısı ve biçimine ilişkin farklılıklar taşıyan bu görüşü en bilimsel şekilde açıklığa kavuşturan THKP-C önderlerinden Mahir Çayan oldu.[2] Türkiye kapitalizminin yaşadığı bunalımı tekelci burjuvazinin yararını çözmek için, 12 Mart faşist cuntası iktidara geldiğinde, devletin halk düşmanı yapısı tamamen açığa çıktı. Devleti ele geçirmek isteyenler devlete teslim olduğunda, direnenler, devleti parçalamak için harekete geçen THKP-C, THKO ve TKP-ML içinde örgütlenen Marx ve Lenin’in izleyicileri oldu.

Kapitalist devlet yapısının oligarşik karakteri bugün de varlığını sürdürmektedir. Kitlelerin devlet yönetiminde ve politikalarının belirlenmesinde söz sahibi olmasından bahsetmek mümkün değildir. Kapitalizmin, emperyalist merkez ve ona bağımlı yeni sömürge ülkelerdeki bugünkü devlet yapıları her gün ezilen ve sömürülenlere karşı daha da militarist bir donanıma sahip olmaktadır. Ayrıca yayılmacı emeller emperyalist merkez ülkelerinin yanı sıra Türkiye gibi ülkelerin de militaristleşmesini derinleştirmektedir. Küreselleşme kavramıyla adlandırılan bugünkü kapitalizm emperyalist aşamaya özgü bir süreçtir. Bu sürecin kapitalizmin merkez ülkelerdeki devlet yapısını, iki dünya savaşı arasında oluşan faşist devlet yapılarını hatırlamadan izah etmek pek mümkün görünmüyor. Amerika ve Avrupa ülkelerinde küresel kapitalizmin yol açtığı sosyal ve politik sorunları çarpıtarak peşlerinden milyonları sürükleyen yeni faşist partiler, devlet bünyesinde yerleşmiş durumdalar. Kullandıkları dil ve politikaları ırkçılık ve yabancı düşmanlığı üzerine kuruludur. Kapitalizmin Amerika ve Avrupa’da yaşayacağı derin bir buhranda egemen kapitalist azınlığın devletin dümenini bu faşist partilere teslim edeceğinden kuşku duymamak gerekir. Elbette, eğer devrimci güçler kapitalizmin krizini bir sosyal devrime dönüştüremezse…

Küresel kapitalizmin bağımlı ülkelerdeki yapısı, bugün aşırı düzeyde diktatörlüğe dayanmaktadır. Diktatörlüğün biçimi; devletin, içinde emperyalizmin de olduğu sömürücü sınıflar yararına yukarıdan aşağıya faşist bir yapıya büründürülmesi şeklindedir. Ülkemiz Türkiye’nin devlet yapısını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu yapı Türkiye’nin emperyalizme bağımlılık sürecinde oluşturulmuştur. Temel özelliklerini koruyarak kendini bugünün yerel ve dünya koşullarına uyarlayan sistemin yapısında meydana gelen tek yenilik devletin bir kolu olarak sermayeye hizmet eden paramiliter güçlerin İslamcı gericilik üzerinden daha da güçlendirilmesidir.

Sonsöz yerine

Devrimci Marksizm’in egemen sınıfların devlet yapısına dair ileri sürdüğü tezler, sömürülen halk isyanlarının tümü tarafından doğrulandı. İşçi sınıfı ve yoksul halk kitlelerinin başarıya ulaşan her devrimi, sömürücü sınıfların devletini parçalayarak gerçekleşti.

Küresel düzeyde egemen hale gelen kapitalizmin devlet yapılarının önümüzdeki yıllarda parçalanabileceğini şimdiden bilemeyiz. Ama işçi sınıfı ve diğer emekçilerin başka bir yol üzerinden kurtuluşlarını gerçekleştirebileceğini düşünmek, sermaye düzenine teslimiyetten başka bir sonuç vermez. O halde işçi ve emekçilerin öncüsü olan devrimcilerin Lenin’in Devlet ve İhtilal çalışmasında ilkelerini oluşturduğu kapitalist egemenlik aygıtının parçalanması teorisine göre yolunu belirlemesi bir zorunluluk olarak kendini yeniden önümüze koyuyor.

Unutulmaması gereken bir diğer gerçek: Devrimci hareketin kökleri üzerinden yürürken, zaman ve mekândan kopuk bir tekrara düşmemesidir… Devrimci teorik birikime kaynaklık eden temel düşünceleri koruyarak ileri atılmak izlenecek tek yol gibi görünüyor.

Dipnotlar:

[1] Ayrıca, Marx ve Engels Paris Komün deneyinde, kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinde ‘proletarya diktatörlüğü’ olarak cisimleşecek iktidarın yapısal özelliklerine dair de tezler geliştirdiler.

[2] Mahir Çayan Türkiye devrimci hareketinin tarihinde özgün bir yere sahiptir. Militan mücadelesinin yanı sıra bize bıraktığı zengin bir teorik miras da vardır. Bugünkü Türkiye devlet yapısını anlamak için de Mahir’ in oligarşi ve sömürgelere özgü faşizm kavramlarından hareket etmek gerekir.


Kaynakça

Babalık, N. (2005). Türkiye Komünist Partisi’nin Sönümlenmesi. Ankara: İmge Kitabevi.

Değmer, Ş.H. (1971). Seçme Yazılar. İstanbul: Aydınlık Yayınları.

Lenin, V.İ. (2003). Devlet ve Devrim. Eriş Yayınları. https://docs.google.com/viewer?a=v&pid=forums&srcid=MTU0ODMxNDc5MzU5MzAxNTQwOTABMTE3MjQyOTEzNTc0NTA5OTUyMDQBVGx2MjB4MWJvNm9KATAuMQEBdjI, Erişim Tarihi: 14.01.2021.

Önkibar, S. (2019). Derin ve Gizli Devlet Gazetecisi Olarak İtiraflarım. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur